AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMINI, DERNEĞİMİZİN 31 YAŞINI KUTLUYORUZ!
 

Öncelikle laik cumhuriyetimizin kurucusu, Türk Devriminin yapıcısı Mustafa Kemal Atatürk’ü ve cumhuriyetimize emek veren bütün devrimcileri saygıyla anıyoruz! Ülkeye ve Türkçeye emek veren bütün bilim ve sanat insanlarını saygıyla anıyoruz.

12 Eylülcüler, cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “vasiyetnamesi”ni çiğneyerek Türk Tarih ve Dil Kurumlarını kapatıp bu kurumların adına, malvarlıklarına el koyunca kapatılan Türk Dil Kurumu’nun 34 üyesi bir araya geldik; dil ile bağımsızlık arasındaki görkemli köprüyü düşünerek, bağımsızlığımızın simgesi TBMM’nin kurulduğu 23 Nisanı göz önüne alarak, 22 Nisan 1987’de Dil Derneği’ni kurduk. O günden bugüne bütün yurttaşların ortak iletişim aracı olan Türkçe için bütün dilseverlerin katkısıyla ve gönüllü birliktelikle el ele çalışıyoruz.

Mustafa Kemal Atatürk, öncü olduğu, ikisinin de tüzüğünü hazırladığı Türk Tarih ve Dil Kurumlarını özgürce çalışsınlar, siyasanın etkisinden uzak kalsınlar diye yönetimini üyelerinin seçeceği dernek yapısıyla kurmuştu. Dahası Mustafa Kemal Atatürk, özellikle Türk Dil Kurumu’nun (TDK’nin), bütün çalışmalarını yakından izlerken kendisi de dil çalışmaları yapıyordu. Çünkü o yıllara dek cumhuriyet öncesinde Ömer Seyfettin’in de yakındığı gibi kapağında “Türkçe Sözlük” yazan tek bir yapıtımız bile yoktu; Osmanlı kendisi de diline Osmanlı Türkçesi demiyordu.

Cumhuriyet öncesinde kullanılan Türkçenin ses özeliklerini yansıtmayan Arap abecesinin öğrenilmesi de kullanılması da çok zordu. Yüzyıllar süren imparatorluk döneminde Türkçeye Arapça ve Farsçadan pek çok sözcük, bu iki dilin kuralları ve tamlamaları dolmuştu. Türkçe, tanınmaz duruma düşmüştü. Türkçenin bu durumu, yüzyıllar öncesinde Kaşgarlı Mahmut’u, çok zengin örnekler içeren Türk dili ansiklopedisi niteliğindeki Divanü Lügat-it- Türk’ü (1074) yazmaya yöneltmişti. Kaşgarlı Mahmut’un Arapça karşısında Türkçeyi savunan yapıtı, Türk dili için çok değerli bir kaynaktı; ancak yabancı dillerin Türkçeye baskılarını önleyememişti. Yüzyıllar akıp gidiyordu. Anadolu Selçuklularında da Arapçaya ve özellikle Farsçaya aşırı ilgi Türkçeyi etkilemeyi sürdürüyordu. Bu kez Türkçeyi korumaya yönelik güçlü ses Karamanoğlu Mehmet Beyden gelmişti. Mehmet Beyin ünlü fermanı Türkçenin o dönemlerde uğradığı haksızlıkları göstermesi bakımından önem kazanmıştı (13 Mayıs 1277): “Bugünden sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmaya!” Ancak bu sesleniş yaşama geçememişti.

Yüzyıllar akıp giderken bu kez Ali Şir Nevai (1441- 1501), Türkçeyi Farsçaya karşı savunma gereği duymuştu; Muhakematü’l-Lügateyn (sözcüklerin karşılaştırılması) adını verdiği yapıtında Türkçenin sözcük ve tümce kuruluşu açısından Farsçadan üstün olduğunu göstermeye yönelmişti. Bu arada halk ve halk ozanları türkülerini, deyişlerini Türkçeyle söylüyor, Türkçeyle anlaşıyorlardı.

Yüzyıllar akıp giderken zamanla topraklarını genişleterek bir imparatorluğa ulaşacak olan Osmanlı Beyliğinde Türkçeye önem verildiği görülüyor; “saray, divan ve şer’i mahkemeler gibi çok önemli üç alanda Arapça ve Farsça değil de Türkçe kullanılıyordu. Ne ki bu uygulamalar uzun sürmemiş,  devlet yönetiminde ve eğitimde özellikle Arapçanın, yanı sıra Farsçanın etkisini öne geçmişti. Topraklarını genişleten Osmanlı İmparatorluğunda kimi padişahların, örneğin II. Beyazıt, II. Murat ve Fatih dönemlerinde Türkçeyi öne geçirme girişimleri göze çarpıyordu. Osmanlı İmparatorluğunda hangi etnik kökten ve dinden olursa olsun, "itaat" altına alınan "tebaa"ya, kendi dinine göre tapınma ve kendi diliyle öğrenim görme hakkı tanınmıştı. Ancak Türkçe dışındaki dillere saygı gösterilirken Arapça ile Farsçanın üstün tutulması, bu iki dilin Türkçeyi baskı altına almasını kolaylaştırmıştır. Arapça tapınma ve bilim dili olarak etkinliğini sürdürürken halifeliğin siyasal güç olarak kullanılması, Arapların da soylu kavim(kavmi necib) olarak üstün sayılmasına neden olmuştur. İslam kültürüne sarılma, o kültürde sanat dili sayılan Farsçaya da yeniden etkinlik kazandırmıştır. Türklüğün büyük yüzyılı kabul edilen XVI. yüzyıla böyle girilmiştir. Safevi tahtında oturan Şah İsmail, Hatayi takmaadıyla Türkçe şiirler yazarken onunla savaşan Yavuz Selim, Divan’ını Farsça şiirlerle doldurmuştur. Öte yandan batı dillerinden Türkçeye akın da hızlanmıştır.

Yüzyıllar akıp gitmektedir; Osmanlının toprak ve güç yitirmeye başladığı dönem hızlanmıştır. 1805’te ilk Tıp Okulu açıldığında öğrencilerin, İstanbul’daki eczanelerde çalışan İtalyanlardan o dili öğrenebilecekleri varsayımıyla derslerin İtalyanca verilmesi öngörülmüş; sözkonusu okul 1827’de bu kez Tıbbiye-i Şahane adıyla açılınca öğretimin Fransızca yapılmasına karar verilmiştir. Yabancı dilde öğretim bir zorunluluk gibi benimsenirken bu durumun Türkçeyi bilim dili olarak varsıllaştıracağı yanılgısına düşülmüştür. Osmanlı ara ara eğitim ve yönetimde Türkçeyi öne geçirmek için atılımlar yapsa da bunlardan sonuç alamamış; ülkenin her köşesinde kendi dilleriyle eğitim yapan onlarca yayılmacı okulu açılmıştır. 1900’lere gelindiğinde Osmanlı aydınlarının sorun olarak gördükleri yazı ve dil tartışmaları yoğunlaşmıştır. Ders kitaplarının Türkçe yazılmasını öngören padişahların, öteki devlet adamlarının kimi ataklarının yanı sıra Namık Kemaller, Ziya Paşalar, Ziya Gökalpler, Ömer Seyfettinler, Fikretler ve onlarca aydın türlü adlarla birliktelikler içinde dilin sadeleşmesi için çabalamıştır. Örneğin bugün ilkokullarda bile öyküleri okutulan, “Yeni Lisan” çıkışını yapan Ömer Seyfettin’in yalnız “dil ve sanat” yazılarını okumak bile Türkçemizin geçmişine ilişkin somut bilgiler içermektedir. Başka aydınlar da yazı ve dilin yenileşmesi önerisi getirmiştir. Aydınlar bu tartışmaları yaparken imparatorluk kapitülasyonlarla ekonomik bağımsızlığını, savaşlarla insan ve topraklarını yitirmiş; yayılmacılar, Sevr Antlaşmasıyla ülkenin dört bir yanını işgale girişmiştir.  Daha Kurtuluş Savaşı başlamadan bütün bu olumsuz akışı gören, aydınların tartışmalarını izleyen Mustafa Kemal’in kafasında da savaş sonrası kurulacak devletin yazı ve dilinin yenişmesi, eğitimin çağdaşlaşması amacı vardır. Ülke, Kurtuluş Savaşıyla birlikte yaklaşın on yıl acı yüklü savaşlar yaşamıştır. Dört yılı aşkın süren Kurtuluş Savaşı utkuyla bitmiş; bağımsız, özgür Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur. Mustafa Kemal, uzun zamandır kendisine yöneltilen öfkenin asıl kaynağı olan devrim yasalarını, yazı ve dilden önce gerçekleştirir. 3 Mart 1924’te “Hilafetin, Şer”iye ve Evkaf Vekâleti” kaldırılır; “Eğitim ve Öğretim Birliği” Yasaları kabul edilerek laikliğin toplumsal temellerini atmıştır. Dönemin Bakanlarından Şükrü Kaya, bu yasaların amacını şu sözlerle anlatmıştır: “İstibdat, din adına boş ve zayıf inançların vicdanlarda hâkim olmasını ister... Cumhuriyeti sağlamlaştırmak ve güçlendirmek istiyorsanız, cumhuriyete layık yasalar yapınız ve gericiliği besleyen kuralları ortadan kaldırınız.” Bu devrim yasalarının amacı açıktır; laik bir toplum; bilimsel doğruların ve sanatın ışığıyla, akla dayalı politikalar üretmek; uygulayımda yaratı olmak; halkın özgür iradesiyle çağdaşlaşma ve aydınlanma yolunda ilerlemek… Laiklik, yüzyıllarca “ümmi ümmet kul” sayılan bireye, “yurttaş” kimliği kazandıracak yolun temelini oluşturuyordu. Bunun için de inanç ve kökeni ne olursa olsun her yurttaşın, özellikle kadınların eğitimli olması gerekiyordu. Eğitimin olmazsa olmazı da yazı ve dildi. Dil Devriminin ilk aşaması, 1 Kasım 1928’de kabul edilen Harf Devrimidir.

Mustafa Kemal, 1 Kasım 1928’de TBMM’nin yeni yasama yılını açarken şöyle demiştir:

“Her şeyden önce Türk ulusuna onun bütün emeklerini kısır yapan çorak yolun dışında kolay okuma yazma anahtarı vermek lazımdır. Büyük Türk ulusu cehaletten, az emekle kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan böyle bir araçla sıyrılabilir. Bu okuma yazma anahtarı ancak Latin harflerinin Türk diline ne kadar uygun olduğunu, kentte ve köyde yaşı ilerlemiş Türk evlatlarını güneş gibi meydana çıkarmıştır. BMM’nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması bu memleketin yükselme mücadelesinde başlı başına bir geçit olacaktır.”

Cumhurbaşkanının bu konuşmasının ardından abece yasa tasarısı kabul edilmiştir. Görüşmeler sırasında söz alan ünlü Şair Mehmet Emin Yurdakul, yasanın önemini belirtirken, “Bu yeni harfler toplumu tek bir ulus haline getirecektir. Ulusun içinden yeni düşünürler, yol göstericiler, sanatçılar çıkacak ve Türk ulusu bu yeni harflerle kendine bir istikbal yazacak, yeni bilimini, sanatını, dünyasını yaratacaktır” demiştir.

Bugün Mustafa Kemal’i bir gecede yazıyı değiştirip toplumu bir gecede “cahilleştir”di diye eleştirenlerin büyük çoğunluğunun dedesi ninesi de içinde olmak üzere, halkın neredeyse tamamı “ümmi”ydi; okuryazar oranı erkeklerde yüzde on bile değil, kadınlarda sıfıra yakındı. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1923-28 arasında beş yıl Arap abecesini kullanmıştır; Harf Devriminden sonra 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu’nun doğuşuyla başlayan Dil Devrimi de cumhuriyetin kuruluşundan dokuz yıl sonradır. Bugün yazı ve dilin cumhuriyetle birlikte “bir gecede” değiştiğini söylemek ve yazmak doğru değildir; Türkçenin tarihsel akışını belgeleyen onlarca kaynak varken bilgisizliği yapay, çirkin bir kolye gibi taşımaktır.

Mustafa Kemal, Sadri Maksudi Arsal’ın Türk dili ve tarihini anlatan kitabına yazarın dileğiyle sunuş yerine şöyle yazmıştır: “Ulusal duygu ile dil arasında bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil bilinçle işlensin.Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

Bu arada aydınlar dil sorunlarının çözümünün hangi kurumda nasıl çözüleceğini tartışıyordu; Mustafa Kemal bu tartışmaları izlemiş, katılmamıştır;  bu sorun Cumhuriyet Halk Partisinin 10 Mayıs 1931’de toplanan üçüncü kurultayında da tartışılmış; parti tüzüğüne, “Türk dilinin milli, mükemmel ve mazbut bir dil haline gelmesi hakkındaki ciddi teşebbüslere devam olunacaktır” maddesi eklenmiştir.  Bu tüzük maddesiyle Mustafa Kemal, dil konusunun örgütlü olarak düşünülmesi gerektiğini vurgulamıştır. Harf Devrimini yapan kurul dil işlerini yürütmek için MEB’ye bağlı daire yapılmış; ama bu kurulun çalışmaları verimli olmamıştır. Bu konuda yasalara dayalı yasaklar ve zorunluluklar getirmeye de olanak yoktur. Dolayısıyla geniş kadrolu bir çatı altında konuların özgürce tartışılabileceği ve yalnız uzmanların değil, her kesimden bireylerin de katkıda bulunabileceği bir örgütlenme artık kaçınılmaz olmuştu. Ulusal dil, ulus bireylerinin katkılarıyla oluşturulmalıydı. Böyle bir çalışma için en uygun örgüt biçimi de özerk bir dernek olabilirdi.

Mustafa Kemal 12 Temmuz 1932’de de Türk Dil Kurumu’nu (TDK’yi) kurarak dilde devrimi başlatır. TDK’nin çalışmalarını izlemekle yetinmez; kendisi de katılır; bir kitapta toplanan “Geometri” terimlerini Türkçeleştirir. Falih Rıfkı Atay’a, “Dili bir çıkmaza saplamışızdır” der; sonra “Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben bu işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız” diyerek dil çalışmalarına hız verilmesini ister. TDK Genel Sekreteri İbrahim Necmi Dilmen, 1935’te yayımlanan Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu; Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu adlı iki küçük sözlüğün çalışmalarına Atatürk’ün de katıldığını bu yapıtlara yazdığı önsözde belirtir.  Atatürk, yaşamını yitirdiği ana dek Türkçeyi düşünür; Dil Devriminden vazgeçmediğinin somut kanıtı, 5 Eylül 1938’de eliyle yazdığı vasiyetname ile Türk Tarih ve Dil Kurumlarına gelir bırakmasıdır. Ne yazık ki 12 Eylülün gerici paşaları, Atatürk’ün kalıtını çiğneyerek kurumlarını kapattılar; bugün bu adı taşıyan iki devlet dairesi var; ancak ikisi de kuruluş amacından ayrılmış durumdadır; 35 yıldır, Başbakanlığa bağlı daireler olarak iktidarlarla iç içeler. Resmi TDK, Türkiye Türkçesi için bütün toplumdan onay alan çalışmalar yapamıyor. Oysa 35 yıl önce kapatılan Atatürk kurumunun sözlük ve kılavuzları, ülkede büyük ölçüde dil ve yazım birliğini sağlamıştı. Bugünse dil ve yazım karmaşası her geçen gün artıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasını bilim ve hukuk dışı bildiğimiz için bu kurumun 34 üyesi, 22 Nisan 1978’de Dil Derneği’ni kurduk.  Yaşamın her alanında siyasa vardır; siyasaya araç yapılmaması gereken temel öğelerden biri dildir; dil, hiç kimsenin, hiçbir kurumun tekelinde değildir; ancak hiçbir dil kendi kendine gelişemez, varsıllaşamaz. Hiç kimse, hiçbir kurum dile yasak getiremez; 1950’lerden bu yana dile getirilen bütün yasakları, dil kendisi silmiştir.

Dil, her yurttaşın iletişim aracıdır; ancak dilin kuralları aklın öncülüğündeki bilimsel verilerle dilciler tarafından oluşturulur. Dil Derneği olarak zaman zaman eleştiri ölçüsünü aşan, siyasal tartışmalar içine çekilmeye çalışılsak da biz Mustafa Kemal’i örnek alarak 31 yıldır üretken olmaya çalışıyoruz. 31 yıldır Atatürk’e, Türk Devrimine, aklın ve bilimin öncülüğüne inancımız ve aydın desteğiyle ayaktayız. Dilsever işyerlerinde başladığımız çalışmaları, Ormancılar Derneği’nin bir odasında sürdürdük; sığmadık; önce küçük bir yeri sonra bugünkü yerimizi edindik.  30 yıldır aylık dil ve yazın dergisi Çağdaş Türk Dili’ni yaşatıyoruz. Bugün çoğunun baskısı olmayan 100’e yakın kitap çıkardık. Yazım Kılavuzu’nu MEB, resmi kurumun çelişkilerle dolu kılavuzunu dayatıncaya dek 10 kez binlerce bastık (Mart 2018). Türkçe Sözlük’ü 4 kez yayımladık (Mart 2018).   Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın günümüz Türkçesine aktarıp kısalttığı Söylev’i 27 kez binlerce çoğalttık. Dil Bayramlarının yanı sıra Ankara başta, yurdun her yerinde, Türkçe için yapılan bütün etkinliklerde yer aldık ya da kendimiz düzenleyici olduk. Aydınlar dergimize ve yapıtlarımıza karşılıksız emek verdiler; veriyorlar; hem bilimsel destek hem gelir sağladılar; üye ödentileri ve yayınların getirisi, bağışlar, dayanışma duygusu içinde 31 yıldır yaşamamızı sağlıyor. Ailelerin destek verdiği Ömer Asım Aksoy’un, Beşir Göğüş’ün, Gürhan Uçkan’ın,  Emin Özdemir’in düşünce ve yapıtlarını geleceğe aktaran ödüllerimiz sürüyor.

Biz, dilin siyasallaşmaması için çabalıyoruz; Atatürkçü düşünce ve Dil Devrimi yolumuzu aydınlatıyor. Biz, herkesin ortak aracı olan Türkiye Türkçesini siyasal etkilerden, belge ve bilgiye dayanmayan tartışmaların dışında tutarak hem derneği hem Türkçeyi koruyoruz. Çünkü dün Dil Devrimiyle kazanılan sözcükleri yasaklayanların ardılları bugün yasaklanan devrim ürünleriyle karşıtlığı sürdürüyor. Yanıtı dil veriyor; Nâzım’ın dediği gibi “Dil yürüyor.” Öyleyse “Şu sözü kullanan ilerici, bunu kullanan tutucudur; şu sözler uydurukça, bu sözler Osmanlı Türkçesidir. Dil Devrimi gerekliydi gereksizdi” gibi çoktan anlamını yitirmiş tartışmaların tarafı olmadan; bilimsel verilerle gelişecek dilin gerisinde de kalmadan 31 yıl olduğu gibi yürüyeceğiz. Çünkü dil yürüyor, bu yürüyüşün önünde kimsenin duramayacağını, hiçbir siyasal gücün, akıl dışı hiçbir suçlamanın işe yaramayacağını dilin gücü kanıtlıyor; biz, bu yürüyüşte kısır tartışmalara girmeyeceğiz. Sözkonusu ülke ve Türkçe; gerisi “teferruat”tır!

Derneğimizin 31 yaşından önce ulusun, tüm çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyoruz.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter