AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
ÖZGEN ACAR'LA "ANADOLU'DA TARİHSEL ADLANDIRMALAR"


 

      Her ayın son perşembesinde derneğimizde düzenlediğimiz "Dil-Ekin Söyleşileri"nin on üçüncüsünde, 24 Kasım 2011'de, Türkiye'nin tarihsel ve ekinsel kalıtının korunması, Anadolu'dan kaçırılan yapıtların geri getirilmesi için yılmaksızın savaşım veren Gazeteci Özgen Acar konuğumuz oldu. Cumhuriyet gazetesinin değerli köşeyazarı Özgen Acar, "Anadolu'da Tarihsel Adlandırmalar" başlıklı söyleşisinde şunları söyledi:
      “Bu konuda ilk kez bir söyleşiye katılıyorum. Soru sorarak başlamak istiyorum. İlk soru şu: Bir kent dünyada ya da hangi kent dünyada birden fazla imparatorluğa başkentlik yapmıştır? Bir kent düşünün, birden fazla kez başkent... Neresi? İstanbul!
      İstanbul; Roma, Doğu Roma diğer adıyla Bizans, Latin, Osmanlı, dört imparatorluğa başkent olmuş. Özelliği ne? Oturduğunuz yer bir kıta; karşıda, aynı anda diğer kıtayı görüyorsunuz. Dünyada bu, bir Çanakkale’de bir de Cebelitarık’ta yaşanan bir olay. Ama, kentsel yerleşmedeki akımlar, akınlar, insan hareketlerine bakıldığı zaman İstanbul bu dört başkentliği, ev sahipliğini yapmış oluyor. Aslında ilk adı, İÖ 700’de Bizantion’du. Daha sonra İmparator Konstantin’den dolayı Konstantinopolis oldu. Konstantinopolis ve daha sonra İslami dönemde de değişik adlar aldı. Ancak şunu da anımsamakta yarar var. Bugün niye İstanbul diyoruz? Yunanca ‘stin poli’, ‘kente doğru’ demek; yani iki kişi konuşuyor: ‘Hemşerim nereye gidiyorsun?’ Yanıt, ‘Kente’. İki sessiz harf ‘ST’ yan yana gelince başına ‘İ’ eklenmiş İstanbul olmuş. İstanbul adı oradan geliyor.

  

      İkinci soru: Anadolu, kaç imparatorluğa ev sahipliği yaptı? Sayalım: Roma, Doğu Roma, Selçuklu... Anadolu’ya gereksinimleri var. Persler geliyor, imparatorluğunu kuruyor. Büyük İskender geliyor, diğerini püskürtüyor. Büyük İskender imparatorluğunu kuruyor. ‘Anadolu’ ne demek? ‘Anası dolu’ demek mi? Hayır. ‘Doğu’ demek; Yunanca ‘doğu’ demek. ‘Anatoli’, Easten İngilizcesiyle ‘doğu’ demek. Doğuya ait…

      Anadolu ya da Türkiye için ne diyoruz? Yerliler, yabancılar, doğu ile batı arasında köprü diyorlar. Ben, bu görüşte değilim. Anadolu, doğu ile batı arasında köprü değil, kavşaktır. Kuzey ile güney, ihmal ediliyor bu tanımlamada. Bu tanımlamaya baktığınız zaman, doğu ile batı arasında değil, Karadeniz’le Akdeniz arasında birçok uygarlığın yaşadığını görürüz. Bunun bilincinde olmamız gerek.
      Anadolu’da, yazı öncesinden gelmiş birtakım yerleşmeler var. Onların adlarını bilmiyoruz; çünkü yazı yok. Tabakalar üst üste yığılmış. Depremler, yıkımlar üst üste yerleşmişler. Ama, yazının icadından sonra Anadolu’da adı bilinen, İslam öncesinden adı bilinen 42 uygarlık var. Hemen size bir soru daha: Eski uygarlıkların olduğunu nasıl anlarsınız? Gidersiniz, sorarsınız. ‘Hisar tepe, asara doğru git, ören yerine git, harabeye git’ derler; bu size neyi gösteriyor? Eski yerleşmelerin olduğunu gösteriyor. Ad tamlaması oluyor, ‘hisar, asar’ ekleniyor. 42 uygarlık demiştik; bazılarını sayacak olursak: Hattiler, Hititler, Luviler, Asuriler, Huriler, Mikailer, Mikenler, Lelekler, Dorlar, Frigler, Uşkiler, Urartular, Kimerler, Karlar, Lidler, İonlar, Persler, Makedonya’dan gelenler, Selerkoslar, Pontuslar, Galatlar, Bergamalılar, Romalılar… Tabii bu uygarlıklar kendi aralarında miras kavgasından ötürü çeşitli bölünmelere uğradıklarından bu olaylarla karşılaşıyoruz.
      Tarihin dile yansıması bakımından bu 42 uygarlığa, bu 42 uygarlıktan öncesine ve İslam sonrası yerleşmelere göz attığımızda insanın karşısına garip birtakım olaylar çıkıyor. Günümüzde, Anadolu için ABD’deki Stanford Üniversitesinin yaptığı bir araştırma var. Tıp fakültesinin genetik bölümü 2003 yılında bir gen araştırması yapıyor; Türkiye’de 95 bölgeden örnekler topluyor. Bu genler, insanların bulundukları ve geldikleri yere göre değişmeyen genlermiş; insanın kökenini damgalıyormuş bu genler. Anadolu’da %33,8’le en çok ‘J geni’ ile Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar; ‘R geni’ ile % 24 Avrupa; ‘E geni’ ile Afrika, Kuzey Avrupa; ‘G geni’ ile % 11 İran ve Kafkas; ‘I geni’ ile % 5,2 Kuzey ve Doğu Avrupa; ‘L geni’ ile Hindistan kökenliler varmış. Araştırma sonuçları böyle sürüyor ve Afrika’dan da ancak % 1’lik gen yansıdığını saptıyor.
      Bu genler Anadolu’ya geldiği zaman kendi uygarlıklarını, kendi dillerini de buraya taşımış oluyor. Yazıyı bilmiyorlardı; ama konuşmayı biliyorlardı. Konuşmayı bildiklerine göre insanlar ekmek, su diyorlardı ya da bilmem ne tepesine şu adı verebiliyorlardı. Daha sonraki yıllarda, yerlerin uygarlaşması ve ad alması döneminde bir anlamda -kavramlarına daha sonra geçeceğim- Türkiye’ye ben ‘mozaikistan’ diyorum.
      Mozaikistan’a baktığımız zaman, bundan önceki yine ABD etnolojik araştırmasına göre Türkiye’deki nüfusun % 86’sı Türk, % 8’i Kürt, yüzde yarımı Zaza, % 2’si Çerkez, % 1.5’i Arap, binde 2’si Laz. Bu kavramsallıktaki bir sınıflandırmada bana göre birtakım yanlışlar var. Listede örneğin Gürcüler, Çeçenler, Abazalar, İnguşlar, Dağıstanlılar, Boşnaklar, Pomaklar, Gagavuzlar, Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler eksik. Bugün yalnız Düzce, Adapazarı çevresine gittiğiniz zaman 23 değişik Kafkas dili ve lehçesi konuşuluyor. Bunlardan bir tanesi İnguşlar dedik. Bundan yedi sekiz yıl önce Oxford Üniversitesi İnguş dili bilen insan sayısı iyice azaldığı için dünyaya bir çağrı yaptı: ‘İnguşça bilenleri sağlayın, bu dili öğrenelim ki gelecek kuşaklara kalsın.’ Çünkü, bütün diller insanlığın eseri. Tarihsel, toprak altından çıkan bir yapıt yeterli değil. İnguşça da bir insan yapıtı. Ben, bu konuda ön ayak oldum. Mülkiye’den sınıf arkadaşım Yaşar Yakış’tan -kendisi de Kafkas kökenlidir, Düzcelidir- rica ettim. O yörede bir İnguşu buldu, Oxford Üniversitesine gönderdi. Dolayısıyla acaba o İnguşlar Anadolu’da ya da Kafkaslarda yaşarken çevresindeki yerlere, dağlara, göllere ne adlar verdi? Şimdi, bunlar tek tek yitip gidiyor.

      Cumhuriyet’te genel yayın yönetmeniyken beni düğünlerine davet eden iki gazeteci arkadaşımın biri Gürcü diğeri Boşnak’tı. Bu insanların, çocuklarının konuşacağı ortak dil ne? Türkçe; ama Gürcüce de Boşnakça da kaybolmamalı. Bunu yaşatmak beslemek gerek. Bugün, birisine ‘nerelisin’ diye sorduğunuz zaman ‘ana tarafım şuradan, baba tarafım buradan,’ diyor. Ana tarafı nece konuşuyordu, baba tarafı nece konuşuyordu, ne gibi adlar veriyorlardı? Bunu düşünmek lazım.

      KONDA’nın yalnızca İstanbul’da yaptığı bir araştırma şunu ortaya koydu: İstanbul’un 15 yıl önce %61’i Türk, % 21’i karışık -Gürcü, Boşnak mı demek istiyor?- % 13’ü Kürt, % 7’si Balkan, % 6’sı Kafkas, % 8,5’i Laz, % 1,5’i Hıristiyan, % 2,5’i Arap. Konuya bu şekilde yaklaştığımızda, dillerin sadece tarihi tarihleyen mozaik olmadığını, toplumsal yaşantıyı, gelenekleri de etkilediğini bu rakamlar, bu olgular bize anlatıyor.
      Yazının olmadığı dönemler, dedik. Uygarlıklar geldi geçti, dedik. Şimdi, tektanrılı dönemlere, tektanrılı dinlere ve bu tektanrılı dinlere taktıkları adlara gelelim. İbrahim kim? Urfalı hemşerimiz Abraham. Bugün Urfa’daki çocukların pek çoğunun adı ne? İbrahim. Dinsel olarak baktığınız zaman İbrahim’in oğlu kim? İsmail. Yani Samuel. Eşi kim? Sare. Benim anneannemin adı ki Urfa’yla hiç ilgisi yoktu. Süleyman kim? Solomon. Bir bakıyorsunuz, İstanbul’da Kapalıçarşı’da iki dükkân yan yana; birinin adı Solomon, diğerinin adı Süleyman. Bunları ayıran ne? Din. Birleştiren ne? Dil!.. Bu olayları anlamamız gerekiyor.
      Bu adlar içinde birtakım saçmalıklar olmuyor değil. 1980-1984 arasında dört yıl Atina’da görev yaptım. Yunanlar bize çok kızarlardı. ‘Siz Adnan Menderes’i Yunan olduğu için idam ettiniz,’ dediler. Niye? Onun adı ‘Adnan Menderes’ değil, ‘Andonis Meandros’... Antony, Antuan, Andon, Adnan, Meandır, Meandros; siz, bundan dolayı öldürdünüz! Bu da ad vermenin değişik bir olgusu.
      Bir de insanların kentlere verdikleri adlara göz atalım. Antiokos, Antakya, İskender’in uzantıları olanların kurdukları Antakya kenti: Antokya, Antakya. O günden gelen; ama onlarla uzantılı olarak Antalya’nın adı Attelya, Antelos. Onların komutanı kim? Büyük İskender. Büyük İskender’in ad verdiği kentler hangileri? İskenderun, İskenderiye.
      İskender’in imparatorluğunu kurmak için Anadolu’ya gereksinimi vardı. İskender İÖ 333’lerde geldi. Sakarya Nehri kıyısında Gordion’da karargâhını kurdu; düğümü kesti, doğuya açılma planlarını yaptı. Sakarya kıyısındaki ikinci bir komutan Makedonya’dan gelmiş Makedon olmayan, Alagöz karargâhındaki Atatürk’tür. Dünyaya açılımda iki Makedonya’dan gelen. Dikkat edin, ‘Makedonyalı’ demiyorum; çünkü ‘Makedon’ sözcüğünden türeyen ne? Makedonya. Kişi adı Makedon, ülke adı Makedonya. Siz onu ‘Makedonyalı’ diye yinelerseniz yanlış olur. Bu ayrıntılara özen göstermeli.
      Bir başka ad ünlü Sezar. Kayser, Kayseri. Bugün Türkiye’de, bırakın Türkiye’yi dünyada birçok kişi Sezar’ın şu ünlü ‘Veni, vidi, vici-Geldim, gördüm, yendim’ sözünü bilir; ama onun Zile’de söylenmiş olduğunu bilmez. Dolayısıyla bu yöreleri, Sezar’la Kayseri’yi, kayserle Sezar’ı anımsamakta ve gençlere anımsatmakta yarar var.
      Türkiye’de, Anadolu’da pek çok Adrianapolis adını taşıyan yerleşme var. Baştaki 'A' sesini okuyabilmek için Yunancada başına H ekleniyor; yazılırken Hadrianapolis. Zamanla 'polis' atılıyor Adrian, Edirne’ye dönüşüyor. Edirne’mizin adı Roma İmparatoru Adrian’dan gelen bir ad olarak karşımıza çıkıyor.

  

      Bu adların yalnızca insan adları olması gerekmiyor. Bir bakıyorsunuz birtakım mitolojik adlar da karşımıza çıkıyor: Hera, Herkül… Bugün Anadolu’da Marmara Ereğli’si, Karadeniz Ereğli’si, Konya Ereğli’si diye bildiğimiz yerler var. Bunlar Türkçe söylenişi; baştaki ‘H’ ile yazılırsa aslında Herakles; sonra Erakli, Ereğli’ye dönüşüyor. Bunun değişik bir söylenişi Karadeniz’deki Araklı ilçemiz; o da Erakli, Herkül’den gelen diğer bir ad.
 

      Ben İzmirliyim. Daha önce Balçova denirdi; Agamemnon Kaplıcaları vardı İzmir’de. Troya savaşından sonra, ülkesine dönmeden önce yaralı askerlerini kaplıcalarda tedavi ettirdiği için Agamemnon adı verilmiş. Agamemnon Kaplıcaları, Balçova Kaplıcaları olarak günümüze kadar sürmüş. Yolunuz Selçuk’a düşerse tepeyi görürsünüz. Ayasul Tepesi. Ayasul Tepesi de Ayalogos, ‘kutsal hikmet’ anlamına gelen bir aziz. Kendisi Selçuk’ta gömülü, adı oradan geliyor; ama Ayalogos söylene söylene Türkçede Ayasul’a dönüşüyor.       Anadolu’da adı bilinen 3000 kadar antik kent var. Yunanistan’dan fazla Yunan, İtalya’dan fazla Roma, yalnızca Anadolu’ya özgü kentler. Batı dünyası ne diyor? ‘Batı uygarlığının kökeni Yunan ve Roma uygarlığı,’ diyor. Kardeşim, eğer Yunan ve Roma kentleri benim Anadolu’da daha fazlaysa bu batı uygarlığının kökeni neresi? Anadolu.
      Bu noktadan baktığımız zaman biraz evvel söylediğimiz bu 3000 antik kentten İstanbul’a, ‘stin poli-kente’ dediğimiz zaman şimdi de Bodrum’a gidiyoruz. Bodrum’un karşısındaki adanın adı Nekos. Bizimkiler ne diyor? İstanköy diyor. İstanköy aynı İstanbul’un bozulması gibi Stinko. Nereye? Kos’a gidiyorum anlamında. ‘S’ düşüyor; Stinko zamanla İstanko ve İstanköy oluyor. Dolayısıyla dilimizdeki değişimler bu yerel söylenişlerle Yunancasıyla, Luvicesiyle, İtalyancasıyla değişik adlar oluyor.
      Bodrum’un ilk adı Zefiryon’dur. Fırtına Tanrısı Zefiryos’a adanan yer anlamında. Orası şimdi kalenin olduğu yerde ilk kurulan yerdir. ‘–os’ eklediğimiz zaman Yunanca, ‘-ion’ eklediğimiz zaman Latince oluyor. Zefiryos sözcüğü Zefiryon olduğu zaman kentin adı oluyor. Rüzgârlı demek, fırtınalı demek; ama daha sonra Halikarnasos olmuş. Daha sonra, Haçlılar döneminde Papa Aziz Peter, St. Peter zamanında ‘–ion’ takısı ekliyor ve Latincede ‘St. Peter’in kenti’ anlamında Petrium demişler. Petrium sözcüğü zamanla Türkçede ağızda bozula bozula P harfi Bodrum olmuş.
      Bu konuda ilginç başka örnekler vermek istiyorum. P’nin B’leşmesine ilişkin Anadolu’dan bazı adlar. Örneğin bugün Bolu diyoruz; yani Polis. Asıl adı yine Klodapolis. Orada da kısaca ‘kent’ anlamında ‘polis’ -‘P’, ‘B’ oluyor; Bolu olarak karşımıza çıkıyor. Yine Bodrum’da Bodrum’un komşusu Bitez. Nedir? Pedesa. Bugünkü adı Ağaçlı köyü. Bursa’nın eski adı Prusa. B’leşiyor, Bursa oluyor. Düzce’nin de eski adı Dusyas. Ama onda bir değişme yok. Zamanla değiştirmişler. Düzce yapmışlar. Şimdi burada ilginç olan bir şey daha var. Sık sık Kemerburgaz deriz. O Pirgos’tur. Burç, kale anlamına gelir. İşin ilginç yanı Türkçe değil de Latince, Yunanca köklerden gittiğimiz zaman bu çıkış Yunanistan’dan değil yine Anadolu’dan...
      Haydelberg kentinin adında ‘–berg’ takısı burcun bozulmasıdır. Lüksemburg burcun bozulmasıdır. Dolayısıyla çıkış noktası budur. ‘P’nin ‘B’ olmasına bir başka örnek, Bergama; Bartın Çayı, Pardeneus. Milas’a giderken Beçin Kalesi diyoruz; asıl adı Peçin. Karadeniz’deki Bafra’nın adı Pafra; daha doğrusu Paura. Dolayısıyla zamanla söylene söylene, söyleye söyleye, kulaktan duyarak, lehçelerin değişmesiyle, genlerle, gelen uygarlıkların, değişik dillerin etkisiyle sözcüklerde değişimler oluyor.
      ‘P’lerden ‘G’lere ve ‘K’lere geçelim. Gelibolu diyoruz; Gelibolu’nun adı Kalipoli’dir. ‘Poli’ kent, ‘kali’ Yunanca güzel demek: Güzelkent. Kadis, Gediz olmuş. Gerede, Kradia. ‘K’, ‘G’ olmuş. Kereson, Keresus. Afrodisyas kentinin olduğu yerdeki köyün adı Garya. ‘G’ ile; Karya’dan geliyor. Biz Girit diyoruz, onlar Kiriti diyor. Biz Gönen diyoruz, onlar Konana diyor. Gebze’ye onlar Kibiza diyor. ‘P’lerin ‘B’ olması gibi ‘K’lerin ‘G’ olması da Anadolu’da sıkça rastlanan bir olay.
      Şimdi, kent adlarında sessiz harflerin etkisine bir göz atalım. İzmir, Smirna. Yunan ona Zmirni diyor; biz onu zamanla İzmir yapmışız. Nasıl Spain’de İspanya’nın başına ‘İ’ eklemişsek sözcük iki tane sessiz harfle başlamışsa Türkçede onların başına ‘İ’ getirmişiz. Spain’i, İspanya yapmışız. Smirni’yi İzmir yapmışız.
      Isparta, Sparta. Dilimizde iki sessiz harfin yan yana başlaması diye bir durum olmadığı için başına hemen ‘İ’yi eklemişiz. Aynı şekilde onlar Skandinavya diyor, biz İskandinavya diyoruz. Hatta onlar ‘spinach’ diyor, biz ‘ıspanak’ diyoruz. Snoppe -iki sessiz harfin arasına bir ‘İ’ girmiş, Sinop olmuş. Side için ‘S’ ile ‘D’ arasına ‘İ’ girdiği için İsde dememişiz, Side’yi aynen sürdürmüşüz.
      Orta Anadolu’ya, Ankara’ya geldiğimiz zaman, Ankara’da da çeşitli söylentiler, varsayımlar var. Bu sözcük tam anlamıyla oturmuş değil; ama büyük olasılıkla her değişik dönemde değişik adı vardı: Ankira, Engürü, Ankura. Hitit belgelerinde Ankura var. Yüce Anka’nın tapınağı olarak söz edildiğini gördüm; ama Yunancada ‘ankia’ çapa, çipa anlamına geliyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesindeki sikkelerde Ankara o çapayla simgeleniyor. Diyebilirsiniz ki Ankara’nın çapa, çipayla ne ilgisi var? Unutmayın ki Orta Anadolu, Konya Ovası ve çevremiz eskiden çok geniş göllerden oluşan bir yerdi. Çeke çeke dağıldı. Gölbaşı kaldı, birkaç göl kaldı. Friglerin Midas’ın da çapayla ilgili olarak bu adı verdiği söylenir. Bir de şu var: Engürü sözcüğü Farsçadan dilimize geçen üzüm anlamında bir sözcük. Niye Engürü? Ankara’da çevremizde Kalecik başta olmak üzere şarap, üzüm önemli. Galatlar zamanında -ki Galatlar dediğimiz zaman Keltler-, buraya gelen Keltler ne yapmışlar? İS 1. yüzyılda Kalecik’ten Güney Fransa’ya şarap dışsatımı yapmışlar. O kadar önemli ki Ankara’nın şarapları, Kalecik ve çevresi, Nallıhan, buradan şarap göndermişler. Bu koşullarda baktığımız zaman insanların gereksinimleri, düşünceleri, çapadan üzüme doğru geliştikçe kentlere verilen adların da değiştiklerini algılamak olanaklı.

      Komşu Çankırı. Çankırı’nın Çerkeş ilçesi; halk onu Çerkez sözcüğüyle karıştırır. Oysa Çerkeş’in güzel de bir türküsü var: ‘Kız sen geldin Çerkeş’ten/ Farkın yoktur lepiska saçlı Çerkez’den’ der. Bu türkü bile ayırıyor. Çerkeş farklı, Çerkez farklı. Nedir bu fark? Yavuz Sultan Selim Çaldıran seferine giderken yeniçeriler ayaklanır, ‘istemezük’ der, gitmek istemez. Yavuz kızar, atına atlar, ‘İsteyen benimle gelsin, istemeyen karılarının koynuna gitsin,’ der. Yeniçeriler onu izlerler, Çaldıran savaşına giderler; ama bir grup yeniçeri orada yerleşip kalır. Komşu köyler, yerleşmeler buraya Çerkeş derler. Niye? Afyonkeş, esrarkeş, kemankeş, Çerkeş; yani ‘askeri çeken’. Kemankeş ‘kemanı çeken’, esrarkeş ‘esrarı çeken’, Çerkeş, ‘çer’ yeniçeri, ‘askeri çeken’ yer anlamında Çerkeş derler.
      Çankırı’nın komşusu Ortaca ilçesi var; Türkiye’nin önemli pastacılarını yetiştirir. Ortaca’nın eski adı -Kanuni Süleyman zamanında- Karıpazarı’ydı. Ben de bilmiyordum; nasıl öğrendim? Londra’nın bugünkü Belediye Başkanı Boris Johnson, Ali Kemal’in torunu. Boris Johnson’ın babası, yani Ali Kemal’in oğlu, baba kentini görmeye geldi. Ali Kemal’in diğer eşinden olan eski Büyükelçi Zeki Kuneralp’ın oğlu Selim Kuneralp’le Ortaca’ya, Karıpazarı’na gittiler. Ben bunu yazdığımda Ortaca’dan büyük tepki aldım. Bana neler yazmadılar ki. Oysa elimde haritası var; Karıpazarı yazıyor. Karıpazarı’nın özelliği nedir? Kafkaslar’dan gelen Çerkez kadınları saraya oradan gönderiliyor. Ali Kemal de bir Çerkez’le evli. Yani Zeki Kuneralp’in annesi. Ali Kemal, Atatürk karşıtı bir adam olarak öldürülmüştür ama oğlu Zeki Kuneralp yıllarca Londra’da büyükelçilik yapmıştır. Yaşamını Atatürk’e ve İnönü’ye borçludur; açıkça söylemiştir. Gerçekçi bir adamdır. Oğlu Selim Kuneralp’la birlikte Ermeni saldırısına uğradı.
      Kastamonu’ya geçtiğimiz zaman İnebolu, Neapolis. ‘Nea’ Yunanca yeni, ‘polis’ ise ‘kent’ anlamına geliyor. ‘Nea’nın başına ‘İ’ ekleyip İnebolu diye birleştirmişiz. Örneğin, Efes diyoruz, Hitit’te Efe olarak geçiyor. Efesos sözcüğü bugünün ya da Yunan’a ‘Greko Romen’ denen dönemlerin sözcüğü değil; Hitit belgelerinde olan bir sözcük.
      Doğuda nehir adlarına bakacak olursak Eprodus ve Tiglis, yani Fırat ve Dicle. Aynı şekilde Manisa, Magnezya’dan değiştirmedir. Edremit, Edremityo sözcüğünden. Samsun sözcüğü de Amsos sözcüğünden değiştirmedir; belki de Amazonlara kadar uzanan bir geçmişi var, bu da araştırılabilir. Anamur diyoruz. Anameryum aslında; İçel’in olduğu yerde ‘rüzgâr, fırıldak’ anlamı taşıyor. Finike diyoruz; aslında Lübnan kıyılarındaki Fonüke’den geliyor; ‘hurmalık’ demektir. Gördes, Gordos’tan geliyor. Bodrum’un komşu kenti Milas, Milasa. Heredot’a göre Milasa ‘değirmen’ anlamına geliyor. Karadeniz’de Gümüşhane’ye baktığımızda, gümüş Yunanca ‘agriso’. Agrisopolis ‘gümüşkent’; ama biz bunu ‘gümüşkent’ yerine Gümüşhane yapmışız. Gümüşhane’nin hemen güneyinde Dersim’i görürüz. ‘Der’ nedir? Dersaadet’teki ‘saadet kapısı’nda olduğu gibi ‘kapı’; Sim ise gümüş. Gümüş kapısı, yani Gümüşhane’ye giden kapı. Bodrum’a gidiyorsunuz, Bodrum’un çıkışında Mintos kapısı var. Kentlerin çeşitli kapıları var. Edirnekapı diyoruz, Edirne’ye giden yol. Dersim, gümüşün kapısı. Karadeniz’e çıktığımız zaman Potamya dediğimizde, hani Mezopotamya deriz ya, ‘mezo’ ‘orta’ demek. Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği ortasındaki alan. Potamya nehir demek. Karadeniz’de bugünkü adıyla Güneysu.
      Türkçede yanlış kullanılan Fransızcadan devşirdiğimiz sözcükler var. Truva diyoruz. Troya’nın Fransızcası. Vatanımda olan sözcüğü dışarıya göndermişiz onlardan alıp Truva demişiz. Troya’daki ünlülerden Akilieus, tutmuşuz onu Aşil demişiz. Burada ve dünyada o kadar bilgisizlik var ki herkes Yunan sanıyor Troya’yı. Troya özbeöz Anadolu’nun uzantısı. Anımsıyorum, filme büyük ilgi oldu, gezi acenteleri turist getirmek istediler, ne yaptılar biliyor musunuz? Troya’yı Yunanistan’da sanıp, turistleri uçaklara bindirip Atina’ya indirdiler. Jeton düştü, a Atina’da değil miymiş; Anadolu’daymış. Uçaklarla aktarıp Çanakkale’ye getirdiler. Bu kadar cehalet!
      Örneğin, diyoruz ki Ağrı Dağı; Ararat eskisi. Ararat Ermenice değil, Urartu sözcüğü Ararat. Bulunduğu yer her yeri görüyor; Urartu ülkesini simgeleyen bir yerde olduğundan Ararat. Bitlis’teki Güroymak köyü Norşin. Sayın Cumhurbaşkanı da gitti; Kürtçe sanarak Norşin’e çevirmek istediler. Hayır, Ermenicedir. ‘Nor’ ‘yeni’ demek. Kürtçe ya da Zazaca olsa Latince gibi ‘nove, nuv’ olması gerek; nurla, Arapçayla da bağlantısı yok. Bitlis’teki Ahlat; Ermeniler Şalap diyorlar, Bizanslılar Kalap diyorlar, Araplar Hilap diyorlar; Persler ve Türkler de Ahlat biçiminde söylemiş. Bugünkü Akdamar Adası, Ahtamar. Ermenice ‘Ah Tamar’dan geliyor.
      Biraz önce Troya dedik. ABD’de 24 tane Troya kenti var. İrili ufaklı Troya filmi gösterildi ya en çok gelmek isteyenler de bu Troya kentlerinden gelenler. Anavatanlarını görmek istiyorlar düşünebiliyor musunuz? Ünlü Philadelphia, Alaşehir. Dışarıyı da bu şekilde etkilemiş. ABD’de dört kadar Smirna, İzmir var. Buradan gitmişler orada da İzmir kentleri kurmuşlar.
      Aydınlarımızın da yaptığı, basınımızda da yer alan kötü bir hata var: ‘Yunanlı’ diyoruz, büyük yanlış! Doğrusu, ‘Yunan’. Persler kalkmışlar, buraya Yunanistan demişler. Yunan, Farsça gülistan, gül bahçesi demek. Yunanistan, Yunan ülkesi. Siz kalkıyorsunuz ‘Yunanlı’ diyorsunuz. Bulgarlı diyor musunuz Bulgaristan’a? Türkmenistan’a Türkmenli diyor musunuz? Ermenistan’dakine Ermenili diyor musunuz? Ermeni diyorsunuz. Bu önemli bir yanlış; kesinlikle düzeltilmesi, aydınlatılması, halka yansıtılması gerekiyor. Bir başka yanlış ‘Finlandiyalı’; İngilizcesine baktığımızda ‘Fin’ diyor. ‘Land’ ülke; Fin ülkesi. Nasıl ki Makedonyalı demeyeceksek Finlandiyalı, Yunanistanlı, Yunanlı demek de bu ölçüde yanlış; Türkiyeli de yanlış.
      Biz ‘Ş’leri yazarken altına nokta koyarız ya, Hitit dilbilimcileri sözcükleri yazarken ‘S’lerin, ‘C’lerin üzerine koyarlar işaretleri. Niye biliyor musunuz? İlk defa Hitit dilini çözen Krosni, Çektir. Çek dilinde ‘Ç’lerin noktaları ‘C’nin altına değil üstüne konur. O gün bugündür bu hata Dünya’nın bilim dünyasında da Türk bilim dünyasında da sürüyor. Halikarnasos diyoruz, aslında Alikarnassos. İki ‘S’ o sözcüğün Anadolu kökenli olduğunu gösterir. O dönemde Hitit, Luvi dillerinde insanların nasıl söylediğini bilmiyoruz. Belki ‘Ş’ diyorlardı iki ‘S’ye. Dolayısıyla burada bir boşluk, bir soru var. Bize ses kayıtları kalmadı adamların; ama ne yapıyor Çek Krosni ya da bilim adamları? Bunun üzerine ‘Ş, Ç’ koyuyor ya da üzerine ‘Ş, Ç’ konmayan metinlerde Halikarnassos diye iki ‘S’ ile yazıyor. Belki de ‘Ş, Ç’ diyordu adamlar; buna kimsenin ‘evet öyleydi, hayır böyleydi’ deme olanağı yok.
      Son olarak şunu söylemek istiyorum: Yabancı basında, İngilizce, Fransızca basında Kıbrıs’taki Rumlara (biz Rum diyoruz) Greek diyorlar. İstanbul’dan giden Rumlara ‘Greek’ diyorlar. Yanlış! Onlar Rum, yani Romalı; onlar Yunan değil. Yunan başka, Romalı başka. 4 yıl Atina’da görev yaptım. Orada İstanbul’dan giden Rumlar vardı. Hiçbir zaman kendilerini Yunan olarak kabul etmezlerdi. Ne derlerdi? ‘Biz Romalıyız, Rumuz. Yunanla ortaklığımız dil ve dindir; ama biz Doğu Roma İmparatorluğunun uzantısıyız.’
      18. yüzyılda Almanlar tuttular, Doğu Roma demekten vazgeçtiler, Bizans İmparatorluğu dediler. Yanlış! Adam kendisine Doğu Roma İmparatorluğu diyor sen Bizans nasıl dersin? Bu önemli bir hata. Bizans İmparatorluğu değildir, Doğu Roma İmparatorluğudur. Başta söylediğim gibi, bugün dönemlere ayırıyorlar Yunan uygarlığını, tarihini: Klasik, Helen gibi… Helen, İskender’in dönemini alıyor; Helenizm, Helen, diyor. O adam Makedon, Helen değil, Yunan değil. Adam Üsküp’te İskender’in heykelini dikti diye Yunan protesto ediyor. İskender uygarlığı başka şey, Yunan uygarlığı başka şey! Helenizm diye bir olay yoktur.”
      Özgen Acar, konuşmasının son bölümünde soruları yanıtlarken de Anadolu’nun özgün ekinsel varsıllığını, birçok uygarlığa ve ekine yurt olduğunu vurguladı. Bu açıdan Friglerle, Hititlerle vb. kaynaşıp, kendisine Doğu Roma İmparatorluğu diyen uygarlığın da Anadolu’ya özgü olduğunu; Anadolu’da 20.000 höyük, 25.000 kadar tümülüs, İslam öncesinden kalma 25.000 kadar da anıt bulunduğunu; bu höyüklerin çoğunun içindekilerin kimler olduğunun bilinmediğini; 20.000 höyükten en küçüğü olan Troya’nın bu kadar tanınmasının hemşerimiz Homeros gibi bir halkla ilişkiler uzmanından kaynaklandığını; 20.000 höyüğün sözkonusu 3.000 kentle bağlarının bulunduğunu anlattı.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter