AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
HÜNER TUNCER'LE "DİLİMİZİ YİTİRİYOR MUYUZ?"


 

      Her ayın son perşembesinde derneğimizde düzenlediğimiz "Dil-Ekin Söyleşileri"nin sekizincisinde, 31 Mart 2011'de, Doç. Dr. Hüner Tuncer konuğumuz oldu. Üretken bir yazar olan Hüner Tuncer Dışişleri Bakanlığından emeklidir. Atılım Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi gibi kurumlarda öğretim üyesi olarak görev yapan Tuncer; diplomasi, siyaset, tarih alanlarındaki önemli araştırma kitaplarıyla, ülkemizde ve yurtdışındaki konuşmalarıyla ekinimize katkısını sürdürüyor.
      Hüner Tuncer derneğimizde yaptığı “Dilimizi Yitiriyor Muyuz?” başlıklı konuşmasında dışişleri çalışanı olarak bulunduğu ülkelerdeki dille, Türkçeyle ilgili gözlemlerini aktardı. Tuncer özetle şunları söyledi:
      “Dil konusunda uzman değilim; ama yurtdışındaki deneyimlerimi paylaşmak istiyorum. Dil konusunun öneminin ayırdına nasıl vardım? 1993-1994 yıllarında Güney Afrika’da görevliydim. Seçim yapılacaktı. Beyazlar yönetimi siyah çoğunluğa devredecekti. 300 yıl önce Hollanda, İngiliz kökenli beyazlar kendi yönetimlerini kurmuşlardı. Onlara göre siyahlar yönetim deneyimine sahip değillerdi, ancak beyazların hizmetinde çalışabilirlerdi. Bana o ülkede aktarıldığına göre siyahlara yapılan zulüm, Nazilerin Yahudilere yaptığının dört, beş katı daha ağırdı.
      O ülkede seçimin hemen öncesinde şu tartışma yaşandı: Beyazlar siyahların yönetimi almalarından sonra, beyazların dillerini yasaklamamalarını istiyorlardı. Bunu başat koşul olarak öne sürüyor, tersi durumda sonuna kadar savaşacaklarını belirtiyorlardı. Buna göre Hollandaca ortaöğretimde, üniversitelerde kullanılacaktı. Yazılı ve görsel basında bunu işlediler. Seçim sonrasında Mandela beyazların okullarında, üniversitelerinde kendi dillerinde öğrenim yapma isteklerini kabul etti. Bu olay üzerine ilk kez dilin öneminin ayırdına vardım. Türkiye’de ise yabancı dille eğitim yapılmaktadır.
      Japonya’da da görev yaptım. Japon bürokratlar çocuklarını kesinlikle Japon okullarında okutuyorlar. Konuşmalarımız sırasında dillerini, geleneklerini koruyabilmek için çocuklarını kendi okullarında okutmaları gerektiğini belirttiler. Bizim diplomatlarımız ise tam tersine çocuklarının yabancı dille eğitim görmesi amacıyla bu mesleği seçtiklerini, eğitim sonrasında da çocuklarının seçilen bir yabancı ülkede yaşamasını istediklerini dillendirir. İkisi de doğudan örnekler…

 
Hüner Tuncer, söyleşinin ardından kitaplarını imzaladı.

      Türkiye’de öğretim üyeliği yapabilmek amacıyla gerekli sürenin tamamlanmasının ardından emekli oldum. Durum şu biçimde işliyor: Üniversitede siyasi tarih öğretim üyesiyim. Öğretim üyesi olarak ben Türk, öğrenciler de Türk olmasına karşın yabancı bir dille anlaşmaya çalışıyoruz. Acıklı ve gülünç bir durum. Öğrencilerim İngilizceyi anlamadıklarını söyleyince önce İngilizce dikte ettiriyordum. Ardından kısaca İngilizce dil dersi veriyor ve dikte ettirdiğim bölümü yeniden anlatıyordum.
      Bu yönteme en büyük tepki üniversite yönetiminden, sahibinden geldi. Öğrenci ailelerinin İngilizce eğitim nedeniyle bu üniversiteyi yeğlediklerini, tersinin olamayacağını söylediler.
      Bilkent’e başvurduğumda Ali Doğramacı “Yabancı ülkede hiç eğitim görmemişsiniz, yabancı dilde yayınlarınız yok. Bu olumsuz bir durumdur” dedi. Kendi dilini küçümsedi, Anlamama olanak yok…
      Ayrıca bilim adamları yabancı dile özendiriliyor. Türkçe yayın yapmanın getirdiği puan, yabancı yayın yapmanın puanının yarısı kadardır. Kitap için de aynı sözkonusu. Kendi dilini yabancı dile eşit görmeyen bir anlayış egemendir. Bu anlayışın kökeni Osmanlıya kadar gidiyor. Yabancılara her zaman “evet” demekten gelen aşağılık duygusunun olduğunu kanısındayım. Buna ilk kez Mustafa Kemal Atatürk karşı çıktı.
      Yabancı ülkelerdeki Türk ailelerin davranışlarında da yanlışlıklar var. Bu Türk anne babalar çocuklarıyla bulundukları yerin diliyle konuşuyorlar. Anadilleri Türkçeyi dışlıyorlar.
      Bu sorunların üstesinden gelmeliyiz. Özal’dan bu yana yöneticiler arasına İngilizce sözcükleri kattıkları bir konuşma tarzını yeğlediler. Annem özentiden sakınmam konusunda beni her zaman uyarmıştır.
      Kendi dillerini önemsiz gören devlet yöneticilerine, yabancı devlet yöneticileri de saygı duymazlar. Bizim iki resmi dilimiz olduğunu düşünüyorlardı, dilimize yaptığımız uygulamayı anlayamıyorlardı. Bir ülkede örneğin Amerikan üniversitesini olması ayrı bir durumdur. Böylesi bir kurum zaten yabancıdır.
      Aşınmayı, saldırıları önlemek anadilinde nitelikli yapıtlar üretmeye bağlıdır. Doğru bir Türkçeyi gelecek kuşaklara bırakmaya çalışmalıyız. En güzel kalıtımız bu olur. Günümüz koşullarında umutlu olmak zor. Basın, muhalefet, parlamento, kamuoyu gerekli özeni göstermekten uzak. Batı o denli içimize işlemiş!
      Bir önerim var: Arşivleri irdeleyebilmek için Osmanlıca okullarda öğretilmeli. Arşivde yalnızca yabancılar çalışıyor. Çünkü Osmanlıcayı bilmiyoruz. Osmanlıcılık anlayışına karşı bilgi sağlamak Osmanlıcayı bilmeyi gerektirir.
      İçinde bulunduğumuz dönemde devletler gelişmekte olan ülkeleri siyasal yolla egemenliklerine alamıyorlar. Dillerini, kültürlerini benimsetmek yoluyla emperyalizmi uyguluyorlar. Yayılmacılık böyle işliyor. Zor kullanmıyorlar. 1950’den bu yana başa gelen yönetimler gönüllü olarak bu siyaseti uygulamaktalar. Hatta batı taklitçisi görülmek yüzünden Türkiye’nin Kıbrıs siyaseti gerekli desteği bulamamıştır.
      Oktay Sinanoğlu yabancı dille eğitimin vatan hainliği olduğunu yazıyor. Bu durumda aydınlara gerçek aydın diyebilir miyiz?
      Üniversiteler dille güçlü ilişkileri olan kurumlardır. Okulum Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesindeki öğretmenlerimden çok güzel bir Türkçe öğrendim. Türkçenin nasıl güzel kullanılacağını öğrettiler. Kitaplarımı okunur, anlaşılır bir dille yazıyorum. Yabancı bir ülkede öğrenim görseydim bu olanağı bulamazdım. Türkçeye sahip çıkmazsak gelecek kuşakları yitiririz.
      Ders verdiğim öğrencilerin İngilizceleri gibi Türkçeleri de yetersizdi. Ne dedikleri, ne sordukları anlaşılamıyordu. Yabancı dille eğitimi benimsemediğimden Atılım Üniversitesinden, Hacettepe Üniversitesinden dışlandım. Oysa bunu isteyen üniversitelerin öğretim üyelerinin İngilizceleri ise anlatılamaz derecede kötüydü.
      Ne yazık ki bu sorunlar yeterince dile getirilmiyor.”
      Çok sayıda görüşün dile getirildiği soru-yanıt bölümünün başında, Dil Derneği Başkanı Sevgi Özel, Hüner Tuncer’in okullarda Osmanlıcanın öğretilmesi yönündeki önerisi konusunda şu değerlendirmeyi yaptı: “Osmanlıcayı iyi öğrenerek mezun olanların sayısı arttı. Bu durumda fakültelerde Osmanlıca öğretimi güçlendirilebilir, geliştirilebilir. Ancak orta öğrenimde, diğer eğitim kurumlarında Osmanlıca eğitimi verilmesi sakıncalı olur. Osmanlıca eğitimiyle birlikte siyasallaşma başlıyor. Osmanlıca bilmeyenler ders vermeye, eskiye yönelme dersi vermeye başlıyor. Osmanlıca bilen mezunlar, gençler işsizler.”
      Hüner Tuncer’in Osmanlıcanın öğretilmesini isterken Batı’daki Latince öğretimi örneğini düşündüğünü belirtmesi üzerine, Özel, Türkçenin Osmanlıcadan gelmediğini, ayrıca Türkiye’de Osmanlıcaya, Batı’da Latinceye bakıldığı gibi bakılmadığını söyledi.
      Hüner Tuncer konuşmasının sonunda, bulunduğu ülkelerde Türkiye’yi, Atatürk’ü tanıtan konuşmalar yapmasının amirlerince hoş karşılanmadığını; oysa bu çabasının çok ilgi gördüğünü, örneğin Milano Üniversitesinde düzenlediği 10 Kasım anma konuşmasını hıncahınç dolu bir salonda yaptığını anlattı.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter