AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Yayın Yönetmeninden
 
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ - Eylül 2018
 
          NİCE BAYRAMLARA
 

Ertuğrul Özüaydın

Dilimizi tarihsel gelişimi içerisinde ele alıp değerlendirdiğimizde, Türklerin çağlar boyunca Türkçe konuştuğuna tanık oluruz. Her toplum için anadille konuşmak doğal bir olgu olduğuna göre, elbette Türkler de Türkçe konuşuyordu.

Orta Asya bozkırlarında göçebe Türklerin hayvancılıkla, avcılıkla düzen kurdukları dönemleri sözlü edebiyatla tanıyoruz. Av törenleri, şölenler, Tanrılara kurban sunma, savaş törenleri kendi özelliklerini taşırdı. Toplumun yapısı, yaşayışı sözlü anlatılan öykülerle dile gelirdi. Türk edebiyatının yazılı ilk örneklerinden sayabileceğimiz Oğuz Kaan Destanı böyle varlığını sürdürmüştür. Büyük göçten önce Türklerin konargöçer yaşantısını anlatan o söylensel yapıtlar, dönem dilinin nasıl olduğunu açıklaması bakımından önemlidir. Aynı zamanda dilimizin şimdiye değin nasıl değişikliğe uğradığını da gösterir.

İnsanlar ve topluluklar yaşamlarına göre bir anlatım yolu ve derdini aktaracak sözcükler seçer. İşte ta o günlerden gelen av, hayvancılık, savaş ve tarıma ilişkin sözcüklerimiz vardır. Ok, yay, kalkan, kargı, yaban, yiğit, av, avlamak, yoğurt, koç, ördek, öküz vb... Bu ve buna benzer harf ve ses değişikliğiyle kullandığımız yüzlerce sözcük, ağızdan ağıza günümüze dek kalıcılığını sağlamıştır. Uzun soluklu Türk tarihinin içinde Türk dilinin yaşadığı değişimler ve gösterdiği böylesi gelişmeler kuşaktan kuşağa sürmüştür.

İslamiyetten önce yaşayış biçimi ve koşullarına bağlı olarak sürüp gelen Türkçe, İslamiyetin etkisiyle yön değiştirmiş, Arap diline uymaya zorlanmıştır. Göktürklerin (Kök-türk) oluşturduğu Türk dili unutturulmak istenmiş ya da zamanla unutturulmaya çalışılmıştır. Türkçenin en eski metinlerinden olan Orhun Yazıtları bir dilin yazılı örneklerinden değil de sanki usta yontucunun eskil bir yontusuydu. Yıllar öncesi dikili taşlara, pişmiş toprağa kazılarak yazılan dil nasıl unutulurdu? Bu yazıtlarda ve destanlarda sözlü ya da yazılı dilimizle ilgili çalışmalar kesintisiz sürdürülebilseydi, bugün geldiğimiz nokta çok başka bir yerdi. Elbette dönemin dili yetkin, söz varlığı yeterince zengin değildir. Türkçe doğa, savaş, avcılık, yiğitlik üstüne işlenmiş bir dil görünümündeydi. Deneyimleri, düşünceleri ve bilgisi, duygusuyla kendini geliştirip, çoğaltabilseydi günümüze daha başka ulaşırdı. Doğrusu sözcük dağarcığı artmış, kalıpları oturmuş, kuralları belirlenmiş dilin varlığı düşün evrenimizi de bir o kadar yetkin kılardı.

Sonrasında Türkler İslamiyetle kendini yepyeni bir anlayış içinde buldular. Sorun yalnızca dilimizin Arapça ve Farsçanın baskısı altında kalması değildi. Arap kültürünün ve sanatının etkisini bütünüyle Türk kültür ve sanatı üstünde göstermesi ayrıca onu biçimlendirmesiydi asıl sorun. VII. yüzyılda Arapça ve Farsçaya kapılarını açan Türkler her geçen gün kendi dillerinden uzaklaşıyordu. Eski Türk edebiyatı dil ve biçim yönünden Arap edebiyatının etkisi altına girmişti.

Bu görünüm Osmanlı İmparatorluğu döneminde iyiden iyiye belirginleşir. Türkçe ikinci dil durumuna düşer, işin kötü yanı hiçbir destek görmez. Osmanlıca devletin resmi dili olur. Temeli Türkçe gibi görünen Osmanlıca; Türkçe, Arapça, Farsça ve az da olsa Rumcanın birleşip kaynaşmasıyla hayat bulur. Osmanlıca denilen bu karma dil aslında yabancı dillerden yalnızca sözcükler almamış, etkilendiği o dilin dilbilgisi kurallarına bağlı kalmıştır. Doğaldır ki bu durumda Türkçenin yapısı değişmiş, canlılığını yitirmiştir. Bütün bunlara karşın tamamen ortadan kaldırılamamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu bir saray devletiydi ve ülke saraydan yönetilirdi. Sarayla halkın arasında yaşamları, gelenekleri bakımından farklılıklar görünürdü. Halkın neler yiyip içtiğine, neler giyip kuşandığına, nasıl konuştuğuna ve nasıl yaşadığına baktığımızda saray yaşamından ne kadar uzak olduğunu görebiliriz. Saray ve saraya bağlı seçkinci çevrelerin kullandığı dil de farklıydı. Sokakta Türkçe konuşulurken sarayın yönetim dili Osmanlıcaydı. Aynı topraklar üstünde iki ayrı dilin varlığı iletişim kopukluğuna neden oluyordu. Bu kopukluğun yarattığı yabancılaşma, ortak bir düşünce çizgisi ve olgusu oluşturmayı güçleştirmiştir. Halk özüne uzak dili öğrenememiştir. Bu yüzden Cumhuriyet dönemi öncesinde okur yazar oranımız yüzde beş dolaylarındaydı. Yüzdenin büyük çoğunluğunu da gayrimüslümler oluşturuyordu. Gerçeği görmezden gelmeye çalışan kimi siyasilerin, “Bir gecede cahilleştik” demelerinin ne anlama geldiğini kavramak zor. Bu insanlar hangi okullara gittiler de biz o okulları bilmiyoruz. Ne eğitimi aldılar, hangi mesleği yürüttüler? Bu söylemin elle tutulur hiçbir yanının olmadığı açıktır.

Dilimizin kötü gidişine Tanzimat aydınları da kafa yormuş, sorunu çözme gereği duymuşlar ama sorun ortada kalmıştır. Kurtuluş Savaşının hemen ardından Mustafa Kemal'in dil tartışmaları ve çalışmalarını başlattığına tanık oluruz. Büyük önder dilimizi bağımsızlaştırmaya, Türkçeleştirmeye giden yolu açmıştır. 1 Kasım 1928 Harf Devrimi ve sonrasında 26 Eylül 1932 Dil Devrimi, sürecin en önemli adımlarıdır.

Yazı dili ve konuşma dili gibi iki ayrı dilin varlığını ortadan kaldırmak, atılan ilk adım olacaktı. Mustafa Kemal Türkçeyi Arapça, Farsça gibi bütün yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmak istiyordu. İçine düştüğü bu durumdan ancak ve ancak söz varlığını Türkçe sözcüklerle zenginleştirmek, Türkçe dilbilgisi kurallarına bağlı sözdizimini yaratmakla kurtarılabilirdi. Bu anlayışı geliştiren adımlar onun önderliğinde atılmış oldu.

Özetle Türkler tarihleri boyunca bütün güçlüklere karşın (savaş, istila, göç) dillerini bugüne değin yaşattılar. Kültürel kimliğin en önemli simgesi sayılan dilimizin başarılı ilerleyişi burada kalmayacak. Nice bayramlara.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter