AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
AYDINLAR VE DERNEKLERİMİZ

22 Nisan 2015’te derneğimizin 28. yılını kutladık. Amacı, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak dili Türkçenin Dil Devrimi doğrultusunda bilim, sanat dili olması, bütün teknik terimleri karşılaması için çalışmak ve ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden yürümek olan bir derneği 28 yıl yaşatmak pek kolay değil dersek, yanlış olmaz. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu 1950’de su yüzüne çıkan, aşama aşama devlet eliyle örgütlenen karşıdevrimle savaşıyordu. Atatürk’ün kurumunun amacını üstlenen Dil Derneği kurulduğu yıl (1987’de), eski kuruma yönelik saldırıların devletçe onaylanması ve adliyeye yansımasıyla yüz yüze geldi; kurulması yasak derneklerden sayıldı. Uzunca bir süre yargıda hak aradık; kazandık. O dönemde 12 Eylül darbesinin tüm us ve hukuk dışı baskılarına karşın sürgünü göze alan, hukukun üstünlüğüyle kişisel/siyasal çıkarı karıştırmayan savcılar ve yargıçlar vardı. Derneğimiz yargı eliyle “yasak dernek” olmaktan, 34 kurucumuz da “yasak dernek kurmaktan” aklandı. Ancak adımıza yapıştırılan “yasak dernek” imgesini silmek için çok çabaladık, epeyce zaman harcadık. Çağrıldığımız kimi etkinlikler son anda kaldırıldı; kimi kaymakamlar ilçesine sokmadı; Dil Devrimiyle kazandığımız sözcükler yasaklanırken bizler de “yasak” kapsamına alındık. Atatürk’e, laik cumhuriyetin değerlerine inancımızla yürüdük.

Mustafa Kemal Atatürk’ün izinden yürüyen, Türk Devrimini ve bu görkemli devrimin en önemli iki dayanağı olan Harf ve Dil Devrimlerini yaşatmayı, gelecek kuşaklara aktarmayı amaç edinen bir derneği 28 yıl yaşatmak hiç kolay değil derken abartmıyoruz. On yılı aşan bir zaman diliminde laik cumhuriyetin tüm değerleriyle hesaplaşan, bilimsel ve sanatsal olanı yadsıyan, tüm cumhuriyet kazanımları gibi dilin karşısına da “din”i çıkaran, sapla samanın karıştığı bir dönemde yaşananları hepimiz biliyoruz. Üstelik yaşananlar, bizimki gibi usun öncülüğüne, bilimsel ve sanatsal doğrulara inanan bütün kitle örgütlerini bunaltıyor.

Yıllarca Atatürk’ün Türk Dil Kurumu ile yalnız ad benzerliği olan resmi TDK’nin, ölçünlü dil ve yazım birliğini bozmasıyla yol açtığı kargaşayı; yabancı dille öğretimin, bütün ülkeye yayılan yabancı adlandırmanın yanlışlığını anlatmak için bilimsel kurultaylar, açıkoturumlar, yayınlar yaptık; ulaşabildiğimiz gazete, TV ve radyolardan topluma seslendik. Ankara, İstanbul, İzmir’le birlikte yurdun pek çok köşesinde üniversiteler ve belediyelerle iletişim kurduk. Gençlerin kendi önerileri, eleştirileriyle kürsüye çıkmasını sağladık. Örneğin birçok Dil Bayramını üniversitelerde gençlerle kutladık; geldik bugüne. Fener alın, bilimsel bilgiye tutunan üniversite arayın!

Dinsel söylemlerine tez zamanda dinsel eylem ve uygulamalarını da katan; bunların yasal kılıfını da hazırlayan iktidar, ustalıkla üniversiteyi susturdu. Üniversite yönetimleri değiştikçe, ilgi alanımız içindeki Türk dili ve edebiyatı bölümleri, bilimsel kimlikleri yerine siyasal olanı koyarcasına bir üst aşamaya geçmek ya da sanlarını korumak için susmayı yeğledi. Kimi akademisyenler bu iktidar döneminden önce yabancı dille öğretimin, yabancı adlandırmanın yanlışlığı konusunda görüş bildirirken birden dilsizleşti. Alanı dil ve yazın olan çoğu akademisyen, 4+4+4’lük eğitim dayatılırken, ilköğretim çocuklarına bile Arapça, Osmanlıca, eski yazının öğretilmesine kılıf aranırken, bilimsel verilerle doğruları göstermek, doğruda direnmek yerine, yedi uyurlara karıştılar. Dileriz, ünlü söylencedeki gibi iki yüzyıl uyumazlar. Bilimciler susarken dil ve eğitim alanında hiçbir araştırması, yapıtı,çabası olmayan iktidar yandaşları TV’lerde, gazete köşelerinde “dili, yakın tarihi, laik eğitimi, Atatürkçü düşünceyi, Türk Devrimini…” tartışmaya giriştiler. Örneğin iktidarın, bugünkü kuşaklar Osmanlıca ve Arap abecesini bilmediğinden “dedelerinin mezar taşını okuyamıyor” savı, akademik dünyanın sessizliği yüzünden iletişim araçlarında iktidar yandaşlarınca doğrulandı. Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, “Dedesinin mezar taşını okuyamıyormuş. Yahu gerizekâlı mezar taşında adı yazar, soyadı yazar. İlle de bir şey okumak istiyorsan Fatiha oku!” iletisi ilkin akademik dünya için uyarıcı olmalıydı; olmadı. Bir anda kimi okullar, belediyeler, öteden beri Atatürk’le ve devrimlerle hesaplaşanlar, Osmanlıca kursu açma yarışına girdiler; eski yazılı afişler birbirini izler oldu.

Toplumun gözü önündeki kişilerin, değişik alanlardaki sanatçıların, her gece ekranlara taşınarak ününe ün katılan kimi gazetecilerle bir anda ünlüler sınıfına taşınan kimi yazarların, yakın tarih ve dil konusundaki saçmalıklarını kutsayan kafalar, artık Atatürk’le ve Türk Devrimiyle açıkça hesaplaşıyor. Mustafa Kemal Atatürk’le İsmet İnönü’ye ya açıkça ya da bu iki önderi çağrıştıran ağır suçlamalar yöneltiliyor; aptalca savlar, suçlamanın ötesine geçiyor.

Ülkenin neredeyse yarısında kadınlar örtündü; dün örtünmenin demokratik hak olduğunu savunanlar gibi bugün anaokulu kızlarını bile “küçük kadın” görenler karşısında da bilimciler susmayı yeğlediler. Dahası “eski Türkiye” diye bir kavram yaratılıp yaygınlaştırıldı; “eski Türkiye”de “dindar”ların “zulüm” gördüğü masalı şişirilerek anlatılır oldu. Sözde “yeni Türkiye”nin “ileri demokrasi” ortamında iktidar yandaşları konuşurken bilimciler yine kayıplara karıştı. Ulusal değerlere sahip çıkanlar, karşıdevrime su taşıyanlarca “ulusalcı” diye suçlanmaya başladı; ulusalcılar toptan “statükocu” oldu; dahası yanına “Kemalist” de eklenerek Mustafa Kemal ve  önemi karalandı. Kimi sözde aydınlar, “Kemalist” olmadığını dillendirerek iletişim araçlarının bulunmaz konukları arasına girdi. Özgürce düşünce aktarmanın “suç” sayıldığını, “muhalif”lere açılan davalardan anlıyoruz.

Gelelim bize; bizlere… Dil Derneği’nin üyesi olsun olmasın; biz “taraf”ız! Biz, bilimsel ve sanatsal olandan başka doğru tanımadığımız için bilimsel ve sanatsal olandan yanayız! Usun öncülüğündeki aydınlanmanın ancak laik eğitimle olacağına ve laik eğitimin zorunlu olduğuna inanıyoruz! “Laiklik”ten yanayız; bu inancı Türk Devrimiyle kazandık. Türk Devriminden yanayız. Bu devrimin yapıcısı Mustafa Kemal’den; Türk Devrimine emek veren öncüllerimizden yanayız! Ahlaklı, onurlu, dik duruşlu; ussal ve bilimsel her düşünce ve eylemden yanayız!

Bizim yandaşlığımızda çıkar yok; ün kazanma, koltuk kapma yarışı yok; aya güneşe göre yer ve yön değiştirme gibi ahlakdışı döneklik yok! Dik duruşumuzu dün bozmadık; Atatürk’ün duruşunu yaşama biçimi edindik; bugün ve yarın da ne duruş ne tavır değiştiririz!

Bunca sözü niye sıraladın; bildiklerimizi niçin yineledin diyebilirsiniz; toplumu ötedünyaya yönelten, hak ve özgürlükleri daraltan bu gidişi hepimiz biliyorsak, epeydir kutusunda duran kendi çuvaldızımızı kullanalım. Canımız yanacaksa yansın; birkaç kuşağın yaşamını şimdiden karartan bu karabasanı silmek için Mustafa Kemallerin, onurlu “Kemalist”lerin neleri göze aldığını, ne sıkıntılarla boğuştuğunu anımsayalım. Özgür istencimizle kurduğumuz ve özgür istencimizle üyesi olduğumuz dernekleri yaşatmak için bile ortak akıl üretemiyorsak ne çuvaldız ne iğne… Ne sivrisinek ne saz…

Dil Derneği’ne özgür istenciyle üye olan kimi dostlarımızın ödenti istendiğinde sergilediği tavrı, örgütlü yaşama ve tüm üyelere saygım gereği aktarmayacağım. Örgütlü yaşama inanıyorsak bir örgüt, bir (birkaç) üyesi için bir şey yapmaz; üye örgütüne sahip çıkıyorsa, o dernekte hep birlikte kotarılan her düşünce, her eylem, her yapıt, her üyenin, dolayısıyla o derneğin amacından yararlanacak tüm yurttaşların ortak kazancı olacaktır. Dernekler bu nedenle yaşama savaşı verir; bizim inancımız budur.

Yalnız derneklerin değil, tüm yurttaşların baskı altında olduğu bir dönemde tüm dernekler geçim sıkıntısı çekiyor; inancı kullanan, dernek bile olmayan yapılar gözümüzün önünde varsıllaşıyor. Bu varsıllığı cumhuriyetin değerleriyle, Atatürk’le hesaplaşmak için kullanıyor. Harf Devrimi yasayla korunmasına karşın tıpkı 32 yıl önce Ata’nın kalıtının çiğnenmesi gibi yasası çiğneniyor. Koskoca imparatorluğu yıkıma götüren bilisiz padişahlar için yalana dayalı övgülü, abartılı etkinlikler düzenleniyor. Ancak yukarda saydığımız ilkelere bağlı ve inançlı oluşundan kuşku duymadığımız dernek üyeleri, aynı kentteki kendi derneğine uzak duruyor. Okurların inanmasını isterim; dernekler, üye ödentisini zamanında alabilse, hiçbiri geçim sıkıntısı çekmez. Ekonomik güç, amaçlarına ulaşmayı kolaylaştırır; hepsi yalnız üyelerinin değil her yurttaşın yararı, bir başka deyişle gerçek demokrasi için önde koşarlar.

Aziz Nesin 28 yıl önce, “Dil Derneği’ni yaşatmak namus borcumuzdur” demişti. Biz namusu, yurda, yurttaşa, kendimize, çocuklarımıza olan borcumuzu da görevlerimizi de biliriz; aydınlanma yolundan dönmeyiz; Mustafa Kemaller gibi hakça olanda direniriz!

Sağlıklı demokrasilerde dernekler önemli işlevi olan yapılardır; bu yapıları usun, bilim ve sanatın verilerine, laik eğitime, hukukun üstünlüğüne inanan aydınlar ayakta tutar.

Tüm aydınları bu karanlık dönemde derneklerine sahip çıkmaya çağırıyorum.

Sevgi Özel



      Önceki yazıların dizinine erişmek için tıklayınız.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter