AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
DİZELERLE, EZGİLERLE GÜNAY GÜNER

     Her ayın son perşembesinde düzenlediğimiz "Dil-Ekin Söyleşileri"nin on dördüncüsünde, derneğimizin yönetim kurulu üyesi, Yayın Kolu Başkanı Günay Güner'in dizeleri, ezgileriyle 2011'i uğurlayıp 2012'ye kapı açtık. Günay Güner, 29 Aralık 2011'de gerçekleştirilen, yeni yılı karşılama anlamı da taşıyan "Umudun Türküleri, Dizeleri" başlıklı söyleşide şunları söyledi:
      “Yeni yıllar hep umut nedenidir, umut zamanlarıdır. Tinin onarılma zamanları diye de düşünüyorum. Tersi durumda bu güçlüklere, bu engellere katlanmak daha zorlaşacak. Böyle dönemlerde doğallıkla saza, söze, şiire, daha doğrusu sanata gereksinim çok. Tutunacağımız en güçlü yaratılar. Önce şiir düşüncemi kısaca açıklamak isterim. Kuşkusuz, şiir açıklanmaz. Ozan şiirini açıklayamaz, giderek önsöz yazmak da gelenekten değildir. Ben böyle bir gereksinim duydum. Lir ve Nehir adlı şiir betiğime Leonard Cohen’den esinlenerek bir önsöz yazmaya çalıştım. Bu kısa yazıda şiirimi anlatmak değildi amacım. Anadolu’dan söz etmek istedim. Anadolu deyince hiçbir zaman kanıksamamamız, alışmamamız, çarpıcılığını, güzelliğini her an duyumsamamız gereken bir gerçeğin yeniden ayrımına vardım. Dünya şiirinin atası Homeros bu topraklardan. Troya bu topraklarda. Yaklaşık elli uygarlık, iki yüz ekin bu topraklarda. Geçmişte kalmış, bitmiş de değil. Sürüyor, sürecek. Belki de bu birikimle bunca karışmaya katlanabiliyor, direnebiliyoruz. Sözü çok uzatmaktan yana değilim. Ancak konuşmadan, söyleşmeden de olmayacak; türküsüz, ezgisiz de olmayacak. Ara ara türkülerle renklendirmeye çalışacağım. Bu yöntemin zor olacağını hiç düşünmüyorum. Betiğin adını belirlerken bilinçli bir seçim yapmamakla birlikte Lir ve Nehir adında ezgiyle şiirin birleştiğini gördüm. Bu birlikteliğimize ortam oluşturmuş gibi. Betikte olmayan bir şiirimle başlamak düşüncesindeyim.
      Yaz Geliyor
      yaz geliyor suyun kavağın sesinde
      ay düşüyor düşüne denizin, yol oluyor
      alıp götüren maviye
      yaz geliyor çiçeğin, çocuğun sözünde

      adın giz gibi oysa, dün gibi
      keder birden anlamla şarap oluyor
      uğur saydım, biricik değil mi yaşam?
      sel oluyor öyleyse, dönülemeyen ömürler
      ırmak sesinde taşıyor ormanın gülüşünü
      acının soylu duruşunda akıyor bulutlar
      çanları duyuluyor çocuk köylerimin
      anıların dağında bakışların

      Lir ve Nehir’e dönerek sürdürelim. Biz mademki şiir yurduyuz... Şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Kimi aydınlarca bizim sözlü ekinimizin çok uzun zaman almasının, yoğun olmasının bir engel sayılmasını hiçbir zaman kabul edemedim, anlayamadım. Ulusumuzun yetersizliğine bir kanıt saymaya çalışmaları dayanaksızdır. Niye engel olsun? Yazılı ekini bu değin geniş olanların tarihte ve günümüzde yaptıklarını,,, Ne söyleyeyim artık, gerisini siz biliyorsunuz. Bu kuşkusuz ki yazılı ekinin önemini yadsımak anlamına gelmiyor. Kalıttır, belgeliktir, bellektir yazılı ekin. Birikimi geleceğe yazıyla taşıyabiliriz. Sözün kalıcı yanı yok. Şu ses kayıt aygıtına aldığımız ses ya da bu aygıt bile o değin güvenli, güvenilir değildir. O ayrı bir konu. Neden dayanaksızca, ille de ulusuna vurmak gereksinimi duyulur? Sorun bu.
      Son Bakışta Aşk(*)
      Kaç ömrün sığdığı an
      Geçen yıldız düşlerden

      Sessizce biliyorum, aşkı ve bilinci
      Yiterken gün, ufkunda bakışların

      Gülüş ki nehir
      Sınanır ezgisinde lir

      Solgun çağlar akıyor göğümüze
      Haykırabilir her an, en yalnız yerinden öfke
      (*) Walter Benjamin

  

      Haykırdığı anda da umut başlıyor, değil mi? Haykırmak önemli! Bir Arguvan türküsü söyleyelim: Beni Ağlatırsan Yoluna Ağlat. Ardından bir Karacaoğlan türküsü: Yeşil Başlı Gövel Ördek. Sözlü ekinimiz, türkülerimiz yüzyıllarca şiirimize kaynaklık etmiş. Pir Sultanlar, Karacaoğlanlar, Kazak Abdallar… Sözkonusu gerçeğin bugünlere damıtılarak gelen en önemli adlarıdır. Onların yapıtlarıyla varsıllaştı ekinimiz. Erdem bilgisi edindi halkımız. Yine şiire dönersek...

      Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na
      Bir Şehrin Sonbaharında Yürüyüş
      Anlatır zaman
      Sevi ırmaklarını cennetin
      Bakışlar çocukluk
      Sesi ya da sessizliği bir köyün
      Giz içinde kardelen.

      Solgun rüzgârın yaktığı ateş
      Yalnız bir keman
      Öpülür kesik elleri kalbimin
      Akarken sonsuza içimizdeki an.

      Çağını öldürüyoruz ihanetin, kıyısında geleceğin
      Akşamın şarabında
      Sonbaharında bir şehrin.

      Ne çok keder bu gülüşündeki
      Gözleri yıldızlı bahçe
      Zamansa akıyordu
      Saçlarında ayın
          * * *
      Bir Esrik Harita
      Beynim, ah en güzel yerim, bilir bellek
      Sürüklenen ömür tutunur
      Sarp yamaçlarda iğreti köklere
      Dalgalara kapılır kürek

      Bir esrik harita
      Hangi denize baksam
      Evrenin kıyısında

      Hep çocuktur içimiz, son soluğa dek
      Üzerime gelen kent, korkuyla geçilen
      Gitsem, sonum uçurum
      Dostlar tutar elimden

      Hacı Taşan’ın Bugün Ayın Işığı türküsünün usumda kalan bir öyküsü var ki bende her zaman hoş çağrışımlar uyandırmıştır. Ruhi Su ile İlhan Selçuk Ustalar… İkisi de aramızdan ayrıldılar. Ruhi Su ekmek parası kazanmak için bir zamanlar bir yerde
çalarak söyler, İlhan Selçuk da olanak buldukça oraya, Ruhi Su’yu dinlemeye, özlem gidermeye uğrarmış. Ruhi Su onun kapıdan girdiğini görünce dilindeki türküyü bitirir bitirmez bu türküye başlarmış. Niye bu türkü olduğu sözlerinden belli.
      Bugün ayın ışığı
      Elinde bal kaşığı
      Yine nerden geliyon da
      Mahlenin yakışığı

      ...
      Ruhi Usta böyle söylüyor. O iki güzel insanı saygıyla, sevgiyle anıyoruz. Türkülerimiz gerçekten çok güzel. Soluk alıp verdiğimiz yerler. Çok ağır türkülerle yol aldık. Bir zeybek söyleyelim. Kerimoğlu Zeybeği’ne ne dersiniz?
      Şiirimde deniz, gemi, mavilik yer etmiş. Kadıköy Vapuru adlı şiirim buna örnek.
      Kadıköy Vapuru
      Kadıköy vapurunda
      Bir mavi keman
      Keder ki yükselir
      Yayılır dansı ağır
      Uzayan bulutlara

      Kadıköy vapurunda
      Bir mavi keman
      Unutulmuş
      Sesi sevilerin düşünde
      Dostlukların denizinde gizi

      Bakıyorum da gökyüzüne
      Hiç bu kadar kirlenmedi insan
      Saklı deniz
      Birikir kan
      Birikir şiir
      Dolaşır düşlerde
      O yitik lir.

      Rilke, hiçbir şey bulamıyorsanız çocukluğunuzu yazın, demiş. Çocukluk adlı şiirim şöyle:
      Işık Kansu’ya
      Çocukluk
      Tozlu yağmurların iç sıkıntısı
      Cama vuran geçmiş
      Kasırga kopan akşamüstleri
      Başakların ağırlığındaki çağrı

      Bitevi göçerlik kışla gelen
      Zamansız duvarlar
      İklimlerde düşler, kindar tanrılar
      Dışarısı ben

      Çay bahçelerinde kaldı
      Taş plakların böldüğü dalgınlık
      Sinemaların leblebi tadı
      Kokusu doğan kardeş’in

      Yağmurun kutsadığı dağ
      Uykuya karışan korku
      Bakıştaki deprem

      Kavaklar dallar yapraklar
      Sürer sesinde suyun
      Yorgun tarlalarda horozun sözü
      Tedirgin tadı bahçelerin

      Biraz da Karadeniz’e uzanalım. Gemiler Giresun’e / Kul olayım sesune...Bir de Azeri türküsü olsun, içinde dil geçen: Aras akar milinen / Deste deste gülünen / Men yarımı sevirem / Şirin şirin dilinen // Ay Laçın, can Laçın / Men sene kurban Laçın.
      Şiir düşünceyle yazılmıyor ama düşüncesiz de yazılmıyor. Şiir daha çok bir esriklik işidir. İçinde düşüncenin de olduğu bir sıradışılık durumuyla ortaya çıkabilen bir yaratı türüdür. Epeyce de dostluk, kardeşlik, muhabbet demektir şiir. Bunların olmadığı yerde içtenlik olmuyor. İçtenlik olmadığında yine şiirin olmazsa olmazlarından içtenlik bulunmadığında insanlığın evrensel erdem birikimiyle uyumlu, ete kemiğe bürünen bir şiir oluşamıyor. Kısa soluklu, güçsüz bir şiir ortaya çıkıyor. Peki neye dayanacak? Evrensel insanlık birikimi dedik, bu birikimin yarattığı bir erdem kalıtı var. Şiir bir yanıyla ona dayanacaktır. Bunlar kuşkusuz güzelduyusal ölçütlerle birlikte düşünülmelidir. Erdemin özgürlük, eşitlik, dostluk gibi günümüze ulaşan değerleri vardır.
      Gerekirse canını ortaya koyabilmek. İnsanlar sözler uğruna, kavramlar uğruna can verebildiler. Sözcük namus oldu. Erdem diyoruz. İşte bunlar yeniden dirileştirilmesi, içi doldurulması gereken kavramlar. Ve doğal olarak sevda, sevda olmadı mı şiir olmuyor. Sevdaya en son geldim çünkü sevda deyince orada durmak gerek!
      Evet, sonraya da söz kalsın… Çok sevildiğini bildiğimiz bir Selanik türküsü: Çalın Davulları.
      İnsanlık ölçeğinde yaşanan büyük bir çürüme, çöküş içindeyiz. Onyıllardır kaygıyla izlenen bir süreç. Belki yüzyıllardır. Ancak özellikle son otuz yılda ivmesinin gitgide arttığı bir gerçek. Şunu söylemek isterim: Dip nedir? Onu bilmiyorum ama öyle görülüyor ki şu an yaşananların bile daha bir dibi var. Gideceğiz artık savaşım içinde ola ola gideceğiz. Belki de bazı şeyler yaşanmadan öğrenilmiyor, öğretilemiyor, anlatılamıyor. Bilmiyorum, bu noktada yargıda bulunabilecek konumda değilim. Ne ki şunu söylemekte özümü daha yürekli bulabiliyorum: Çıkacağı zaman insanlık yine sanata, şiire sarılacak. Çok açık bir gerçek. Yine ilk anda opera yapılarını kuracak. Bunu belirtmeden yapamadım.
      Yine insanımıza dönecek olursam yüzyıllardır eğitim verilmemesine karşın, ekin verilmemesine karşın ki burada bir ayraç açmalıyım; görevim gereği yurdun pek çok noktasında, uzun sayılabilecek dönemler bulundum. Birçok kepaze insanla karşılaşmakla birlikte, onlardan zaman zaman daha çok olgun, derinlikli insanlarla da yüz yüze geldim. Onları tanımak beni mutlu etti. Buradan baştaki sözüme dönüyorum. Bu insanlar bile isteye eğitimsiz, ekinsiz bırakıldılar. Sözkonusu gerçek hesaba katıldığında açıklıkla söyleyebilirim: Nasıl bir maya sağlamlığıdır ki tüm olumsuzluklara, engellere karşın dünya güzeli insanlarımız var. Dayanacağımız en güçlü dayanak sayılmalıdır. Özgüven konusu da bu olguyla ilişkilidir. Bize adı Türkçe olsun olmasın, birtakım çok bilmişler sürekli yetersiz olduğumuz anlayışını işlediler. Yukarıda belirtmeye çalıştığımız olgular düşünüldüğünde neden yetersiz olalım ki? Özgüven sorunu yaşamamız gerekmediği gibi olasıdır ki insanlığın geleceğini kurtaracak birikim bizim ulusal yapımızdadır. Kazanımlarımızı hiç küçümsemeyelim. Bu sözlerimle de ilişkili bir şiirim: Bağdat’ın Atlıları.
      Bağdat'ın Atlıları
      Ah! Doğu yüreğimdedir
      Yüreğimdedir Afgan kızın
      Görünmeyen gül yaşları
      Kederli bir atın
      Gözleriyle bakar Bağdat
      İpektir Herat
      Ve koyu bir korkudan ibaret
      Dağlarca, yoksul hayat
      Ve bir Nil bereketi düşlerim
      Ah! Doğu yüreğimdedir
      Ne çok kan, oluk oluk
      Kurban verdik nice oğul/lar, kız/lar zulmün kılıcına
      Kardeşliğe yargılı toprak
      Turnaya keser her temmuz Sivas’ın göğü
      Döner, döner, dönerler
      Kardaş olur
      Halepçe, Telafer ve keder
      İçime dolan her seher
      Oysa “gün uzar yüzyıl olur“
      Binyıl kardaş olur
      Kırgız bilgesinin sözünde
      Bir “beyaz gemi“de
      Uçmağa varır gönlüm
      Demirden kuştur gelir konar bir gün
      Onur ki Asi bir nehir
      Bir çocuğun kollarıdır hayat
      Kederli bir atın
      Gözleriyle bakar Bağdat
      Ah! Doğu yüreğimdedir
      Asma Bahçeler’in Derviş’iyim
      Dilim bağlanmış Babil’inde
      Celile’de Nakba’da
      Sabra ve Şatilla’da akar kanım
      Çatlamış dudaklarımla öpüyorum ölü çocuklarımı
      Su
      Kutsaldır
      Geldiler ötesinden
      Koca karınlı gemileriyle
      Kana kesti geçtikleri tüm denizler
      Troya’ya, Felluce’ye, Musul’a
      Kanadı harflerim
      “Kuşları sustu“ Mezopotamya’nın
      Taş taşa, toprak toprağa, su suya düşman
      Bilmezler, yalandır Hektor’un öldüğü, düştüğü Bağdat’ın
      Bilmezler, kahreder kadınların çığlığı
      Bir hurma zamanı
      Doğrulur mazlumun
      Mustafa Kemal’in namlusu
      Gelmeyegörsün o gün
      Kızgın bir atın
      Gözleriyle bakar Bağdat
      Ah! Doğu yüreğimdedir.
 
      Sevgili Dostlar bu güzel birlikteliği sizlerle sağladık. Çok sağ olun! Esenlikle, sağlıkla nice güzel yıllar, şiir güzelliğinde yıllar diliyorum.”


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter