BİR BAKIMA
Server TANİLLİ
 

Cumhuriyet, 28 Eylül 2007

Ses Bayrağımızı Gençlik Taşıyor

Dil Devrimi'nin 75. yıldönümü haberi, çarşamba günkü hemen bütün gazetelerdeydi. Dilimizle ilgili yıldönümlerini, bizler, bir dil bayramı olarak kutlarız. Bu bayram, bir güne sığamayacağından "ses bayramımız" ı kutlamanın sevincini bir süre tadacağız.

Öyle de olmalı!

Çünkü, büyük bir olaydır dil devrimimiz.

*

Önce, dilin gücünü belirtmeli!

Kutsal Kitap, "Başlangıçta kelam vardı" diye başlar. Dilin önemini göstermesi bakımından da almalı bunu. İnsan, alet yapan bir yaratık değil sadece, konuşan bir varlık da. İnsanın hayvanlıktan kopup insanlaşmasında, sonra da toplumun ve uygarlığın yaratılmasında, dilin rolü büyük. Dil, bir kültürün öğesi olduğu kadar, bütün bir kültürün de taşıyıcısıdır. Ve dil, bireyler arasında bir iletişim aracı; ama sıradan bir araç değil, toplumu etkiliyor, toplumdan etkileniyor. Bu süreçte dilin dev bir gücü var; dil üstünde de -bir yere kadar- gücümüz önemli.

Alman şair ve yazarı Goethe 'nin, dil konu oldukta hep hatırlanan sözlerini de anımsatalım: "Dil, orman gibidir; ağaçlar çürür, orman kalır".

Goethe'nin sözleri dilimiz için de geçerli.

Daha öncelerden hatırlatmalar gerekir.

*

19. yüzyılın ikinci yarısına değin iki dilimiz ve edebiyatımız olmuştur: "Yüksek zümre" dediğimiz egemen sınıfın dili ve edebiyatıyla halkın dili ve edebiyatı. Birincisi, "Osmanlıca" dediğimiz, Arapça ve Farsça ile Türkçeden oluşan, ama Arap ve Fars gramerinin kurallarına bağlı acayip bir dildir; halk ise, yüzyıllarca bu dilden uzakta kendi dilini konuşmuş ve duygularını dile getirmiştir onda.

Batılılaşma ile dil sorunu da gündeme gelir.

Aydınlanma çığırımızın öncüleri olan bütün Tanzimatçı yazarların, önde sorunlarından biri dildir; çünkü, bütün bu yazarlar, okurları ile ilişki kurma, kamuoyuyla bir diyalog yaratma çabasındadırlar. Çok şeyler yaparlar. Ne var ki, dil sorununu asıl çözen Milli Edebiyat akımıdır: O edebiyatın bayrağını açan Genç Kalemler dergisi (1911), yabancı dil kurallarının kullanılmamasını; konuşma dilinin edebiyat dili haline getirilmesini, konuların yerli yaşamdan alınmasını ister.

Cumhuriyet, işte bu dil anlayışını devralır.

Atatürk , Türk dilinin yalınlaştırılması ile Türk harflerini birlikte ve aynı zamanda aldı. Onun söyledikleri, içinde yaşadığı süreç ile tutarlıdır. Atatürk, ulusu oluşturmada, dilin bir işlevi olduğuna inanıyordu: Cumhuriyetin ulusal bir dili olmalıdır; Cumhuriyetin mantığı ve özü olan "birleştirici" görevi de böyle gerçekleşirdi.

Atatürk, işte bunların bilincinde olarak, alfabe değişikliğinden sonra, kendini -büyük bir tutku ile- dil işlerine verir. Türk Tarih Kurumu'nun yanı sıra Türk Dil Kurumu'nun doğuşu böyle olur; her ikisi de önemli çalışmalar yaparlar...

Şimdi Dil Bayramımızı başlatan da, 26 Eylül 1932'de ilk Dil Kurultayı'nın toplanmasıdır.

*

Her iki kurumun temeline dinamit koyan da, 12 Eylül hareketi olmuştur. Bugün şaşırmıyoruz; çünkü, 12 Eylül, demokrasimize korkunç bir darbe indirirken, 1923 Devrimi'nin eseri olan kurumları da inkâr ediyor ve yolları dinci ve sağcı güçlere açıyordu. Atatürk'ün vasiyetini yırtıp atmak uğruna, Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu da, uyduruk bir formülle, 1923 Devrimi'nin düşmanlarına bırakıldı.

Her iki kurum da, o yıllardan bu yana, hiçbir ciddi bir etkinlikte bulunmadı, bulunamadı.

Dil konusunda, dil devrimine yakışan bir yolda, Dil Derneği'ni kuranlar çalıştılar ve bugün de çalışıyorlar. Sevgi Özel ve arkadaşları, gençlikle el ele vererek yürüyorlar; dilimize musallat gelişmelere karşı çetin bir mücadele veriyorlar.

Yeni bir anayasayla, her iki kurumu da kurtarmak istiyorsanız, onları alıp eski sahiplerine vermektir.

Önce bu!

Ama ufka bakıp böyle bir umuda kapılabilir misiniz?  

- - - - -