AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
ERENDİZ ATASÜ'YLE "DİL DEVRİMİ VE YENİ OSMANLICILIK"

     Her ayın son perşembesinde derneğimizde düzenlediğimiz "Dil-Ekin Söyleşileri"nin on ikincisinde, 27 Ekim 2011'de, Yazar Erendiz Atasü konuğumuz oldu. Öyküleriyle, romanlarıyla kadınların sesi, yüreği olan; yaşananları, zorla dayatılan yaşamları hepimiz adına sorgulayan, Işık Kansu'nun deyişiyle "sözcüklerin eczacısı" yazarımızla "Dil Devrimi ve Yeni Osmanlıcılık" başlıklı söyleşide buluştuk. Erendiz Atasü konuşmasında şunları söyledi:
      “Yaşam yeni oluşumlar, kopuşlar, sürekliliklerden oluşur. Bireysel yaşam da ekinsel yaşam da böyledir. İnsan yaşamı doğumlarla, ölümlerle belirleniyor. Sürekliliği en temel biçimde DNA sağlıyor. Ekinsel kopuşlar, kuşaktan kuşağa aktarımlar iç içedir. Toplumsal yaşamda sürekliliği bu kopuş ve aktarımlar oluşturur.
      Octavio Paz, Batı Avrupa ekinlerinde yaşanan kopuşlar sonucunda demokratik toplum düzenlerine ulaşıldığını belirtirken Latin Amerika içinse sözkonusu kopuşun İspanya ekininden kopuş olması nedeniyle daha keskin yaşandığını yazar. Buna göre toplumsal süreçte kopuş zorunluluktur. İlk anda ekinler arasında tüm ilişki kesilir, kopuş sağlanır. Ardından yeniden irdelenir; kopulan, geride bırakılan ekinin olumlu birikimiyle buluşulur. Paz’ın bu görüşüne ben de katılıyorum.
      “Arap Baharı” denen olaylar da bana bu olguyu düşündürüyor. Eski olanla, geri olanla ilişki tümüyle kesilmedikçe toplumsal yapının ilerleme, çağdaşlık yönünde değişmesi olanaksızdır.
      Türkiye de Osmanlı ekininden mutlaka kopmak zorundaydı. Sonra dönüp Mimar Sinan’ın, Dede Efendi’nin, Itri’nin birikimiyle buluşulacaktı. Ama önce kopmak durumundasınız. Örneğin yazında Halit Ziya Uşaklıgil, Mehmet Rauf ve diğerleri bilinmeden ilerleme sağlamak düşünülemez. Bu kopuş ise ne Cumhuriyetin ne de Dil Devriminin suçudur. Devrimin doğasıdır ve başarısı buna bağlıdır. Eskinin birikiminden yararlanmak, kesintiyle birlikte yeniyi yaratmak bir toplumsal uzlaşmayı gerektirir.
      Libya cephesinden, Balkan Savaşlarından kurtuluşa uzanan zorlu savaşımdan sonra toplumumuzun yaşamında hiçbir şey aynı kalamazdı. Dünyada her ekinde başlangıçta seçkin ile halkın dili ayrıdır. Süreç içinde seçkinin diliyle halkın dili yaklaşır, birleşir. Batı’da bu birleşmeyi sağlayan matbaadır. Pek bilinmez. Osmanlıda İbrahim Müteferrika’nın matbaası 24 kitap basılmasının ardından kapatılmıştır. Bu olay, halkla seçkinin dillerinin birleşmesi önünde büyük bir engeldir. Müzik için de benzer bir olgu vardır. Müzik alanında halkla seçkini buluşturan araç gramofondur. Gramofon, Osmanlı döneminde Anadolu’da yaygınlaşmış mıdır? Dolayısıyla Anadolu köyleri gramofonun ulaştıracağı Itri’yi, Dede Efendi’yi biliyor muydu? Hayır.

  

      Osmanlıcanın ölü bir dil olduğunu ilk ayrımsayanlar gerici yönetimler oldu. Devlet kurumlarında, yazışmalarda, adlandırmalarda Osmanlıca kullanarak bu durumu önlenmeye çalıştılar. Demokrat Parti dilde Osmanlıcaya dönmeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Halkımız ‘özgür’ yerine ‘hür’, ‘deney’ yerine ‘tatbikat’, ‘sınav’ yerine ‘imtihan’ demedi.

      Milli Eğitim Bakanlığının politikalarından başlayarak halk birçok çarpıklık içine sokuldu. Örneğin, tarih derslerinde Osmanlının yenilmediği, birlikte olduğu Almanya yenildiği için yenilmiş sayıldığı anlatıldı. Hiçbir zaman halkın çektiği acılar, bizim sorumlu olduğumuz olaylar anlatılmadı. Bu yanlıştır; anlatmalısınız! Osmanlı özentisi, şiddet, savaş övgüsü içindeydik. Osmanlıda insanların gündelik yaşamından söz edilmedi. Oysa Almanya dışında başka uluslar ırkların değil, ülkenin, halkın tarihini okutmaktadır. Bizde aşırı Orta Asyacılık ulusal eğitime egemen oldu. Milli coğrafya diye bir coğrafya anlayışı yayılmaya çalışıldı. Kurtuluş Savaşı yeterince öğretilmediği gibi Kurtuluş Savaşı sırasında cezalandırılan işbirlikçilerin, dindar oldukları için cezalandırıldıkları yalanı söylendi. Bağımsızlık savaşımının anlatılması okul yönetimlerince engellendi.
      Üç sağ sapmadan söz edebiliriz:
            1- Demokrat Parti dönemi.
            2- 1980 darbesi ve sonrası.
            3- AKP dönemi.
      1970’li yıllar gönenç dönemidir. Örneğin, evlere parça başı iş verme uygulaması 1970’lerde başlar. Dünya anamalcılığı 1970’lerde yaşanan gönenç koşullarını benimsemez, kabul etmez. Doğu Blokunun çökertilmesi için casusluk çabalarına hız verilir. Anamalcı düzen 1989’da Doğu Blokunun çökmesiyle rahatlasa da solun yeniden geri gelmemesi için uygulamalarını sürdürür. Latin Amerika’da seçimle gelen toplumcu Salvador Allende yönetimi ABD darbesiyle devrilir. Allende’nin darbeyle devrilmesinde darbe öncesindeki kamyoncular grevinin de payı büyüktür.
      Türkiye’de 1980 darbesinden sonra Milli Eğitim Bakanlığında her yeri kaplayan olağanüstü cahil bir kadro vardı. Buna tanığım. Darbenin dilde geri dönüş çabası başarılı olamadı. Adalet ve Kalkınma Partisi dünyada anamalcı düzenin dinci bağnazlıkla kol kola girdiği bir döneme rastlar. 1930’da İngilizlerce kurulan Müslüman Kardeşler örgütü (Jawaharlal Nehru da İngilizlerce atıldığı hapisten kızına yazdığı mektuplarda yayılmacılığın girdiği her ülkede ne gerici güçlerle birlik kurduğunu yazar) örtünmenin günümüzdeki bu türünü üniversitelerden başlayarak belirledi ve yaygınlaştırdı. Oysa bu tür bir örtünme dinde yok. Üniversitelerde türban savaşımı gericilerce kazanıldı. Şimdi mescit savaşımı içindeler.
      Yeniden dil konusuna dönersek, AKP ile bozuk Osmanlıcanın geldiği söylenebilir. Günde belirli sayıda Osmanlıca sözcük ezberleyen gençler var. Yayılmacı saldırıya bu bozuk Osmanlıca dayatması da ekleniyor. Ancak bu yine de yeniden canlandırma, geri getirme çabasından başka bir şey değil. Çünkü onlar gençlerin Osmanlıcayı anlamayacaklarını iyi bildiklerinden halka, gençlere ulaşabilmek için aynı zamanda Osmanlıca sözcüklerin yanı sıra öz Türkçe sözcükleri de yoğun olarak ve bilerek kullanıyorlar.
      Çareyi bilsem onu da söyleyeceğim ama çareyi bilmediğimden bir şey söyleyemiyorum.”

      Sevgili Erendiz Atasü’nün yinelemelerden arınmış, yeni savlar içeren ilginç ve öğretici konuşmasının ardından birçok dinleyici söz alarak görüşlerini bildirdi.
      Dinleyiciler arasındaki değerli Tarihçi, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun Son Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan türbanın bugünkü biçimiyle 1968’de Ayşe Yüksel ve Hatice Babacan tarafından ortaya atılarak yayıldığını, o dönemde birçok yerde gericilerin saldırısıyla karşılaşıldığını, aydınların (örneğin Doç. Dr. Bahriye Üçok, dönemin İstanbul Üniversitesi Rektörü) hedef seçildiğini söyledi. Ayrıca tarih öğretiminde ülkelerin dizgelerinin ilköğretim izlenceleriyle karşılaştırılamayacağını, üniversite tarih öğretiminin yetersizliğini; İslam’ın etkisine girmemizle birlikte Türk tarihinin unutturulduğunu, bu nedenle öğretimde Atatürk’ün tarih anlayışıyla buluşabilmek için Orta Asya’nın anlatılmasının doğal ve gerekli olduğunu anlatmasının ardından şunları söyledi: “Üniversitelerde hepimiz suçluyuz. 12 Eylülde İhsan Doğramacı alkışlar altında Kenan Evren’e fahri doktora verdi. Sonra İhsan Doğramacı, Yüksek Öğretim Kurulunun başına getirildi. Kimseden ses çıkmadı. Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın dayanaksız savlarla tutuklanması sırasında da ses çıkmadı. 1970’lerde bir öğrencimiz öldürüldüğünde cübbemizle Anıtkabir’e gitmiştik. Ne yazık ki günümüzde gericilik çok örgütlüdür. Benimsememelerine karşın halka ulaşabilmek amacıyla yayınlarında, dergilerinde Türkçe sözcükleri kullanıyorlar.”
      Sayın Erensiz Atasü’ye gönül borcumuzu iletiyor, esenlik diliyoruz.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter