AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
2011 Yılı Ödülü Yasemin Külte'nin

      Dil Derneği ile İsveç Atatürkçü Düşünce Derneği’nin, 5 Aralık 2006’da yitirdiğimiz Yazar, Şair, Gazeteci Gürhan Uçkan’ın kişiliğini, düşüncelerini ve yapıtlarını gelecek kuşaklara aktarmanın yanı sıra genç kuşakların dil duyarlılığını artırmak, yazınsal becerilerini geliştirmek üzere üniversite gençliği arasında düzenlediği Dil Derneği Gürhan Uçkan Kısa Öykü Yarışmasına 2011 yılında yirmiye yakın üniversite öğrencisi öyküleriyle katıldı. Yarışmanın İbrahim Dizman, Günay Güner, Işık Kansu, Cemil Kavukçu ve Münevver Oğan’dan oluşan seçici kurulunun değerlendirmesi sonucunda ödülü “Çentik” adlı öyküsüyle ODTÜ öğrencisi Yasemin Külte kazandı. (Seçici Kurul Yazanağı)

 

      20 Mayıs 2011'de Cumhuriyet Kültür Merkezinde gerçekleştirilen ödül töreni, Mehmet Ayhan’ın sunduğu piyano dinletisiyle başladı. Dinletinin ardından Günay Güner Gürhan Uçkan’dan şiirler sundu, İbrahim Dizman ödül yazanağını okudu. Gürhan Uçkan’ın dostları Büyükelçi Oktay Aksoy, Sinan Sönmez, Mustafa Sönmez, Işık Kansu; ailesi adına ablası Gülseren Uçkan anma konuşmaları yaptılar.
      Münevver Oğan’ın sunduğu törende ödülünü Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel ile İsveç Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı Mustafa Sönmez’in elinden alan Yasemin Külte, duyduğu mutluluğu belirttiği konuşmasının ardından kendi şiirlerinden örnekler okudu.

      Genç yazarımız Yasemin Külte'yi kutluyor, yarışmayı kazanan öyküsünü aşağıda yayımlıyoruz.


ÇENTİK

      Taşınıyorum. Üniversite yaşamımın en güzel ortamına, evime veda zamanı artık. Öğrenci evim bekâr evine dönemeden evleniyorum. Her biri farklı modelde ve desende, çoğunun bu eve nasıl girdiğini anımsamadığım tabaklarım, çatallarım, bıçaklarım yerini özenle seçilmiş ve bir kucak para sayılmış yenilerine bırakacak. Kaderleri çekmece beklemek olan takımlarıma kavuşacağım. Pırıl pırıl bekleyecekler; bayram gelsin seyran gelsin de gün yüzü görelim diye.

      Taşınmak yaşamı kutulara doldurmak gibidir benim gözümde. Ayrıca her şeyi gözden geçirmek, her bir anıyla yeniden yüzleşmek için de bulunmaz bir fırsat. Oysa ben kitaplarım ve birkaç parça giysi dışında hiç bir şeye dokunmuyorum. Yeni gelin evim yeni eşyalarıyla beni bekliyor. Bir de yatağın altında duran o kutu var. Mektuplarım… Ömrümün mektupları bir ayakkabı kutusuna sığabiliyor. Postacı ne az çalmış kapımı. İyi ki yırtıp atmamışım hiç birini. Çoğu yakılmaktan kıl payı kurtulmuş mektuplar bunlar. Dedem, eski sevgilim, yıllar sonra kavuştuğum bir arkadaş, bir eski sevgili daha, üniversiteyi kazanışımın müjdecisi beni bu kente getiren o kâğıt… Hepsi o kutuda. Kutuyu alıp kitap kolilerinin üzerine koymak ya da yatağın üzerine boşaltıp evimde fazladan birkaç saat daha geçirmek arasında kararsız kaldığımı sanırken öylece yatağa çökmüş buluyorum kendimi. Lisede halamın armağan ettiği siyah süet çizmelerin kutusunu değil; yirmi beş yılımın, sevilerimin, özlemlerimin, dostluklarımın mektuplarını değil bambaşka bir şeyi açıyorum. Kat izleri hala taze mektuplarla dolu bir çuval... Bir çuval dolusu mektup önümde. Küçülüyorum. Çok uzaklarda kaldığını düşündüğüm çocukluğum bana kendini anımsatıyor.

      İçinden merdivenli, yeşil boyalı ahşap evimizin üst katında, kullanmadığımız bir oda keşfediyorum bir gün. Babamın takım çantası, eski sobamız, birkaç bavul ve bir çuval kaybolup gidiyorlar odanın içinde. Ah neler var o çuvalda bir bilebilsem… Annem bana kardeş getiriyor o sıralar. Gün aşırı doktora gidiyorlar babamla. Gitmezlerse kardeşim gelmekten vazgeçebilirmiş. Onların gittiği an odada buluyorum kendimi. Keşfettiğim yeni hazinenin tadını çıkarıyorum. Annemle babamın mektupları bunlar, annemle babamın hiç bilmediğim aşkları. Babamı ‘aşkım, sevgilim’ derken duyduğum olmadı hiç; ama bu mektuplar hep böyle başlıyor.

      “Canım,
      Gülmenin her mevsim çok yakıştığı sevgilim…”

      Babam çoğunu askerden göndermiş. O kadar çoklar ki. Öyle ayda yılda bir yazmakla birikecek gibi değil. Her gün ya da gün aşırı yazılmış ve aynı hızla yanıtlanmış olmalılar. Annemle babamın birbirlerine bu kadar çok âşık olabileceklerinin, bir zamanlar birbirlerini bu sararmış kâğıtlarda yazan sözcüklerle sevebileceklerini hiç düşünmemiştim. Oysa benim gözümde aynı evde kavga gürültüyle yaşamaya ve bu yaşama beni de katmaya mecbur bırakılmış iki sıradan insandı annemle babam.
      Bir gün başka bir eve taşınacağımızı söylediler. Caddeye bakan bir apartmanın yedinci katı. Benzemez ki bizim evimize. Bahçesi yok, ikinci katı yok. Hem fazladan bir odası da yok. Çuvalı nereye koyacağız?
      Taşındığımız gün evde kalan son eşyaları almaya geldiğimizde “Kibrit al da yanıma gel!” diye seslendi babam bahçeden. Gittim. Çuval babamın elinde. Boş. Mektuplar yerde. Ben vermedim, uzanıp aldı kibrit kutusunu elimden. İçinden bir çöp alıp işaret ve başparmağının arasına sıkıştırıp sertçe sürttü kutunun kenarındaki kahverengi alana. Yandı kibrit. Ucundaki cılız alev bir mektubun köşesine değip elinden tuttu. Ateşin sıcağını alan yanıyordu. Babam annemle aşklarını yakıyordu. Engel olamazdım. Mektupların beyaz ömürleri kırmızıyla acele bir tanışıklıktan sonra griye dönüp son buluyordu. Geçmişiyle, aşklarıyla vedalaşıyordu babam. Uğurlarken yanlarında duruyor, güzel bir kapanış töreni yapıyordu onlara.
      Benim mektuplarımsa yanmamalıydı. Kıl payı da olsa hep kurtulmalılar yakılmaktan. Bir tane ya da bin tane fark etmiyor; yakılan her mektup ömre atılan bir çentik. Biliyorum, babam çentikleriyle çok mutsuz.

 
 

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter