AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
I. Bölüm

YAZIM KILAVUZLARININ ÖYKÜSÜ

            a) 1928’den 1983’e dek Kullanılan Yazım Kılavuzları

            Günümüzdeki yazım kargaşasının nedenlerini anlayabilmek ve sürüp giden gereksiz tartışmaların sona erdirmek için, kişi ve kurumları suçlamak, ya da savunmak amacıyla değil, yazım serüvenimizi nesnel bakış açısıyla kısaca anlatmak isteriz. Aktaracağımız bilgiler, 1928’den bu yana yayımlanan bütün kılavuzların önsözlerinde yer almıştır; ayrıca 1983 öncesindeki TDK’nin sıklıkla kural değiştirip değiştirmediğine ilişkin tüm bilgi ve belgeler, şimdiki resmi TDK’nin elinin altında, arşivindedir:

            * Bilindiği gibi Türkiye Türkçesinin ilk kılavuzu, “rapor”unu İbrahim Grantay’ın yazdığı “Dil Encümeni”nce 1928’de yayımlanan “İmlâ Lügati”dir. Harf Devrimini gerçekleştiren uzak görüşlü aydınlarla dilcilerin ortak emek ürünü olan bu yapıtla yazım kurallarının temeli atılmıştır; ama yapıtta kural pek azdır. “İmlâ Lügati” 1941’e dek kullanılmıştır.

            * 1941’de, “İmlâ Lügati”nin adı “İmlâ Kılavuzu” olmuş; dil çalışmalarının gelişimine koşut olarak kılavuzun başına kurallar bölümü, dizinine de pek çok sözcük ve terim eklenmiştir. Bu kılavuz (1948, 1956, 1957, 1960 ve 1962’de) 7 kez basılarak yaklaşık 24 yıl kullanılmıştır.

            * Bu kılavuzun kullanıldığı yıllarda, Türkiye Türkçesini ele alan çalışmalar, bugünkünden de yetersizdir.

            * 1983’ten önceki Türk Dil Kurumu, yazım kurallarını belirlerken, hiçbir zaman yazarlardan, toplumdan kopuk, öznel çalışmalar içinde olmamıştır. Örneğin 1957’deki 8. Dil Kurultayında (Kurultay Tutanakları, TDK Yayınları, 1958, s. 71), bir “imlâ soruşturması” yapılması, bir “komisyon” oluşturulması kararlaştırılmıştır. 1960’ta toplanan 9. Kurultayda, “yazımda görülen aksaklıkların giderilmesi, herkesin benimseyip kullanabileceği kurallara kavuşulması yolunda 11 temel sorunu içine alan 24 sayfalık bir soruşturma” hazırlanmış; soruşturmaya gelen 80’e yakın yanıt ve batı dillerinde yazım sorunun nasıl çözüldüğü incelenerek derli toplu bir yazanak oluşturulmuş; bu yazanak üzerinde TDK yetkilileriyle MEB temsilcileri birlikte çalışmış; ama kimi sorunların çözümünde görüş ayrılığı olduğu için, saptanan kuralların uygulanması ileriye bırakılmıştır” açıklaması da açık açık belirtilerek tutanaklara geçmiştir (Kurultay Tutanakları, TDK Yayını, 1961, s. 83).

            * TDK’de 1960-65 arasında yazım konusundaki çalışmalar daha da yoğunlaşmıştır. 1963 kurultayından sonra TDK Yönetim Kurulu “İmlâ Kılavuzu”nu yeniden gözden geçirme kararı almış, “Gramer Kolu ile Yürütme Kurulu” görevlendirilmiştir. Kol Başkanı Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu, geniş bir yazanak hazırlamış, bu yazanak üzerinde Yürütme Kurulunun oluşturduğu bir “komisyon” ile MEB Talim ve Terbiye Dairesinden gönderilen temsilci birlikte çalışmıştır. Aylarca çalışan kurul, yapıtın adını Yeni İmlâ Kılavuzu yapmış ve yapıt 1965’te yayımlanmıştır.

            b) Suçlanan 1965 Kılavuzu

            1965’e gelindiğinde, İmlâ Lügati’nden bu yana yaklaşık 36 yıl geçtiği için, Türkiye Türkçesine ilişkin birikim ve deneyimler artmış, “İmlâ Kılavuzu”ndaki kuralların çelişkileri, yetersizliği ortaya çıkmıştır. Örneğin “göziyle, başlıyan” gibi yazımlar; “Türkçe” sözcüğünün “Türkçenin yazımı” derken büyük, “türkçe şarkılar” derken küçük harfle başlaması ya da “tren-tiren, spor-sipor” gibi ikili kullanımlar; hiç kuralı olmayan konular, bileşik sözcüklerin, kişi ve yeradlarının nasıl yazılacağına ilişkin ikilemler, yabancı sözcüklerle noktalama imlerine ilişkin açıklamalar yeterli değildir.

Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı Ömer Asım Aksoy, 1965 baskılı 6. baskıya, eski “İmlâ Kılavuzu” ile “Yeni İmlâ Kılavuzu”nu karşılaştıran uzun bir önsöz yazmıştır. Bu karşılaştırma, önyargısız, nesnel bir bakış açısıyla okunduğunda, TDK’nin 1941 kılavuzunun yayımından 1965’e dek geçen zamanda kurumsal sorumluluk ve bilimsel yeterlik açısından hangi noktaya eriştiği de görülür. Yine Aksoy’un karşılaştırması, yerleşmiş temel kurallarla oynanmadığını ama kurallara daha kesin ve açık anlatımlar kazandırıldığını da kanıtlar; özellikle bileşik sözcüklerin yazımındaki sorunun çözüldüğünü, ikili üçlü yazımların teke indiğini gösterir. Bu yapıt birçoğumuzun kitaplığında bulunmaktadır. Bu nedenle içindeki kuralları, dizinlerini yok sayarak hazırlayıcılarını ve TDK’yi suçlamanın sürdürülmesini, bilimsel etikle bağdaştırmak zordur.

1965’teki Yeni İmlâ Kılavuzu (1966, 1967, 1968’de) dört; 1970’te Yeni Yazım (İmlâ) Kılavuzu olarak iki; Yeni Yazım Kılavuzu adıyla da (1973, 1975) iki kez basılmıştır. Görüldüğü gibi, kılavuzun adında “yazım” sözcüğünün kullanılması için bile hiç ivedi davranılmamış, 1941’den 1973’e dek geçen zamanda “yazım” teriminin yaygınlaşıp içselleştirilmesi zamana bırakılmıştır. Bu Atatürk’ün kurduğu TDK’nin, bilimsel sorumluğunun örneğidir.

c) TDK’nin 1977 Kılavuzu

            1983 öncesindeki TDK’nin yazım konusunu, yine toplumsal uzlaşma sağlamak amacıyla çok boyutlu olarak ele aldığı tarih 1977’dir. Prof. Dr. Doğan Aksan’ın öncülüğünde yürütülen çok boyutlu çalışma, kılavuzun 1977’deki 9. baskısının “Önsöz”ünde şöyle açıklanmıştır:

            “(…) Bir yandan dildeki sürekli gelişme ve değişme, bir yandan da uygulamada çıkan sorunlar, Yeni Yazım Kılavuzu’nun yeniden elden geçirilmesini gerekli kılıyordu. Bu gereksinmeyi karşılamak amacıyla XV. Türk Dil Kurultayı, kılavuzla ilgili bütün sorunların her yönüyle gözden geçirilmesini kararlaştırmış, bu iş için Dilbilgisi Koluna yetki ve görev vermişti. Dilbilgisi Kolu, bu göreve başlarken konuyu günümüzdeki bilimsel çalışma yöntemlerine uygun biçimde ele alarak hem bilimsel verileri, hem de sorunlarla yakından ilgili kimselerin, kamuoyunun çeşitli görüş, eğilim ve isteklerini değerlendirmeyi yerinde görmüştür. Dilbilgisi Kolu Başkanı Prof. Dr. Doğan Aksan’ın yönetiminde yürütülen bu çalışmalarda, baştan sona dek, aşağıdaki temel ilkelere uyulmuştur:

            1. Amaç, elde olanı yıkmak değil, en kesin, en tutarlı, en kolay anlaşılıp uygulanabilir duruma getirmektir.

            2. Yazım Kılavuzu’nun, yurtta yazım birliğinin kesinlik sağlanmasına yarayacak, sık sık değişikliklere gidilmesini gerektirmeyecek yeni bir baskısı gerçekleştirilmelidir.

            3. Kurallar, her türlü duraksamayı önleyecek bir açıklıkla verilmeli, kurallarla dizin arasında çelişkiden uzak bir düzenlemeye gidilmeli, öğrenme ve öğretme kolaylığı sağlanmalıdır.

            4. Yeni Yazım Kılavuzu, dildeki gelişme ve eğilimleri yansıtmalı, dildeki benimsenen, yerleşen yeni öğeleri içermeli, eskimiş, kullanımdan düşmüş sözcüklerden temizlenmelidir.

            Bu ilkeler doğrultusunda çalışılırken ilk iş olarak kılavuz üzerinde şimdiye değin gerçekleştirilen bütün incelemeler, değişik yarkurulların, üyelerimizin, uzman ve dilseverlerin karar, görüş, öneri ve uyarıları incelenmiş, kamuoyuna sunulacak sorunlar saptanmıştır.

            İkinci bir girişim, geniş bir değerlendirme soruşturması olmuştur. Böylelikle yazım sorunlarını, uzman da olsa, birkaç kişinin bilgi ve görüşlerine göre değil, konuyla yakından ilgili, geniş bir topluluğun düşünce ve yargılarına dayanarak çözümleme yoluna gidilmiştir.”

            Yeni Yazım Kılavuzu’na yönelik tartışma, eleştiri ve önerileri içeren 43 sorun saptanmış, hazırlanan bir soruşturma belgesi 15 bin bastırılarak geniş bir çevreye ulaştırılmış; gelen yanıtlar, Şubat 1977’de toplanan, öğretim üyesi, öğretmen, uzman, eğitimci, kitap yazarı, yayın kurumlarında çalışan dizgici ve düzeltmen gibi uygulamacılardan oluşan, 45 kişilik bir yarkurul, üç boyunca sorunları, ilke ve kuralları, soruşturma sonuçlarını ele almıştır. Kurul, genel eğilimleri de göz önünde tutarak yazım kurallarını, kesin ve sık sık değişikliği gerektirmeyecek biçime getirmiştir. Dilbilgisi Kolu da bu kuralların sözcük diziniyle çelişmemesi için Sözlük Koluyla işbirliği yapmış ve 1977 kılavuzunu baskıya hazırlamıştır.

            1965 kılavuzu üzerinde toplumdan, kullanıcılardan gelen öneri ve eleştirileri değerlendirerek çalışmaları yürüten Prof. Dr. Vecihe Hatiboğlu gibi, 1977 kılavuzunun hazırlıklarını üstlenen Prof. Dr. Doğan Aksan da Türkiye Türkçesi dilbilgisine ve çağdaş dilbilime emek veren, yapıtlarıyla tanınmış dilcilerdir. Bu iki değerli dilcinin üstlendiği çalışmalara ilişkin bütün dosyalar, tutanaklar resmi TDK’nin arşivindedir; bu çalışmalar, eski TDK’nin MEB’den ve toplumdan kopuk, bireysel çabalar içinde olmadığını da gösterir.

TDK bir dernek olmasına karşın, MEB, 1977 kılavuzunu 1978’de bütün eğitim kurumlarına “tavsiye” etmiştir. Kaldı ki, eski TDK’nin kılavuz ve sözlükleri, MEB’nin “tavsiyesi” olmadan da bütün eğitim kurumlarının başvuru kitabı sayılmış ve kullanılmıştır.

            1977 kılavuzu, dizinleri zenginleştirilerek 11. baskıya geldiğinde ise TDK yapısal bir değişiklik geçirmiştir, TDK’nin 11. baskısında bıraktığı kılavuzdaki anlayışı ise, 1989’dan bu yana da Türkçeye ilişkin çoğalan deneyim ve birikimleri göz önüne alarak ama temel kurallarla oynamadan Dil Derneği sürdürmektedir.

            Yazık ki resmi TDK’nin 2005 baskılı “Yazım Kılavuzu”nun “Sunuş”unda bu yazım serüveni, bilimsellikle bağdaştıramadığımız bir “dedikodu” biçemiyle aktarılmakta, 20 yıldır direnilen ama yerleştirilemeyen kurallara bilimsellikten uzak gerekçeler aranmaktadır.

            1928’den 1983’e değin, bütün Türkiye’de yazım konusunda yetkin ve yetkili tek kurum olarak bilinen TDK’nin kuralları, hem ders kitaplarında hem de kültür yayınlarında kullanılmıştır. Yazan ve okuyan, ders alan ve veren herkes, ortak kuralları benimsemiştir.

            1983 öncesindeki TDK, özellikle 1941’den sonra, Türkiye Türkçesine ilişkin araştırmalarla dilcilerin deneyim ve birikimleri yoğunlaştıkça, bu deneyim ve birikimleri yazım kurallarına da yansıtmıştır.  Çünkü dil, durağan bir varlık değildir; sürekli kendini yeniler. Sorunları bitmiş dil, ölü dildir. Öteki bilim dallarında olduğu gibi dilbilim de yeniliklere açıktır; her yeni sözcük, kavram ve terim, yabancı öğe, aynı zamanda çözümü bulunması gereken sorunların habercisidir.

            ç) Dilci, Dili İzlemekle Yükümlüdür

Bilindiği gibi dilci, oturduğu yerde kural uydurmaz; o dili işleyen bilim ve sanat insanlarının ürünleri, basının kullandığı dil, halkın dili, dile giren yabancı öğeler, tabelalar, duyurular, akla gelebilecek tüm dilsel olay, oluşum ve durumlar izlenip değerlendirilerek, bir dilin kuralları saptanır. Metinlerde “adaçayı” sözcüğünün bileşik yazımı yaygınsa, dilcinin yapacağı iş, bunun dilbilgisel açıklamasını, kurallarını bulmaktır. Örneğin 1940’lardan bu yana bileşik yazılan “adaçayı”nı, bugün de bitki çayı üreticileri, örneğin “Doğadan” adlı kurum, “adaçayı” adıyla satmayı sürdürmektedir. Öyleyse bu sözcüğü, 20 yıl boyunca “ada çayı” biçiminde ayrı yazmak doğru değildir.

Dilci, yanlış kullanımlar yaygınlaşmaya, dilin ses, biçim ve anlam özelliklerini bozmaya başladığında, kuşkusuz işe karışır. Ne ki resmi TDK’nin kılavuzlarında tam tersi bir durum söz konusudur; kurallar bozulmakta, kullanıcılar tepki verdikçe, yanlışlar parti parti düzeltilmektedir.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter