AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
EDEBİYATIN VE YAŞAMIN SAVUNUCUSU: ERAY KARINCA

      Her ayın son perşembesinde dilseverlerle, sanat dostlarıyla derneğimizde "Dil-Ekin Söyleşileri"nde buluşuyoruz. Söyleşilerimizin on birincisinde, 30 Haziran 2011'de konuğumuz Hukukçu, Yazar Eray Karınca’ydı.
      Eray Karınca, 1960 yılında Siirt'te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini İzmir ve Aydın’da yaptı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsünde Kamu Yönetimi Uzmanlık Programını tamamladı.
      Zonguldak'ta çıkan Uğraş dergisinden bu yana öyküler yayımlıyor. Çökelez, Hayvanat Bahçesinde Bir Gün, Bir Top Sarı Işık, Erken Açan Papatyalar, Deniz Kızı, İki Çılgın Otomobil, Keçi Adası, Perilerin Dansı öykü kitaplarından bazılarıdır. Özellikle çocuk yazınına büyük emek verdi.
      Karınca, hukuk ve yazın alanındaki yapıtlarıyla birçok ödül kazandı. Öyküleriyle insanımızın yaşamına ve iç dünyalarına incelikli bakışlar yönelten; hukukçu kimliğiyle yaptığı inceleme ve araştırmalarla yaşamın, kadınların ve çocukların savunucusu değerli yazarımız, 2011 yılı Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırma Ödülü de alan son araştırma çalışması "Kız Doğursun Anneler"den yola çıkarak yazın, tüze ve kadın üzerine konuştu. Eray Karınca, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin büyük ilgi gösterdikleri ve son bölümünde soru yanıt biçiminde gelişen söyleşide şunları söyledi:
      “Çalışmamın adı olan 'Kız Doğursun Anneler’ bir Denizli türküsünde geçen sözlerdir. Kadının eksik etek sayıldığı, derebeylik ilişkilerinin hâlâ yaşadığı bir toplumda kentleşmeye, sanayileşmeye karşın kadının yüz yüze olduğu şiddet, bu çalışmayı yapmamın nedenini oluşturuyor. Çalışmamda, kadına yönelik şiddetin, ayrımcılığın bitmesi için kadının güçlendirilmesi gerektiğini, kadının adının sürekli olarak ayrımcılık ve şiddetle anılmasına karşı çıktığım için bu adı seçtim.
      Kadına yönelik şiddetin engellenememesinin temel nedeni, ayrımcılığın sürdürülmesidir. 2008 yılında Türkiye’de Avrupa’nın en büyük, kapsamlı araştırması yapıldı. Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsünün araştırmasına göre ülke genelinde yaşamın herhangi bir döneminde fiziksel şiddete uğradığını belirten evli kadınların oranı yüzde 39’dur. Diğer bir deyişle her 10 kadından 4’ü eşi ya da birlikte olduğu kişi(ler) tarafından fiziksel şiddete uğramıştır. En yüksek oran yüzde 56 olarak Kuzeydoğu Anadolu bölgesindedir. Şiddete uğrayan kadınların yüzde 8’i resmi makamlara başvurmuş, birçoğu başvuru sonrası verilen hizmetten memnun olmamıştır. Öyleyse yapılması gereken başvuruların olumlu karşılık bulması, başvurmayanlarınsa başvuruda bulunmalarının sağlanmasıdır.

      1990’lı yıllarda yapılan yasa çalışmaları sonucunda ayrımcılık nedeni olan maddeler büyük ölçüde elenmiştir. Buna dayanarak, siyasilerce sorumluluk yargıç, emniyet görevlisi, yönetici gibi uygulayıcılara aktarılmaktadır. Oysa siyasiler konuyu,  oy getirisi yönünden ele almaktalar. İçtenliksizler. Bu durumun uygulayıcılar tarafından duyumsandığını ve buna göre davranıldığını düşünüyorum.

      Örneğin, kadının korunmasına ilişkin olarak yapılması gerekirken bu durumuyla komisyondan geçmeyeceği düşünülerek yasa 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun başlığıyla yapılmıştır. Yasanın adının böyle çıkarılması ortada korunacak bir ailenin kalmadığı gerekçesiyle kadının korunma isteminin kabul edilmemesine neden olmuştur. Sözgelimi Ayşe Paşalı cinayetinde durum böyledir. Oysa koca, dayak attığı Ayşe Paşalı’yla büyük bir pervasızlıkla, mahkemede aynı fotoğrafta, tehdit edici bir rahatlık içinde görülebilmektedir. Ayşe Paşalı’nın korunma isteği aile olmadığı gerekçesiyle reddedilmiştir. Bu bağlamda kadının sözkonusu yasadan yararlanması gerektiği yönünde ilk karar veren yargıç benim. Ardından kararımı benimseyerek karar veren yargıçlar da, yine önceki duruma göre tersi yönde karar veren yargıçlar da oldu. Yargıçların aynı yönde karar vermesi beklenemez. Sorumlu olan yasanın adını doğru koymayan Meclis'tir, siyasilerdir.
      Yapılan yeni düzenlemeyle Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü kaldırıldı. Yeni kurulan bakanlıklarda kadın yine yok. İktidar, kadını görmüyor. Şiddetin sürmesinde bu bakışın çok payı var.
      Kadına yönelik şiddet, tarihin her döneminde ve diğer ülkelerde de var. Ancak önemli bir ayrıntı şudur: Türkiye’de kadınlar kocaların, birlikte olunan kişi(ler)in önlenebilir şiddetinden korunmuyorlar. Nahide Opuz davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından, Kadına yönelik şiddeti önleyemediği için mahkum olan tek ülke Türkiye’dir ve nedeni de budur. Nahide Opuz sürekli dayak yedi. Yedi yerinden bıçaklandı. Yine de etkili olarak korunmadı. Kocasının şiddetinden kurtulmak için Diyarbakır'dan taşınmaya karar verdi. Annesi de kızının eşyalarını almak için bir kamyon tutarak Hüseyin Opuz’un evine gitti. Koca kaynanasını tabancayla öldürdü. Opuz’a mahkeme 15 yıl hapis cezası verdi. Mahkeme, verdiği düşük cezanın yanı sıra davanın Yargıtay’daki temyiz aşaması sonuçlanana kadar tahliyesine karar verdi. Bu sırada Diyarbakır’ı terk eden Nahide Opuz, tahliye olan eşi kendisini tehdit ettiği için savcılığa başvurmak zorunda kaldı.
      Kadına yönelik şiddetin tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde olmasının başlıca nedenleri ayrımcılık ve erkek egemen yapıdır. Roma Hukukunda baba egemenliği (“patriya potestas") vardır. Baba, kadının ve çocuğun organlarını kesebilir, çocuğu satabilir, hapsedebilir, öldürebilirdi.

      Kadının aile içindeki güvenliksiz durumu tarih boyunca kör noktada kalmış, görülmemiştir. Fransız Devriminde de bu yönde bir eşitlik çabasına rastlanmaz. Yalnızca Olympia de Gouges kadınların eşitlik istemini haykırdı. Ne ki giyotinde idam edildi.
      Kadının özgürleşmesine görece katkıda bulunan en etkili dönüşümün sanayileşme, kadının kendi gelirini elde etmesi olduğu görülüyor. Ancak bu durumladır ki kadının hakları olduğu, erkekle eşit görülmesi gerektiği anlaşılmaya başlanmıştır. Haklarının algılanmaya başlanmasında kadının el becerilerine duyulan gereksinimin de payı vardır.
      İkinci Dünya Savaşı sırasında erkek nüfusun savaşa gitmesi nedeniyle tüm üretim yükünü kadınlar üstlenmek zorunda kalmıştır. Batı bloku, Sovyet Bloku’nun toplumculuk, işçi sınıfı ülküsünün karşısına kadın haklarını koymuş ve bu alanı işlemiştir. Batılı kadın bu olanağı iyi değerlendirdi.
      Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Uluslararası Sözleşmesi CEDAW Türkiye tarafından imzalanmıştır. CEDAW iç hukukumuzun bir parçasıdır. Sözleşmede kadının konumu ‘Medeni durumları ne olursa olsun…’ biçiminde dillendirilir. Türkiye 1985 yılından bu yana CEDAW’a taraf olmasına karşın 1998 yılında çıkarılan 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, anılan sözleşmeyle uyumlu çıkarılmamıştır. Bu noktada aydınlara çok iş düşüyor.
      2002 yılındaki çalışmalarla Medeni Kanun değiştirildi. Erkeği üstün tutan maddeler kaldırıldı. Özellikle mal rejimi değişti. Evlilik süresinde çalışma sonucunda edinilen mallar ortak duruma getirildi. Ancak son anda bir koşul getirildi: Bu yasanın geçmişe yürümeyeceğine, bu yasanın çıktığı tarihten sonraki evlilikler için geçerli olacağına ilişkin madde eklendi. 2002’de Meclis’te kadın milletvekili sayısı çok olsaydı bu olumsuzluk önlenebilirdi. Bu yaklaşımdaki ataerkillik, Yargıtay'ın zamanaşımıyla ilgili kararlarında gözleniyor.  Kadının bir yıllık süre içinde dava açması gerekmektedir. Ancak bu sürenin on yıl olması gerektiği yönünde de yorumlar var. Kurumlardaki kadın sayısıyla uygulama arasında cinsiyet ayrımcılığı açısından  güçlü ilişki bulunmaktadır.

      

      Örneğin, 12 Eylül 2010 Anayasa oylamasıyla getirilen değişiklikle 10. maddede ‘Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz.’ tümcesi eklenerek olumlu ayrımcılığa gidildi. Anayasanın 10. maddesinde bu değişiklikle birlikte Anayasa mahkemesi de değiştirildi. Yakın tarihte, Medeni Yasanın 187. maddesi ‘Kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir’ biçimindeki düzenlemeye karşı, Anayasa mahkemesine iptal için başvuruldu. Ancak Anayasa mahkemesi kendi varlığını da borçlu olduğu Anayasa değişikliğinin 10 maddesindeki yeni halini görmedi, başvuruyu reddetti.  
      Diğer bir örnek, HSYK Yargıtay'a ve Danıştay'a üye atadı. Danıştay’a atanan 50 üyeden yalnızca biri kadın. Yaklaşık 200 yüksek mahkeme üyesinden 4 ya da 5 kadarı kadın.
      Başta da vurguladığım gibi iktidar oy hesabıyla, içtenliksiz bir yaklaşım içindedir. İktidara karşı siyasilerin de tutarsızlıkları sözkonusudur. Örneğin, geçen yasama döneminin sonunda CHP adına yazdığım eşitlikçi, kadını koruyan yasa tasarısı, üçüncü bir milletvekili bulunamadığı için Adalet Komisyonundan geçememiştir.
      Bu arada, basının kullandığı dil de şiddeti özendirici bir yapıdadır. Bu dil kullanılmamalıdır.
      Türkiye’de kadının şiddetten korunması, ayrımcılığın giderilmesi için insan, donanım, birikim olarak her tür kaynak var. Kararlı bir istenç yok! Eksiklik buradan kaynaklanmaktadır. Başat sorun, "kadına yönelik önlenebilir şiddetin engellenmemesidir.”
      Tüm yakıcılığıyla ne yazık ki güncelliğini koruyan kadına yönelik şiddetin Eray Karınca tarafından bilimsel bakışla irdelenmesi, yapılması gerekenler konusunda çok yararlı oldu. Gecikilmeksizin (geçen zaman yeni canları yitirmemiz demektir) halkımızın, ülkemizin yüzkarası şiddete karşı ortamı sorumluluk duygusu taşıyan aydınların belirlemesi, girişimlerini aralıksız ve kararlılıkla sürdürmesi gerekiyor. Söyleşideki konukların soru ve önerileri de bu savımızı desteklemiştir.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter