AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
23 NİSAN: LAİK CUMHURİYETİN DOĞUMUNUN MUŞTUCUSUDUR!

23 NİSAN 2017: TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ 97 YAŞINDA!

Son yıllarda Atatürk'le, cumhuriyetle, cumhuriyeti taçlandıran devrimlerle hesaplaşmayı açıkça kavgaya dönüştürenlerin yakın tarihi nasıl çarpıttığına; aklın ipini nasıl kopardığına, toplumu bilimin ve sanatın ışığından nasıl uzaklaştırdığına tanık oluyoruz.

 Halkın seçtiği milletvekillerinin evrensel hukukun, çağdaş bilimin yol göstericiliğinde ve ortak akılla  halk için ortak kararlar alacağı, halkın yaşamını kolaylaştıracağı yer meclistir. Özgürlüğün, adaletin, insan haklarının güvencesi olacak, yurttaşlık bilincini pekiştirecek, halkın ortak çıkarlarını koruyup kollayacak olan Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920'de açıldı. Meclis açıldığında neredeyse bütün yurt işgal altındaydı. Atatürk, 16 Mart 1920'de bir bildiri yayımlamış; Anlaşma Devletlerinin, yurdumuzu paylaşmak için uyguladıkları türlü oyunları, siyasal girişimleri sıraladıktan sonra, “En sonunda bugün İstanbul’u zorla ele geçirerek Osmanlı Devletinin yedi yüzyıllık yaşam ve egemenliğine son” verildiğini vurgulamıştı. Atatürk, padişahın, çevresinin ve ülkenin ne durumda olduğunu Söylev'in girişinde şöyle anlatmıştı:

"1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım. Genel durum ve görünüş:

Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk, Birinci Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda ze­delenmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Birinci Dünya Savaşına sürük­leyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmış­lar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış; kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükü­met güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendi güvenlerini sürdürecek her­hangi bir duruma boyun eğmiş. Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alın­makta...

Anlaşma (İtilaf) Devletleri, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenle Anlaşma (Devletlerinin) do­nanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ile Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’la Samsun’da İngiliz as­kerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Sonunda sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da Anlaşma Devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Bundan başka yurdun her tarafında Hıristiyan azınlıklar; gizli, açık, özel istek ve amaçlarının gerçekleşmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.

Durumun korkunçluğu ve ağırlığı karşısında her yerde, her bölgede birtakım kişilerce kurtuluş yolları düşünülmeye başlamıştı."

*

Durumun bütün korkunçluğu ve bütün ağırlığını, bütün incelikleriyle gören, yurdunu ve insanları düşünen bir Osmanlı paşası vardı; Mustafa Kemal... Onun 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışından sonraki günlerde yaşananları en doğru ve en açık biçimde Söylev'den öğreniyoruz. Ancak Atatürk'le ve cumhuriyetle kavgası olanlar, çoktandır özellikle çocuk ve gençlerin günümüz Türkçesiyle Söylev'i okumasını istemiyor; hatta engellemek için her yolu deniyorlar. 2016 Temmuzunda bombalanan TBMM'nin nasıl kurulduğunun gerçek öyküsü de Söylev'dedir. Anadolu ateş altındayken başında padişah olan İstanbul Hükümeti ne toplanabiliyor ne de ülkenin kurtuluşu için akıl üretebiliyordu. Yayılmacının baskısı altındaydı. Ancak yurdun kurtuluşunu isteyenler Anadolu'ya, Ankara'ya koşuyordu.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 23 Nisan 1920’de bütün engelleri aşarak Anka­ra’ya gelebilen üyelerin katılımıyla açılmıştı. İlk oturuma en yaş­lı üye olarak Sinop Milletvekili Şerif Bey başkanlık yapmıştı. Meclisin açılış oturumu uzun sürmemiş, açılış bütün yurda ve dünyaya duyurulmuştu. Atatürk Söylev’de, 24 Nisan 1920’de mecliste uzun bir konuşma yaptığını, Mondros Ateşkes Anlaşmasından o güne dek geçen olaylara ilişkin olarak meclise bilgi verdiğini, imparatorluk dö­neminde izlenen siyasaların artık geçerli olmadığını; içinde yaşanan dönemde ve savaş sürerken İslamcılık, Tu­rancılık gibi akımların hiçbir olumlu sonucu olmadığını, Türkiye Büyük Millet Meclisince iz­lenmesini gerekli gördüğü siyasal yöntemi şöyle anlatmıştı:

"Bizim aydınlık ve uygulanabilir gördüğümüz siyasal yön­tem, 'ulusal siyaset'tir. Dünyanın bugünkü genel koşulları ve yüzyılların kafalarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçek karşısında hayale dalan birisi olmak kadar büyük yanılgı ola­maz. Tarihin dediği budur; bilimin, aklın, mantığın dediği böyledir.

Ulusumuzun güçlü, mutlu ve sağlam bir düzen içinde yaşayabilmesi için devletin bütünüyle ulusal bir siyaset güt­mesi ve bu siyasetin iç örgütlerimize tam uyumlu ve dayalı olması gereklidir. Ulusal siyaset demekle anlatmak istediğim şudur: Ulusal sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi gü­cümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulusun ve yurdun gerçek mutluluğuna ve bayındırlığına çalışmak; gelişigüzel ulaşılamayacak istekler peşinde ulusu uğraştırmamak ve za­rara sokmamak; uygarlık dünyasının uygarca ve insanca davranışını ve karşılıklı dostluğunu beklemektir."

Laik cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, daha cumhuriyet kurulmadan, 1920'de meclisin açılışının ardından yıllar yılı içinde büyüttüğü ulusal siyasayı böyle tanımlamıştı. İçimiz acıyarak 2017 Türkiyesinde, "ulusal sınırlar içinde kendi gü­cümüze dayanmayan, ulusun ve yurdun gerçek mutluluğu yerinebireysel kazanımları öngören, ulaşılmayacak istekler peşinde koşarak ulusu za­rara sokan"siyasaların baskın olduğunu görüyoruz.

Atatürk için TBMM ulusumuzun gelecek güvencesidir; ulusu çağdaş uygarlıkla yarıştıran bütün yolları açacak ilk ve tek kurumdur. 2017 Türkiyesinde, “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma; hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakattan" ayrılmayacağına; "büyük TürkMilleti önünde" namusu ve şerefi üzerine ant içen vekillerden oluşan meclis, 97 yıl önceki kadar güçlü ve kararlı değildir.

Ne yazık ki aradan geçen bunca yılda Atatürk’ün “yurtta barış, dünyada barış” ilkesini anlamayan, onun “manevi mirası akıl ve bilim”in önemini kavrayamayan siyasal kadrolarla yüz yüzeyiz. Yayılmacılara karşı yokluklar içindeki bir ulusun direnişini örgütleyen, yüzyıllarca yoksul ve bilgisiz bırakılan bir halkın Kurtuluş Savaşını utkuyla bitirmesini sağlayan Atatürk,  hiçbir zorunluluğu yokken ulusuna hesap verme gereksinimi duymuştur. Onun ölümünden, özellikle 1950’den sonra bırakın ulusa hesap vermeyi, ulusu hiç mi hiç düşünmeyen kadrolar etkili ve yetkili konumlara geçince Atatürk’ün devrimleriyle hesaplaşma giriştiler. Nerede? Çoklukla mecliste...

Atatürk’ün 23 Nisan 1920’de kurulmasına öncülük ettiği TBMM'de, gün geldi onun devrimlerinin içi boşaltıldı, gün geldi kalıtı çiğnendi. Oysa Atatürk, savaşın en zorlu günlerinde kurulan TBMM’nin, kuruluş gününü çocuklara bayram olarak armağan etmişti. Çünkü TBMM’nin kurulması, “ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun bağımsızlığını” kazanma yolunda attığı en büyük adımdı. TBMM, ulusal egemenliğin simgesiydi. TBMM, Kurtuluş Savaşının ardından yapılan görkemli Türk Devrimiyle de bütün dünyaya, özellikle sömürülen uluslara, koşullar ne olursa olsun nelerin, nasıl başarılabileceğini göstermişti.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yalnız yayılmacılara karşı değil, yayılmacıya çanak tutanlara karşı da verdiği bağımsızlık savaşıyla “kul”luktan kurtulan yurttaşları, bütün kadın ve erkekler, yenileşen kılık kıyafeti, ölçüsü, tartısı, takvimi, yazısı ve diliyle, özgürce düşüncesini yansıtacak, her alandaki seçme ve seçilme hakkıyla çağdaş dünyayla yarışacaktı. İnsanlığın büyük acılar çekerek ulaştığı ve evrenselleşen bütün ortak değerlerden yararlanacak, ulusal sınırlar içinde bütün ulusal değerlerini evrensel bilgiyle harmanlayarak aydınlanma yolunda dimdik yürüyecekti. Olmadı. Ancak olmayacak değil. Her gecenin sabahı var.

Bugün hepimizin ilk düşünmesi gereken konu ya da sorun, ulusal egemenliğimize yönelik olarak  içeride, hem de mecliste beslenen  akıl ve hukuk dışı işler, tavırlardır. Ulusal egemenliği yok sayarak, inanç ve köken ayrılıklarını körükleyerek kişisel ya da kurumsal çıkar sağlayanlar, Atatürk Türkiyesinin kuruluş felsefesinin tek harfinden bile habersiz olan, bilgisizliğini koltuk gücüyle kapatmaya çalışan; ancak eğitim ve yaşama olanakları iyice kötüleyen halkı açıkça kandırmaktadırlar. Halkı kandırırken bir yandan da Türk Devriminin bütün olanaklarını kullanmaktadırlar. 1983’te kapatılan Türk Tarih ve Türk Dil Kurumları, Türk Devrimiyle hesaplaşmanın en somut örnekleridir.

Atatürk’ün özerk ve özgürce çalışacak birer dernek olarak kurduğu, sonsuza dek yaşamaları için kalıtından pay ayırdığı bu iki kurum (özellikle Türk Dil Kurumu), karşıdevrime kafa tutabilen, Atatürk’ün kalıtına onurluca, dürüstçe sahip çıkabilen iki tüzelkişilikti. Bu iki kurumla hesaplaşırken, gerçekte Atatürk’le hesaplaşıyorlardı. Türk Dil Kurumu, Türk İslam sentezinin dil-düşünce ayağını işlevsiz bırakıyordu. Halk, yeniden olay, oluşum ve olguları anlayamaz duruma getirilmeli, aydınların en etkin silahı olan kalemleri Türkçe yazmamalı, ağızları Türkçe söylememeli; yalanlar, akıldışı uygulamalar anlaşılmamalıydı. Bu halk yüzyıllarca böyle uyutulmamış mıydı?

*

Biz, 30 yıl önce Dil Derneği’ni kurarken de birtakım akıl ve hukukla bağdaşmayan uygulamalarla karşılaşmış ama bugün tanık olduğumuz yanlışları aklımızın ucundan geçirmemiştik. Hukukun üstünlüğüne inanıyor; Atatürk kurumlarını, üniversiteleri yok eden 1982 Anayasasının antidemokratik maddelerinin, aklın ve hukukun üstünlüğüne yenileceğini düşünüyorduk.

Atatürk kurumları kapatılalı 34 yıl oldu; kurumları kapatan karşıdevrim, ölçünlü dili bozarak; ortak (resmi) dil tartışmalarını köken ayrılıklarıyla körükleyerek dörtnala ilerliyor. Eğitim dili, bilim dili bir yandan İngilizceleşiyor; bir yandan Arapçalaşıyor.“Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere” ulusal egemenlik, bağımsızlık anlayışımız ve kurumlarımız yara üstüne yara alıyor. Dil Derneği, bir avuç aydınlanmacının çabasıyla ayakta durmaya çalışıyor. 2017 Türkiyesinde “Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş” durumda; işsizlik aşsızlık, eğitimsizlik almış başını giderken, halk acımasızca kandırılırken, inancı ve köken ayrılıkları kullanılırken öteki değerlerimiz ayakta kalır mı; yayılmacı içimizden de destek alarak fırsat bulmuşken böyle bir ortamdan yararlanmaz mı; ortak dil, ortak ülkü bırakır mı?

İşte Dil Derneği, ülkemiz ve dilimiz, egemenliğimiz ve bağımsızlığımız su alırken ortak dilimiz Türkçe için 30 yıldır susmuyor. Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi, ortak dille ortak düşünce üretmemiz için yapılmıştı. Ortak dile saygı, ülkemizde konuşulan bütün dilleri saygıyı gerektirir; Türkçe ve öteki dillerle yapılan her üretim, özgürce yaratılan her düşünce, dünya görüşümüz, inanç ve köken ayrılıklarımızı derinleştirmeye değil, ortak sevince dönüştürmeye yarar.

Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anıyoruz. Meclisin 97., derneğimizin 30. yılını buruk bir sevinçle kutluyoruz. Atatürk’ün “gençliğe seslenişi”ni yüksek sesle okumayı önererek, bu seslenişteki her tümcenin anlamını iyice düşünerek kutluyoruz! Ortak sesimizin, ortak haykırışa dönüşmesi; laik cumhuriyetimize yönelik tehlikeleri yok edecek sağlıklı düşünceleri, hukukun üstünlüğüne dayalı ortak eylemleri doğurması dileğiyle kutluyoruz. Laik cumhuriyete emek veren bütün aydınlanmacılara selam olsun!

 

Sevgi ÖZEL

Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı

 
 

Önceki yazıların dizinine erişmek için tıklayınız.

 
BAŞYAZI
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ
Haziran 2017 - 352. Sayı
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter