AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
DİL DEVRİMİ 85'İNCİ YILINDA. ATATÜRK'ÜN KURDUĞU TÜRK DİL KURUMU İSE 51'İNCİ YAŞINDA KALDI.

 

Çook çok uzun zamandır bireylerini, kurumlarını erken erken tarihe ya da toprağa gömen bir ülke olduk. Her sabah gazete açarken, bilgisunarı başlatırken aynı korkuyu yaşıyor; ölüm acısıyla sarsılıyoruz. Beri yanda cumhuriyet kurumları bir bir kararıyor; en acısı cumhuriyet okullarının, üniversitelerinin tarihe gömülmesi... Önemli cumhuriyet kurumlarından biri Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurumu'ydu (TDK idi). 12 Eylül hukuksuzluğu TDK'yi 34 yıl önce tarihe gömmüştü.

Dil konusu, 1950'lerden sonra sürekli "siyasaya" araç yapıldı. Oysa laik cumhuriyetimizin kurucusu, devrimlerin yapıcısı Mustafa Kemal Atatürk dilin siyasaya araç yapılmamasına çok özen göstermişti. Dil, her inanç ve kökenden bütün cumhuriyet yurttaşlarının ortak iletişim aracı olduğundan Dil Devriminin yasayla başlatılmasını istememiş; Türkçenin bilim ve sanat dili olması için çalışmaları üstlenecek olan TDK'yi bir devlet kurumu olarak değil dernek yapısıyla kurmuştu.

Cumhuriyet 1923'te kuruldu; yeni devleti çağdaş dünyaya taşıyan; yurttaşlarını çağdaş dünya ile yarıştıracak birçok devrim yapıldı. Cumhuriyetten önce yalnız adını duyduğu, yılda birkaç kez vergi toplayan ya da dönüşü olmayan savaşlara evlatlarını götüren jandarmayla tanışan; tüm kazancını ve yaşamını sorgusuzca sunduğu padişahın "ümmi ümmet"i, yani "kul"u olan bir halk, cumhuriyetle "yurttaş" kimliği kazanmıştı. Mektubunu  dilekçesini yazamayan; Osmanlıca ve eski yazıyla yazılanı okuyamayan padişah "kul"ları artık hak arıyor, özellikle kadınlar, Avrupalı kadınlardan önce seçme seçilme hakkı kazanıyordu. İmparatorluğun çöküşe geçtiği yılların ardından Kurtuluş Savaşıyla birlikte yaklaşık on yıl savaşan bir halk, kendi buğdayından ekmeğini, pamuğundan bezini, pancarından şekerini üreterek imparatorluğun yayılmacıya borcunu da ödemişti. Padişah "kul"ları artık yurttaştı; cumhuriyetin eğitim birliği ilkesiyle okuyacak, üretken olacak "aklı ve vicdanı" özgür yurttaşlar olarak geleceğe yürüyecekti. Günümüzde hâlâ bu kimliğin önemini ve değerini bilmeyen ya da çıkar için yadsımayı seçenleri gördükçe, dinledikçe Atatürk'ün Söylev'deki şu sözlerini sık sık anımsıyoruz:

"Bağımsızlığına ve cumhuriye­tine göz koyacak düşmanlar, bütün dünyada benzeri gö­rülmedik bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanele­rine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her kö­şesi açıkça işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere yurtiçinde iktidara sahip olanlar, aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik için­de bulunabilirler. Dahası bu iktidar sahipleri, kişisel çı­karlarını istilacıların siyasal emelleriyle birleştirebilirler. Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir."

Cumhuriyetin 100'üncü yılına yaklaşırken Atatürk'ün Söylev'de ulusa hesap vererek,  cumhuriyeti emanet ettiği gençleri uyararak ne denli uzak görüşlü bir devlet adamı olduğunu, yakınındaki ikiyüzlü politikacıları, sözde aydınları ne denli iyi tanıdığını anlıyoruz. Biz 100'üncü yıla bilim, sanat ve uygulayımbilimde atılımlar, buluşlarla yürümek istiyoruz; oysa içinde Ortaçağ karanlığı hortlayanlar ulusu 100'üncü yıla bambaşka isteklerle sürüklüyor. Atatürk'e, İnönü'ye ve başka devrimcilere çirkin saldırılar her gün artıyor; devrimler karalanıyor; 94 yıllık kazanımların birçoğu elimizden kayıp gidiyor; tarih, doğa ve cumhuriyetçiler direniyor.

Cumhuriyetle birlikte yurttaşın kılık kıyafeti, ölçüsü tartısı, takvimi, eğitim alma yol ve yöntemleri gibi birçok devrim yapılıyor; ancak devrimlerin halka inmesi zaman alıyordu. Çünkü halkın önünde iki büyük engel vardı; biri Arap abecesi, öteki Arap abecesiyle yazılan ve karma dil olan Osmanlıca... Yönetenler, her dönemin tanınmış kişileri ve din adamlarınca yazı ve dil yüzyıllarca "din"le ilişkilendirilmişti. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki etkisi artıp Osmanlıca denen karma dil ortaya çıktığında basımevinin açılmasına olanak verdiği için yenileşme yanlısı olduğu sanılan Lale Devri şeyhülislamlarından Yenişehirli Abdullah Efendi (1718-1730), cennette Arapçadan başka Farsçanın da konuşulduğuna ilişkin fetva vermişti. Özellikle Türkçenin tarihsel akışına baktığımızda böyle düşünenlerin yüzyıllarca dil ile dini halkı sindirecek sopa gibi kullandıklarını görüyoruz. Selçuklulardan Osmanlıya uzanan akışta yasasını Türkçeyle çıkaramayan, eğitimini Türkçeyle yapamayan yönetimler yüzyıllarca Türkçeyi dışlıyordu.

XIV. yüzyılın ünlü tasavvuf şairi Âşık Paşa "Türk diline kimse bakmaz idi/ Türklere hergiz gönül akmaz idi/ Türk dahi bilmez idi bu dilleri/ İnce yollu ol ulu menzilleri" diyerekacı acı yakınmıştı; Âşık Paşa gibi kaygılanan başkaları da Türkçeye sahip çıkmaya çalışmış; ancak bu çabalar yeterli olmamıştı. Osmanlı topraklarını genişletmeden, siyasal gücünü artırmadan önce başlangıçta devlet diline Türkçeyi yakıştırırken sonradan Arapça ve Farsçanın büyüsüne kapılmıştı. Zaman zaman 2. Beyazıt, 2. Murat gibi kimi padişahlar Türkçe için kaygılanmaya başlasa da kaygıları Türkçe üzerindeki perdeyi kaldıracak eylemlere dönüşememişti.

         Türkçe üzerindeki yüzyılların tozlandırdığı kalın perdeyi Mustafa Kemal Atatürk kaldırdı. İmparatorluğun son döneminde Osmanlı aydınlarının tartışma konularının başında dil geliyordu. Atatürk de çocuk yaştan başlayarak dili ve yazıyı düşünmüştü. Cumhuriyet yurttaşlarının salt günlük yaşantısını değil geleceğini de akıl ve bilimle kurmasını isteyen Atatürk, 1 Kasım 1928'de Harf Devriminin yasa çıkarılarak yapılmasına öncü oldu. Harf Devrimi için yasa çıkarılmasının çok önemli birkaç nedeni vardı.

         Halk, Arap abecesiyle yazılan her şeyi dinsel metin sanıyor; dahası din tüccarı yobazlar, umarsız kalan halkın bilgisizliğinden çıkar sağlıyordu.

         Halk, Arap abecesiyle yazılmış Osmanlıcayı ne yazabiliyor ne okuyabiliyordu; en acısı başkasının okuduğunu da anlayamıyordu; bu durumdan yararlananlar da vardı. Yoksul halk bir dilekçe yazdırabilmek için ekmeğini, buğdayını, tek koyununu; neyi varsa onu gözden çıkarıyordu.

         Osmanlı aydınları arasında türlü akımlar doğrultusunda dil tartışılıyordu; konuşma ve yazı dilleri arasındaki kopukluğun giderilmesi, Osmanlıcanın yalınlaştırılması önerileri yazılıp çizilirken Mustafa Kemal de öğrencilik yıllarında Türkçeyle ilgilenmeye başlamıştı. İkinci Meşrutiyet döneminde dil tartışmaları daha da yoğunlaşırken Silvan’da XVI. Kolordu Komutanı olan Mustafa Kemal iki Türk şairinin kitaplarını okuduktan sonra 10 Aralık 1916’da anı defterine şunları yazmıştı:

         “Yemekten evvel Emin BeyinTürkçe Şiirleriyle Fikret’in Rübab-ı Şikeste’sinden aynı zeminde bazı parçalar okuyarak bir mukayese yapmak istedim. İkisi de başka başka güzel. Ancak Türkçe olanda da diğerinde de aynı derecede Arapça, Farsça kelimat var. Fark, biri parmak hesabı (hece vezni), diğeri değil." [1]  

         Dilde sadeleşmeyi, yalnızca Türkçenin Arapça, Farsça kurallardan değil, o dillerin sözcüklerinden de arındırılması olarak değerlendiren Atatürk’te 1916’da oluşan bu görüş, devrimin dilde de tamamlanması aşamasına gelindiğinde, Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin adlı yapıtına yazdığı beğencede (2 Eylül 1930) artık bir ilke niteliğini kazanmıştı;“Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”[2]

         Bu sözleri, onun dil bilincinin ne denli köklü olduğunun kanıtıydı. Cumhuriyet kurulduktan beş yıl sonra Harf Devrimi yapılmıştı. Harf Devrimini yapan Dil Encümeni, dil işlerini yürütmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı'nın bir dairesi yapılmıştı. Sonunda kurulun yaptığı çalışmalara siyaset karışınca, siyasal içerikli tartışmalar TBMM'ye yansımıştı; bu çalışma ve tartışmalar nedeniyle ilgili daire verimli olamıyordu. Nitekim MEB'in dil işlerine bakan bu dairesi kapatıldı. Aynı günlerde dil işlerini yürütecek bir akademi kurulması da tartışılıyordu; Atatürk bütün bu tartışmalara uzak durmuştu. Çünkü dil işlerini bir devlet dairesinin yürütemeyeceğini biliyordu; bu gerçeği herkesin anlaması için olup bitenleri izliyor; görüş bildirmiyordu; çünkü o, Türkçenin ulusal nitelik kazanmasını ulusal bağımsızlığın gereği olarak görüyordu. Kurtuluş Savaşında “tam bağımsızlık” ülküsüyle yola çıkılmış; Lozan Antlaşmasıyla siyasal bağımsızlığa kavuştuktan sonra bağımsızlığın kültür, ekonomi gibi öteki alanlarda da sağlanması dönemine girilmişti. Kültürel bağımsızlık içerisinde kültürel kimliğin sesi olan dilin de bağımsız olması zorunluydu. Bunların dışında yeni bir ulusdevlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin izleyeceği eğitim, ulusal eğitim; eğitimin dili de ulusal olmalıydı. Atatürk dil konusunu, Dil Devrimi yapmadan çok önce düşünmüştü. 22 Eylül 1924’te Samsun’da öğretmenlerle konuşmasında eğitimi, amaç ve içerik yönünden dinsel, ulusal ve uluslararası diye üçe ayırmış, ulusal devlette izlenmesi gerekenin ulusal eğitim olacağını belirtmişti: “Ulusal eğitimin ne demek olduğunu bilmekte artık hiçbir kuşku kalmamalıdır. Bir de ulusal eğitim temel olduktan sonra bunun dilini, yöntemini, araçlarını da ulusallaştırma zorunluluğu tartışma götürmez.” [3]

         Atatürk, 1931'de ulusun tarih bilincini pekiştirmek üzere Türk Tarih Kurumu'nu kurmuştu. Birinci Tarih Kurultayı çalışmalarının devam ettiği 10 Temmuz 1932 gecesi, bazı arkadaşlarıyla kurultay üyelerini Çankaya Köşküne çağırmıştı. Cumhurbaşkanlığı yaverlerince tutulan kayıtlara göre toplantıya, Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay, Samih Rıfat, İhsan Sungu, Muzaffer Göker, Hasan Cemil Çambel, Tevfik Rüştü Aras, Sadri Maksudi Arsal, İbrahim Grandi Grantay, Müfit Özdeş ve Tahsin Uzer katılmıştı.[4] Tarih Kurultayı çalışmalarının değerlendirildiği bu toplantıda dil sorununun nasıl çözüleceği de tartışılmıştı. Tarih kurultayının sona erdiği 11 Temmuz akşamında Samih Rıfat, Falih Rıfkı Atay ile Ruşen Eşref de Çankaya Köşküne çağrılmıştı.

         Ruşen Eşref Ünaydın’ın aktardığına göre tarih ile ilgili konular görüşüldükten sonra Atatürk toplantıya katılanlara, “Dilişlerini düşünecek zaman da gelmiştir. Ne dersiniz?” diye sormuştu. Hazır bulunanların bu öneriyi sevinçle karşıladıklarını belirtmeleri üzerine de “Öyle ise Türk Tarihi Tektik Cemiyeti gibi bir de ona kardeş dil cemiyeti kuralım. Adı Türk Dili Tetkik Cemiyeti olsun” demişti.

         Arkasından hemen hükümete dilekçe ile başvurup gereken iznin alınmasını ancak bunun için de kurucuların belirlenmesi gerektiğini anımsatmış ve Samih Rıfat’ın başkan, Ünaydın’ın da genel yazman olmasını istemişti. Kurucuların dört kişi olmasını öngördüğünden öteki iki kurucunun kimler olması gerektiğini sormuştu. Ruşen Eşref Ünaydın’ın önerdiği Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile Celal Sahir Erozan uygun görülmüştü. Sıra dernek tüzüğünün hazırlanmasına gelince Atatürk ona da bir çözüm önererek şunları söylemişti:“Zannederim şimdilik Türk Tarihi Tetkik Cemiyetinin tüzüğünü alırsınız. Lazım gelen yerlerine cemiyetinizin adını ve gayesini yazarsınız. Yenisini sonra düşünürüz.”[5]

O gece derneğin tüzük taslağı düzenlenmiş, dört kurucu üyesi saptanmış, kurucular arasında görev dağılımı da yapılmıştı. Ünaydın aynı zamanda derneğin sorumlu temsilcisi olacaktı. Böylece zaman yitirilmeden hemen ertesi gün, 12 Temmuz 1932’de İçişleri Bakanlığına aşağıdaki dilekçeyle başvurulmuştu:

“Dahiliye Vekâleti Celilesine,

Muhterem Efendim,

Türk dili hakkında tetkikat ve neşriyatta bulunmak maksadiyle ve merkezi Ankara’da Halkevi binasındaki dairede bulunmak üzere Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla ilmi bir cemiyet teşkil edilerek nizamnamesi merbuten takdim kılınmıştır. Cemiyet İdare Heyeti azalarının isimleri ve imzaları arizamızın altında yazılıdır. Cemiyetin mesul murahhası ve umumi kâtibi Afyon Karahisar Mebusu Ruşen Eşref Beydir. İcap eden resmi muamelenin ifasına müsaade buyurulması rica olunur, efendim.

Türk Dili Tetkik Cemiyeti Reisi

Çanakkale Mebusu Samih Rıfat 

Umumi Kâtip 

Afyon Karahisar Mebusu Ruşen Eşref

Âza ve Veznedar Zonguldak Mebusu

Celal Sahir

Âza

Manisa Mebusu Yakup Kadri”

Bu başvuru üzerine Emniyet İşleri Genel Müdürlüğü Dernekler Yasası gereğince derneğin tüzüğü, amacı ve kurucuların kimlikleri açısından sakınca olmadığını saptamıştı. Derneğin çalışmalara başlanması için 13 Temmuz günü izin belgesi verildi.[6]

Türk Dili Tetkik Cemiyeti o yılın şubatında açılan Ankara Halkevinin bir odasında çalışmaya başlamıştı. Atatürk 15 Temmuzda Yalova’ya hareket ederken trende yanında olan Samih Rıfat ve Ruşen Eşref'le dil sorunlarını konuşmuştu. Kurulan derneğin İstanbul’da toplanması öngörülen kurultayının hazırlıkları ile uğraşmayı üstlenen Ruşen Eşref, ağustos sonlarında Yalova’ya gittiğinde,“Gazi Hazretlerini eski, yeni yerli, yabancı kamuslardan (sözlüklerden) öz Türkçe sözler aramakla, filoloji ve lengüistleri ortaya koymakla meşgul gördüm” diye yazmıştır.[7] 

12 Temmuz 1932'de TDK'yi bir devlet kurumu olarak değil, özellikle dernek yapısıyla kurmuştu. TDK'yi oluşturuncaya dek yaşananlar, dil işlerinin dernek çatısı altında sürdürülmesinin gereğini ve önemini kanıtlamıştı. Bu derneğe isteyen her yurttaş üye olabilecek, dernek yöneticileri seçimle belirlenecek, ortaya çıkan ürünler toplumun bilgisine sunulacak; tartışılacaktı.

Atatürk, Türk Tarih Kurumu gibi bu yeni derneğin de koruyuculuğunu kabul etmişti. Bu, dil çalışmalarının da onun katkısıyla yürütüleceğini gösteriyordu. Dil çalışmalarında tarihten farklı bir yol izlenmesi gerektiğini, öncelikle geniş kapsamlı bir kurultayda Türkçenin özleşmesi, gelişmesi ve ulusal dil olması için evrim mi, devrim mi yapmak gerektiği tezlerinin tartışılmasını istemişti. Kendisi kurultayda konuşmamış, yüksek sesle yapılan tartışmaları yalnızca izlemişti.

Amacı,“Türk Dili Tetkik Cemiyetinin maksadı, Türk dilinin öz zenginliğini meydana çıkarmak, onu dünya dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmektir" olan TDK, ilk "Türk Dili Kurultayı"nı 26 Eylül 1932'de Dolmabahçe Sarayında topladı. Bu "Türk Dili Kurultayı" Ruşen Eşref'in belirttiği gibi farklı görüşte olanların da katılıp görüş bildirdiği, tarihsel akış içinde Türkçenin "ilk defa bu kadar toplu, bu kadar sürekli, bu kadar candan" düşünüldüğü "ilk" ulusal etkinlikti. 26 Eylül, kurultayda Dil Bayramı olarak kabul edildi. İlk kurultay TDK'nin Genel Yazmanı Ruşen Eşref'in konuşmasıyla bitti:

         “Bu program Mustafa Kemal’in bu sorunu nasıl düşündüğünün grafiğinden başka nedir? Bir davayı bütün gerçekliği ile göz önüne koymak, onu zaman ve mekân içinde yerine ve sırasına koymak, beynin laboratuvarında inceden inceye elenip dokunmuş olan bu işin nasıl bir iş olduğunu görmek, göstermek, düşünceleri o iş etrafında bir araya toplamak, o işten çıkan sonuçları ilerisi için hedef edinmek; İşte Mustafa Kemalce düşünüş bu demektir. Bu kurultayın programı da bu derneğin kurulması gibi o düşünüşün bir örneğidir. Mustafa Kemalce düşünmek demek, incelemek, bütünleştirmek, bilinçlendirmek, düzene sokmak, sistemleştirmek demektir. Bu yöntem, Çanakkale’den dil kurultayına kadar aynı hızı ve sırayı gösterir.”   

26 Eylülden sonraki yıllarda Atatürk TDK'nin çalışmalarını yakından izledi. Özellikle bilim dilinin Türkçeleşmesi, öğretimde Türkçe terimler kullanılması için çok çalışmış ve bir Geometri kitabı yazarak dile, yenileşen dille yenileşerek özgürleşecek ulusa katkıda bulunmuştu. Kuşkusuz bunların yanı başında vurgulanması gereken bir başka girişimi de kurumun varlığını ve çalışmalarını siyasal çevrelerin etkisinden uzak olarak sürdürebilmesi için 5 Eylül 1938’de düzenlediği vasiyetnamesiyle İş Bankasındaki payının yıllık gelirini Türk Tarih Kurumu ile Türk Dil Kurumuna bırakmış olmasıydı.

         Atatürk yaşarken devrimleri alkışlayanlar onun ölümünden sonra birden yön değiştirdiler. 1950'de iktidar olan Demokrat Partinin (DP'nin) birçok milletvekili TDK'yi, Dil Devrimini öne çıkararak, devrimi karalayarak aslında Atatürk'e saldırmayı, karalamayı iş edindiler. TDK, uydurukçuların, "komünist" diye nitelen solcuların kalesi olarak nitelendi; devrimle kazanılan sözcükler ve bu sözcükleri kullananlar hedefe kondu. Karşıdevrimin yıllarca sinsice yürüttüğü saldırılar 12 Eylül darbesiyle son buldu; TDK yasa zoruyla kapatıldı. Başbakanlığa bağlı bir devlet dairesi yapıldı. Atatürk tarih ve dil için çalışacak iki kurumu özenle siyasetten korumuştu; ancak özellikle inancı kullanarak meclis çoğunluğuna ulaşanlar "Türk İslam sentezi" gibi bilimsel dayanağı olmayan; çıkar ve koltuk sağlayan gerici siyasayla TDK'yi, Atatürk'e açtıkları savaşı kazanmak uğruna tarihe gömdüler.

         Atatürk'ün dernek olarak kurduğu TDK, 1932-83 arasında 51 yıl boyunca Türkçenin yabancı diller boyunduruğundan kurtulması için Türkçenin kaynaklarından, halk ağzından onlarca sözcüğü günümüze taşıdı; Türkçenin olanaklarını kullanarak yüzlerce sözcük yarattı; onlarca terim sözlüğü gibi bilimsel akılla hazırlanan tüm yapıtları toplumun önüne kondu. 12 Eylülcüler TDK'nin adına, malvarlığına, yapıtlarına el koyarak 51 yıllık birikimi karşıdevrime teslim etti. Atatürk'ün kurduğu TDK yok artık. Atatürk kurumuna yalnız adı benzeyen, 34 yıldır siyasanın güdümünde olan; Türkçeye saygısızlığa, hukuksuzluğa ses çıkaramayan Kenan Evren'in kurumu var.

         Sonsöz; bugün ülke ne durumdaysa Türkçe de o durumdadır.  

Sevgi ÖZEL

Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter