AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
AYMAZLIK İÇİNDEKİLER

TÜRKÇEYİ KÜÇÜMSEYEN AYMAZLIK İÇİNDEKİ YÖNETİCİLERLE AYDINLAR

Tarihsel akışına baktığımızda Türkçeyi dışlayanların başında her dönemde yöneticiler ve aydınları gelmektedir. Kendini Türkçenin sözvarlığıyla anlatmak, kendisi dışında olanları kendi diliyle anlamak yerine yabancı sözcüklere sarılmak, her dönem yöneticilerin ve aydınların bilgili görünmek, yabancıya öykünmek tutkusu yüzünden dili tanınmaz duruma getirmiştir.

Türklerin göçebelikten yerleşik yaşama geçtiklerini gösteren en eski belge, 581 yılında yazılmış olan bir Bugut yazıtıdır.* Orhon ve Yenisey Yazıtları gibi Türk yazısıyla ve Türkçe yazılmış yazıtlar ise bu tarihten yüzyıl sonrasındadır. Ölen kağanların ya da ünlü bir vezirin adını taşıyan yazıtlar, bu kişilerin başarılarını ve öğütleri aktarmak amacıyla dikilmiştir. Sınırlı bilgiler içermesine karşın yazıtlar, Türkçenin varsıl, işlek ve akıcı bir dil olduğunu kanıtlamaktadır.  Göktürkleri izleyen Uygurlar döneminde onların adını taşıyan yeni bir abece kabul edilmesinin dışında Türkçenin de oldukça değişikliğe uğradığı görülmektedir. Yabancı toplumlarla kültürel ilişkilerin artması sonucunda Budizm, Manihaizm ve Hıristiyanlık gibi yeni dinler kabul edilince o dinlere ilişkin metinlerin Türkçeye aktarılmaya çalışılması yabancı dillerin Türkçeyi etkilemesine yol açmıştır.

Bu etkileşimlerle Türkçenin İslam öncesi dönemde aile, tarım ve yönetim gibi önemli üç alanda varsıl bir sözvarlığı olduğu saptanmaktadır. Aile ilişkilerini ve akrabalıkları belirlemede Türkçede var olan sözcük bolluğu başka dillerde yoktur. Hayvancılık ve tarımla ilgili sözcük bolluğu tarımın Türklerin temel uğraş alanı olduğunu kanıtlamaktadır. Devlete ve yönetime ilişkin sözcüklerin zenginliğini de bu alana verilen önceliğin doğal sonucudur. Ne ki aile, tarım ve yönetim alanlarındaki sözcük varsıllığı bile yüzyıllar içinde korunamamıştır. Türklerin İslamiyete geçişleri VII. yüzyılda başlamış ve iki yüzyılı aşan inişli çıkışlı bir direnişten sonra X. yüzyıl başlarında tamamlanmıştır. X. yüzyılda Oğuz boyları, 1040 Dandanakan Savaşından sonra batıya doğru hareket edip önce İran’a yerleşmiş ve orada Büyük Selçuklu İmparatorluğunu kurmuştur. Anadolu’yu yurt edinmeleriyle de Türk tarihinin yepyeni bir dönemi başlamıştır. Bu göç ve yerleşmeler Türklerin İran’da, Irak’ta, Suriye’de yani Ortadoğuda İranlılar ve Araplarla yan yana yaşamasını sağlarken Türkçenin bölgedeki dillerin etkisi altında kalmasını kolaylaştırmıştır.

Türk boylarının İslamiyeti öğrenmelerinde İranlıların aracılık yaptığı dikkate alınırsa, Farsça etkisinin sanat alanının dışına taştığı da görülmektedir. Türklüğe ve Müslümanlığa açılan Anadolu’nun zengin bir ülke olması, Selçuklular döneminde İranlı pek çok bilim adamını, sanatçı ve yöneticiyi buraya çekmiştir. Medreselerde ve devletin yönetici kadrolarında görev alan İranlıların Anadolu’da Farsçanın yaygınlaşmasında çok büyük bir rol oynadığı bilinmektedir. Öyle ki giderek artan bu etki, Selçuklularda Farsçanın resmi dil olarak kabul edilmesine yol açmıştır.

Yepyeni bir kültür çevresine giriş yönetenlerin ve aydınların ağzındaki Türkçeyi çok etkilemiş, Arapça ve Farsça gibi bambaşka iki yabancı dilden sözcükler, tamlamalar dile doluşmuş; bu etki zamanla baskıya, “boyunduruğa” dönüşmüştür. İslam dünyasında Arapça tapınma dili dışında, bilim dili olarak da benimsenmiştir. Medreselerde Arapça öğretim yapılmış, bilimciler Arapçayla yazmaya başlamıştır. Böylece Arapça toplumsal yaşamın çok önemli iki alanındaki işleviyle İslam dünyasında bütün öteki dillerin önüne geçmiş, üstün bir dil sayılmıştır

Türklerin Arap dili ve kültürüne hayranlığı zamanla yoğunlaşmış; İran tarihinin uzun geçmişinden gelen sanat yapıtlarına hayranlık da buna eklenmiş; yazında ve öteki sanat dallarında geçerli dilin Farsça olması yeğlenmiştir. Bu yüzden sanatla uğraşmak isteyen Müslümanın Farsça, bilim yapmak isteyenin de Arapçaya öğrenmesi gerektiği gibi Türk dilini arka plana iten bir kanı doğmuştur.

Türkçenin her dönemde ikinci plana atılmasına ve aşağılanmasına olanak tanıyanlar yönetici ve aydınlardır. Bugün olduğu gibi geçmişte de dinsel yaklaşım/ çıkar ilişkileri hep öne geçmiştir. Öyle ki cennette konuşulan dilin Arapça olduğu yolunda Peygamber Muhammet’e bağlanan bir hadis, sonsuz mutluluğa (saadete) orada kavuşmak isteyen Müslüman bireyin Arapça öğrenme isteğini kamçılamıştır. Bir başka bakış açısına göre peygamber, Araplar ve Arapça konusunda şunları söylemiştir: “Arapları ‘3’ nedenle sev. Çünkü ben Arabım; çünkü Kuran Arapçadır ve çünkü cennet sakinleri Arapça konuşur.”

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arapça ve Farsçanın Türkçe üzerindeki etkisi artıp Osmanlıca denen yapay dil ortaya çıktığında basımevinin açılmasına olanak verdiği için yenileşme yanlısı olduğu sanılan Lale Devri şeyhülislamlarından Yenişehirli Abdullah Efendi (1718-1730), sözkonusu hadisi Türkçeyi hiç hesaba katmadan yorumlayıp cennette Arapçadan başka Farsça da konuşulduğuna ilişkin fetva vermiştir.

Bu nedenlerle Müslüman Türk, tapınma ve bilim için Arapça, sanat için de Farsça öğrenme gereği duymuştur. Sonunda da batılıların, “Türk, Allahına Arapça, sevgilisine Farsça, ailesine ise Türkçe seslenir” nitelemesine uygun olarak üç dilli bir duruma düşmüştür.

Bugün de kimi yöneticilerle kimi sözde aydınların, dinsel söylemlerle ortaya çıkması dünkü yanlışları anımsatmaktadır.

İslamiyetin kabulünden sonra kurulan Türk devletlerinin birçoğunda din ve bilim adamları Arapça, sanatla uğraşanlar da Farsça öğrenmek, yapıtlarını o dillerde yazmak durumunda kaldıkları gibi, üst yönetim organı olan divanlarda ve kimi resmi yazışmalarda da Arapça ve Farsça kullanılmaya başlanmıştır. Türkçeyi olumsuz anlamda etkileyen bu durum, okuryazarlarla büyük çoğunluğu oluşturan halkın konuştukları dil arasında giderek artan bir ayrılık doğurmuştur. Böylece halkın okuyamadığı, okusa da anlayamadığı bir dil ikiliği, bir dil sorunu ortaya çıkmıştır.

İşte bugün yönetenlerle sözde aydınlar, bu yapay dile dönüş düşü kurmaktadır.

Geçmişte dil karmaşasının en çarpıcı örneği Anadolu Selçuklularında görülür. Arapça tapınma ve medrese dili olarak yaygınlaşırken Farsça da giderek resmi dil olmaya başlamıştır. Aslında yönetimde kullanılan dil anlamına gelen resmi dil sorunu İslam İmparatorluğunun genişlemesiyle ortaya çıkmıştır. Öte yandan Türkler Anadolu’yu yurt edinmelerinden sonra Avrupa içerilerine doğru ilerlerken egemenlikleri altına alıp tebaa durumuna getirdikleri halkların dillerinden de etkilenmiştir. Rum denen Ortodoks halkın konuştuğu Yunanca (Grekçe) ile Ermenice, Slavca, Arnavutça, Rumence ve Macarca bu öbekte ele alınabilir. Anadolu’da karşılaşılan Franklardan başlayarak siyasal, ekonomik, askeri ve kültürel ilişkilerde bulunulan Avrupa uluslarının konuştukları dillerin etkileri için günümüze göre bir sıralama yapmak gerekirse, bu öbekte de İtalyanca, Fransızca, Almanca ve İngilizce yer alır.

Özellikle Osmanlıların Avrupa devletleriyle olan ilişkileri sonucunda Türk toplumu ve devlet yaşamı için yeni alanlara, bilimlere ve tekniklere ilişkin kavramların, adlandırmaların ve sözcüklerin ölçüsüzce Türkçeye girdiği görülmektedir. Devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasına çalışıldığı dönemlerde örnek alınan batılı devlet dilinin etkisi de sözkonusudur.

Bir toplum bilimde, sanatta ve uygulayımda üretkense kuşkusuz ürettiği her şeyi kendi diliyle adlandıracak; dahası tek bir adlandırmayla diline yepyeni birçok kavram kazandıracaktır. Yüzyıllarca resmi yazışmalarda ve sanatta Osmanlıcayı kullanan, halkla sağlıklı iletişimi olmayan; bilim-sanat-uygulayım gibi yaşamsal alanlarda üretken olamayan; üstelik batının ürettiği bilim, sanat ve “teknoloji”yi dinsel baskılar yüzünden göremeyen/kullanma yürekliliği gösteremeyen Osmanlı Viyana kapılarına dayanmasına karşın, o kapının ardını görememiştir. Avrupa “dinde reform, rönesans” gibi büyük atılımları yaşar, Ortaçağ karanlığını bilim ve sanatın ışığıyla geride bırakırken Osmanlı, “matbaa”yla 200 yıl sonra tanışmıştır. Burnunun dibinde “aydınlanma/bilgi” çağını başlatarak iri adımlar atan, insan hakları, düşünce özgürlüğü, laik eğitim gibi yaşamsal konularda kavgalardan arınan Avrupa’yı doğru okuyamamıştır. Dahası batıya borçlanmış, açtığı okullarda hangi dilde eğitim vereceğini bile bilememiştir. Aydınların dil konusundaki arayışları boşlukta kalmış; sonunda Osmanlı eğitim ve ordusunu bile Avrupalıya teslim etmiş; uzun bir duraklama, daha doğrusu uyuma döneminden sonra kendini bitip tükenmez savaşlar içinde bulmuştur.

Kurtuluş Savaşı, yalnız yurt topraklarını değil, bu topraklarda yaşayan, her inanç ve kökenden insanın onurunu kurtaran; hepimize yurttaş kimliği kazandıran, toplumsal yaşamın her alanını aydınlatan devrimlerin muştucusudur. Herkesi kulu sanan padişahın ihanetine başkaldıran halkın büyük acıları göze almasıyla kazanılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün önderi olduğu Türk Devrimi, bütün ezilen uluslara örnek olan aydınlanma eylemlerinin toplamıdır. Türk Devriminin en sağlam iki direği de Harf ve Dil Devrimleridir. Bu iki devrimi, “Bir gecede bütün ülkeyi cahilleştirdi, geçmişle bağları kopardı” gibi saçma sapan savlarla karalamak gerçekten “kara cahil” ataklığıdır; gericiliğin ta kendisidir.

Bugün bilgiden, sanattan, uygulayımın hızından salt çıkarı için yarım ağız söz eden ya da salt kendi çıkarı için yararlanan yöneticilerle aydınların 21. yüzyıla yakışmayan zırvalarının yer aldığı yapay gündemle uğraşıyoruz. Üstelik bu zırvaları aktarırken Harf ve Dil Devriminden yararlanıyorlar; Türk Devriminin getirdiği kılık kıyafet içinde yoksul halkın tüm birikimleriyle tantanalı bir yaşam sürüyorlar. Tıpkı halkı bir saniye düşünmemiş olan dünkü padişahlar gibi… Tarih, yapay gündemle koltuk/çıkar korumaya çalışanlara bir süre izin vermiş; ama onları günü gelince tepetaklak etmiştir.

Osmanlı diline “Osmanlı Türkçesi” dememişken bugün dili kirli siyasasına araç yapanların bu dile övgüler düzmesi bilisizliğin, bilinçsizliğin ta kendisidir. Kaldı ki halk, hiçbir zaman eski yazıyı ve dili öğrenememiş, yani kullanmamıştır. Yazılması ve okunması, bir başka deyişle kullanılması çok zor olan bir yazıyla dili diriltmeye çalışmak boşuna çabadır. Dahası çabalayanların pek çoğu, hadi öğrenin dense, sınıfta kalacaktır; tıpkı geçmişteki aydınlanmaya düşman bilisiz yöneticiler ve aydınlar gibi…

Türkçenin tarihsel akışına bakmak yeterli uyarılarla doludur, başka söze gerek yok! Arkasında tek kuruş yolsuzluk, haksızlık izi olmayan, yalan dolan bulunmayan Mustafa Kemal’le hesaplaşmak yerine onu örnek alıp yanlıştan dönmek de erdemdir; ancak erdemli olanlar için!

Sevgi Özel



* ÇTD okurlarına, Prof. Dr. Şerafettin Turan ile birlikte yazdığımız 75. Yılda Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü (Dil Derneği, Ankara, 2007) adlı yapıtı okumalarını, özellikle gençlere okutmalarını öneririm.


      Önceki yazıların dizinine erişmek için tıklayınız.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter