AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
İngilizcenin Egemenliği Almanları Da Korkutuyor


İNGİLİZCENİN KÜRESEL EGEMENLİĞİNE KARŞI

ALMANYA DA KENDİ DİLİ İÇİN SAVAŞ VERİYOR

Deniz BANOĞLU

 “Bir dilin yok olması ile bir dünya yok olur. Yeryüzü küresinin hemen her köşesinde bu sessiz dram sürekli sahneye konmaktadır. Avustralya yerlilerinin konuştuğu, halen de konuşulmakta olan 250 farklı dilden biri de Nhanda dilidir.”

Bir Aborcin ve Nhanda dilinin son temsilcisi olan Lucy Ryder, Amerikalı Antropolog Juliette Blevins ile Batı Avustralya’ya üç yıl süren bir yolculuk yaparak atalarının dilini banda kaydettirdi ve küçük dünyasındaki sayısız bitkileri, hayvanları, renkleri, bölgeleri yaşam geleneklerini tek tek kendi dilinde seslendirdi.

Lucy Ryder artık hayatta değil. Ama konuştuğu dil, sözcükleri kaydettiği bantlarda hâlâ yaşıyor. Leipzig Max Planck Enstitüsü Evrim Antropolojisi Bölümü, bantların içeriğini çevirerek dilbilgisi çözümlemesini yapmış. Antropolog Juliette Blevins, enstitünün verdiği görevle hâlâ benzer araştırmalarını sürdürüyor.

Yeryüzü küresinde konuşulan 6500 dilden pek çoğu bugün Nhanda dilinin yazgısını paylaşıyor. Bu dillerden 273’ü halen bir milyon ya da daha fazla insan tarafından konuşulmakta, Max Planck Enstitüsünden Martin Haspelmath kültürel küreselleşmenin etkisiyle bu dillerin büyük bir bölümünün zamanla yok olacağını, geride sadece 2000 dilin kalabileceğini ileri sürüyor. Martin’den daha karamsar görüşte olanlar da var. Meksikalı Dilbilimci Rainer Enrique Hamel, 21’inci yüzyıl içinde yeryüzü küresinde konuşulmakta olan dillerin yüzde 80’inin “yok olacağını” öngörüyor. Acaba bu kötü gidişten Almanlar da payını alacak mı? Alman dili de böyle bir tehdit altında mı?

Almanların baskı sayısı yüksek der Spiegel dergisi, bu soruyu sorarken, Alman dilini tehdit eden tehlikeyi, ekim sayısındaki kapağından, “Almancayı Kurtarın” diye duyuruyor. Üstelik bu uyarıyı yaparken Alman yazım kurallarını da bilerek çiğniyor ve Türkçe çevirisiyle, “Almancayı kurtarın” yerine adın üçüncü halini kullanarak “Almancaya kurtarın” diye bilinçli bir yanlış yapıyor. Bu yazım yanlışıyla çoğu Almanın artık günümüzde yazım kurallarını hiçe saydığını, umursamadığını, diline saygı göstermediğini vurgulamak istiyor. “İmdat Alman dili tehlikede” diye Alman kamuoyuna seslenirken tehlikenin işareti olarak da iç sayfalarda 15 sayfalık araştırmasının başlığını, İngilizce-Almanca atıyor: “Deutsch for sale” (Almanca satışa çıktı).

 Demek Bu Sorun, Yalnız Bizim Başımızda Değil

Evet, göreceğiniz gibi, dilin yitirilmesi sorunu yalnız bizim sıkıntımız değil. Luther, Kant, Goethe, Kleist, Bismarck, Kafka, Rilke, Brecht, Thomas Mann, Grass ve Daimler Benz, Werner von Siemens gibi ünlü yazarların, düşünürlerin, tarihçilerin, ticaret kurumlarının yurdu Almanya da küreselleşmenin ağına düşmüş, çırpınıyor, kurtuluş yollarını arıyor. Sözü edilen edebiyatçıların dilinin, bugün lehçe Almancasına indirgendiğinden, dilin giderek anlam ve öneminin yok edildiğinden yakınılıyor.

Bunun en büyük nedeni de Alman dilbilimcilerine göre, İngilizcenin uluslararası alanlarda egemen olması ama aynı zamanda Almanların kendi dillerine karşı duyarsız davranmaları, kavramları yozlaştırmakta, bozmakta âdeta paranoyaya varan bir tutkunun tutsağı olmaları. Evet, Almanlar dilin yozlaşmasını bir ulusun peşini bırakmayacak şaşırtıcı bir tutku, paranoyak bir yoz beğeni olarak tanımlıyorlar.

Özetlersek. Almanlar, bugüne dek pek güvendikleri, dünya dili olması için olağanüstü çaba gösterdikleri Alman dilinin, büyük ölçüde İngilizcenin ve dünyayı saran küreselleşme fırtınasının etkisinde giderek önemini yitirmesinden, bozulmasından, yozlaşmasından yakınıyorlar. Yakındıkları bir başka nokta da yabancıların İngilizce ve Fransızcadan sonra en çok öğrenilen ikinci bir dil olan Almancanın bu özelliğini de yitirmesi. Araştırmaya göre, 2005’te dünya ülkeleri ölçeğinde 16 milyon 700 bin kişi Alman dilini öğrenmiş. Oysa bu sayı, 2000 yılında 20 milyon 100 bin olarak kayıtlara geçmiş. Yani beş yıl içinde 3 milyon 400 bin kişi, oran olarak da yüzde 20’lik bir kayıp söz konusu.

 Televizyon Dili Kitap Okurlarını Etkiliyor

Hamburg Henri- Nannen- Gazetecilik Okulunun eski başkanlarından 81 yaşındaki Wolf Schneider, yıllar süren gözlemlerini bir araya getirdiği elkitabında, Almancanın baş aşağı gittiği tehlikesine işaret ederek konuyu şöyle özetliyor:

“Sahneye televizyon şaklabanlıkları egemen olmuş durumda, bundan en çok etkilenen de kitap okurları, gençler arasında dilbilgisi artık eskisi kadar ilgi çekmiyor, sözcük dağarları ufaldı, 17 yaşındaki gençlerin çoğu ciklet çiğner gibi konuşuyor.”

Alman yetkilinin bu saptaması,  bizim gençlerde de gözlemlediğimiz bir olgu. Televizyon programlarında, dizilerde, hatta reklâmlarda kullanılan Türkçede yazım kuralları bir yana, iyice yozlaşmaya yönelen konuşma alışkanlığı yerleşmiş durumda. Milyonların izlediği bu yayınlar doğallıkla genç kuşağı etkiliyor, sözcük dağarcığını küçülttüğü gibi, uydurma argo eklemelerle Türkçeyi âdeta bozguna uğratıyor.

Ancak Alman dilbilimci aynı zamanda Federal Meclis Başkan Yardımcısı Wolfgang Thierse, dildeki bu yozlaşmaya sadece gençlerin argo alışkanlığının etkili olmadığı görüşünde. Kısırlaşmanın, sözel iletişimin her alanına, bütün kuşaklara, kurumlara yayılmış olduğunu belirtiyor. Toplumbilimci Meinhard Miegel de son kitabında, “Sözel iletişimin SMS düzeyine indirgendiğine” işaret ediyor.  Ama yalnız SMS iletilerin gönderildiği, bizde de yaygın biçimde kullanılan cep telefonları değil, bilgisunar (internet) ortamındaki “Chatrooms’lar” (konuşma odaları) “download-portalları” (indir kapıları),  Websites’leri (Websiteleri- bilgi sunumları), dilin yozlaşmasına neden olan iletişim araçları olarak suçlu sandalyesine oturtuluyor.

 Edebiyat Dili de Yok Oluyor

Almanlar nitelikli yazı dilinin kısırlaşmasından yakınmakla kalmıyor, görsel ve yazılı basında da dilin zenginliğini yitirdiğine işaret ediyorlar. Kleist, Thomas Mann, hatta gençlerden Daniel Kehlman gibi yazarların yazı dilinde kullandıkları görkemli, kılı kırk yaran tümce yapısının, günümüzde giderek ölmekte olduğunu vurguluyorlar. Örneğin Goethe ve Heine’nin kurduğu tümcelerdeki sözcük sayısı 30 ile 36; Thomas Mann’ın “Joseph ve Erkek Kardeşleri” romanında ise rekor sayılacak bir sayıyla 347’ye ulaşırken, bugün gazete metinlerinde tümce başına 5 ya da 13 sözcük düşüyor. Dahası bulvar gazetelerinde, ciddi nitelikli radyo ve televizyonlarda da dört sözcüklü tümce kullanmak âdeta moda haline gelmiş.

Almanlar, 21’inci yüzyıl genç kuşağının yazım kurallarına da uymadıklarını, dilbilgisinden haberleri olmadığını, çoğu yerde dil yanlışları yaptıklarını söylüyorlar. Örneğin belirsiz geçmiş zaman kullanılması gereken yerlerde belirli geçmiş zaman kullanılıyor, belirteçlerle önadlar (sıfatlar) karıştırılıyor, Alman dilinde ad durumlarını belirleyen öneklerde sürekli yanlış yapılıyor. Dil eleştirmeni Bastian Sick, yapılan bu yanlışlardansa kimsenin rahatsızlık duymadığını söylüyor. Oysa dilbilgisi bir dilin yapı taşlarıdır, diyor Sick. Aynı sıkıntıyı bizler de yaşamıyor muyuz?

 Sorunun Ürkütücü Yanı

Alman dilbilimcilerini en çok ürkütense, bizde de olduğu gibi, İngilizcenin tehlikeli boyutlarda Almancayı kuşatma altına almış olması. Reklam ajanslarında, pazarlama şirketlerinde, bilgisayar firmalarında, pop müzik yapımcılarında, hatta resmi dairelerle bilim kurumları ve enstitülerinde, kitle iletişim araçlarında, siyasilerin konuşma yaptıkları kürsülerde İngilizce “moda dil”e dönüşmüş durumda, zehirli bir maya gibi sanki Alman kültürünü yavaş yavaş yok oluşa sürüklüyor. Bunun örnekleri ise saymakla bitmez. Örneğin televizyonda, dünya futbol şampiyonası yayımlanırken, araya giren bir büyük içecek şirketinin reklam sloganı yarı İngilizce, yarı Almanca olarak şöyle: “It’s your Heimspiel- Make it real!” Örneğin alışveriş dünyasında Alman mutfağı “Interior-Design” (iç tasarım);   telefon için en iyi seçim “Best Choice”, “Headset-Anschluss” (Headset, İngilizce başucu- Anschluss -Almanca- bağlantı); buzdolabı (Almanca Kühlschrank) – “Ice-Maker” (İngilizce- buz yapan) gibi İngilizce duyurularla pazarlanıyor. Örneğin ünlü bir Alman futbolcu, herhangi bir “Kaffeehous”daki  (Kaffee Almanca, house İngilizce) “Meeting”ine (toplantısına) bir Japon araba üreticisinin “Clean Power Diesel”i ile gidiyor ya da yolculuğunu “Lufthansa Jet”iyle, “There’s no better way to fly” (uçmak için bundan daha iyi ulaşım yok) sloganı ile yapıyor.

Almanların yakındıkları bir başka nokta da Almanca deyimlerin yerine İngilizcelerinin geçmesi. “Vergiss es!” (unut gitsin)  yerine “forget it”; “genau” (tamamen) yerine “exactly” gibi.

Bu arada hiçbir aklı başında dilbilimci, Almancada uygun karşılığı bulunmayan ya da söylendiğinde aynı tadı vermeyen bazı İngilizce sözcüklerin kullanılmasına karşı değil; örneğin “fair”, “fit” ya da “cool” gibi sözcüklerin… Buna karşılık sözcük karmaşasına ya da Almanların deyişiyle “söz salatasına” da isyan ediyorlar. Yani yarı İngilizce yarı Almancayla kurulan tümceleri ya da sözcükleri ya da İngilizce bir sözcüğün sonuna Almanca ek konulmasını şiddetle eleştiriyorlar. İşte örnekleri: “brainstromen” (beyin fırtınası- brainstrom, bu İngilizce sözcük, sonuna Almancanın “en” ekini almış);  aynı şekilde  “relaxen” (rahatlamak) ya da “chatten” (bilgisunar ortamında bizdeki kullanımıyla çetleşmek). Her iki sözcüğün sonundaki “en” ekleri Almancadan aktarmadır.

Daha başka örnekler: “Job-Center, Service-Point, All-Age Produkt”; Nürnberg Federal Çalışma Ajansı için bulunan sözcük “Quick-Vermittlung” (hızlı ulaşım- İngilizce Almanca karışımı).

Alman Ford firmasının pazarlama bölümü,  tumturaklı İngilizce ile ürünlerini daha albenili kılacağı savıyla alıcısına “feel the difference”  (farkı gör ya da farkı hisset)  söylemiyle seslenmeyi yeğliyor

 Güvenlik Sorunu mu? Dil Derneğinin Çabaları

Yabancı dile duyulan bu aşırı hayranlığın, Almanların Nazi geçmişiyle de ilgili olduğu sanılıyor. Nazi suçlarının, Almanların kendi kimlikleriyle barışık olmalarının önünde uzun yıllar bir engel olarak durduğu söyleniyor. Kendileriyle baş başa kaldıkları anda, güven duyguları yok oluyor. İngilizceye sığınmak bir anlamda kaçış oluyor.

 “Alman Dil Derneği” Başkanı Dortmund Üniversitesi Ekonomi İstatistik Bilimleri Bölümü Profesörü Walter Kraemer Almanların bu ruh durumunu şöyle özetliyor:

“Tam bir Nazi olmaktansa, yarı Amerikalı olmayı yeğliyorlar.”

Kraemer, Alman dilini korumak için savaşım verenlerin en ateşlisi; “Denglisch” (Almanca- İngilizce).” 1997’de kurduğu “Alman Dil Derneği”, Avrupa’nın en büyük dil kulübü olup derneğin yüzü aşkın ülkede tam 27 bin üyesi var. Dernek gazete duyuruları, tartışmaya açık ve tartışma yaratan yazıları, düzenlediği dil kurultayları, siyasilere yaptığı sert çıkışları, bilgisunar sormacalarıyla, gülmeceli eylemleri ya da “yaşayan Almanca” gibi ciddi kampanyalarla, kendi alanında dört koldan emek veriyor. Örneğin yaşayan Almanca kampanyasında her ay gereksiz bulunan üç İngilizce sözcüğün yerine üç Almanca karşılık konuyor.

2001’de kendi içinde bir de Alman Dili Vakfını oluşturan Dil Derneği, Dil Konseyinden daha savaşımcı ve cesur atılımlarla sorunun üzerine gidiyor. Dışardan gelen yabancı sözcüklerin yerine Almancasını koyuyor, bunu gerekli görüyorlar. Çünkü Hannover Üniversitesinin bir araştırması, 2004’te sık kullanılan 100 sözcükten 23’ünün İngilizce olduğunu saptamış; bu, toplamın dörtte biri demek. Buna karşılık yabancı ülkelere sızan Almanca sözcüklerin sayısı pek az.

 Aldı Başını Gidiyor

1980’li yıllarda, Almancadaki İngilizceleşme henüz bu denli tehdit edici boyutta görülmüyordu. Ama şimdilerde bu tehlike, korkutucu boyutlarda alıp başını gider durumda. Gerçi kimi bilim adamları bu tehlikenin fazlaca büyütüldüğünü de söylüyorlar. Örneğin Darmstadt Teknik Üniversitesi dilbilimcisi aynı zamanda Alman Dil Cemiyeti Başkanı Rudolf Hoberg (70), “5000 İngilizce sözcüğün, 500 bin sözcüklü Alman okyanusu içinde hiçbir ağırlığının olmayacağını” ileri sürüyor. Bu İngilizce sözcüklerin büyük bölümünün de zaman içinde yok olup gideceğini umuyor

 Yasal Yaptırımlar

Kimi Almanlar da Fransa, Polonya ve İzlanda’da olduğu gibi, Almanya’da da yasal yaptırımların konulmasını öneriyor. Örneğin Fransa’da bilgisayar için Fransızca “ordinateur” yerine, computer yazana büyük para cezası veriliyor. Walter Kraemer ile kurduğu vakıf ve Hıristiyan Demokrat Milletvekili (CDU) Norbert Lammert, “Ülke Dili Almanca”nın yasalarla korunmasından yana. Çünkü Alman dili, ülkenin adı Almanya olduğu halde, Almanca konuşulan ülkeler içinde, Anayasasında koruma altına alınmamış tek ülke. Başka bir deyişle, Alman dilinin anayasayla korunma altına alınması isteniyor.

Acaba bütün bu yapılanlar Donkişotça, boşuna verilen bir savaşım mı? Katıksız, saf bir dil olabilir mi? Nitekim önceki yüzyıllarda Almancayı yabancı dillerden arındırmak uğruna kimi gülünç sözcükler üretilmişti (Türkiye’de de dilin yenileşmesine karşı olanlar böyle gülünç sözcükler üreterek, Dil Devrimiyle alay etmişti).  Gustav Wustmann 1891’de dilin yabancılaşmasına öfkeyle karşı çıkmış, İngilizce taklitçiliğinin, dil yozlaşmasının tek suçlusu olarak da “basın özgürlüğünü” göstermişti. Ona göre 1848’de yasalaşan basın özgürlüğü yozlaşmayı hızlandırmıştı. Bir suçlu da yine Wustmann’a göre Yahudilerdi. Şöyle diyordu Wustmann:

 “Dilin yozlaşmasında, Berlin ve Viyana’daki günlük basında kullanılan Yahudi Almancasının büyük rolü olmuştur. Bunun sebebi de Yahudilerin atalarının, Almancayı henüz anadilleri olarak benimsememiş olmalarıdır. Ama gerçek suçluyu yine de okullarda aramalıyız.”

Dil karmaşasında, Almanların da kafası oldukça karışık, bu yüzden dil tartışmasında karşıt görüşler ortaya çıkıyor. Nitekim “Dilin Değişimi” (1990/2003) kitabının yazarı, “Duesseldorf”lu Alman Dilbilimci Profesör Rudi Keller, Wustmann’ın yakındığı konunun yeni olmadığını ileri sürüyor. Dildeki çöküşü, “kültürel karamsarlığın dildeki çeşitlemeleri” olarak açıklıyor ve bunun Platon ile Rousseau zamanından bu yana hep olageldiğini belirtiyor. Keller şöyle diyor: “Dilde çöküş olarak algıladığımız aslında dilin değişimidir.” Gerçi İngilizce düşkünlüğünü yadsımıyor; ama “endişelenmeye bir neden de yok ” diyor.

Almanca-İngilizce modasının, dilin çifte işlevinden kaynaklandığı ileri sürülüyor: iletişim ve etkileme. Ayrıca İngilizce sözcük hazinesinin yüzde 30–40 kadarının Fransızca kökenli olduğunu söyleyerek avunma yolunu da buluyorlar.

Bunları ileri süren Keller, bu konuya ilgi göstermeyen hocası Alman Dilbilimci Hans Eggers’i örnek alıyor. Eggers (1907–1998) “Alman Dil Tarihi” adlı kitabında son derece katı bir anlatımla, “Diller doğarlar, gelişirler ve yok olurlar” saptamasını yapmıştı.

Böyle bir yaklaşım tam anlamıyla bir teslimiyettir. Yani şimdi Almancanın ve öteki ülkelerin anadil savunucuları, küresel ekonominin, âdeta zorlama ile yaygınlaştırdığı sömürge dilinin, dünyaya egemen tek tip bir tüketim modeli oluşturmasına elleri kolları bağlı seyirci mi kalmalılar?

Dil eleştirmeni Klaus Diessler 2000 yılında Friedrichshafen’de farklı dil derneklerinin katılımıyla düzenlenen “Alman Dil Ağı 2. Uluslararası Konferansı”nda bu endişesini dile getirmişti. Ancak bu soruna daha da kayıtsız kalan guruplar, dildeki değişimin, doğa gücü gibi bir şey olduğunu, bu nedenle de kişilerin istediği doğrultuda yönlendirilip yönetilmesinin olanaklı olmadığını ileri sürüyorlar, hele hele birtakım sloganlarla ve dernek kurmak gibi girişimlerle bu gelişmenin önüne geçilemeyeceğini savunuyorlar.

Bu savlar bir bakıma haklı olabilir; ama öte yandan insanları çileden çıkaran yoz dil modasının günlük konuşmaya son derece planlı programlı yerleştirildiği de bir gerçek, özellikle de reklâmcılar “dikkati” çekmek istediklerinde bunu başarıyla uyguluyorlar.

Ne ki bazen dildeki değişim ters de tepebiliyor. Örneğin “Sat 1” televizyonundaki bir reklamda, “Powered by Emotion” savsözünü çok sayıda Alman yurttaşı anlamayınca ya da bunun “güce coşkuyla ulaşın” demek olduğu algılanmayınca, program yapımcısı bu savsözden vazgeçebiliyor.

 Avrupa Birliğinde Dil Sorunu

Brüksel’deki Alman AB politikacıları da dil konusunda aynı korkak davranışı sergiliyorlar. Avrupa Birliğinde İngilizce ve Fransızcanın yanında üçüncü geçerli dil Almancayken, nedense birlikteki Alman siyasetçiler kendi dillerinden vazgeçebiliyorlar. Birliğe ait her türlü resmi yazışma, konuşma metinleri 1 Temmuzdan bu yana İngilizce yapılıyor. Brüksel bürokrasisinde, iş yazışmalarında çoğunlukla anadili İngilizce olan memurlar yeğleniyor. Oysa Avrupalılar arasında anadili Almanca olanların oranı (yüzde 25), Fransızca ve İngilizce konuşanların oranından (yüzde 16) daha yüksek.

Fransızların seçkin tabakası kahramanca kendi dilini savunur ve İngilizce konuşmamakta ısrar ederken, Alman politikacılarla işadamları ada cumhuriyetinin anglosakson şivesinde ısrar ediyorlar. Alman Dışişleri Bakanı Joska Fischer, uluslararası platformlarda âdeta meydan okurcasına harıl harıl İngilizce konuşuyor. Avrupa Parlamentosunun yeni yetme milletvekili 35 yaşındaki Silvana Koch-Mehrin (FDP) bütün konuşmaların İngilizce yapılmasını “çok doğal” karşılıyor. Meslek dilinin Almanca olmasını artık “modası geçmiş” bir alışkanlık olarak görüyor. Siemens ve Deutsche Bank gibi büyük kuruluşlar da İngilizceyi “Corporate language” (sosyal bir dil) olarak değerlendiriyorlar. Almanca “for sale”; yani satışa çıkarılmış onlar için.

Ancak görünen o ki bu böyle devam etmeyecek. Nitekim Milletvekili Norbert Lammer, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso’ya geçen nisan ayında bir mektup göndermiş, “Berlin Parlamentosunun bütün anlaşmaları, hukuki metinlerle öteki önemli belge ve yazışmaları, değerlendirilmek üzere kendilerine gönderilen metinleri, ancak Almanca olmaları halinde işleme koymaya kesin kararlı olduğunu “ bildirmişti.

Alman dilini ve Almanları umursamayan başaktörlerden biri de yabancı ülkelere giden Alman turisti. Gittiği ülkelerde tipik Alman olanı reddettiği gibi, çoğu kez Almanların olmadığı yerlere gitmeyi tercih ediyordu.

 Goethe Enstitüsü

Başlıca görevi Alman dilini yaymak ve teşvik etmek olan Goethe Enstitüsü de bu konuda Alman turistten pek farklı bir tutum sergilemiyor. Bilgisunar sitelerindeki yayınında, görevinin tam tersi bir duyuruyla, “Goethe Enstitüsü, Avrupa’da ve bütün dünyada çokdilli bir gelecek için çalışmaktadır” diyor. Sanki dünyadaki bütün diller, Alman kültür adamları tarafından teşvik edilmeyi bekliyorlarmış gibi.

Ülkenin kültürel geleceği için bir başka tehlike de anglosaksonların “linguistic submissiveness” diyerek (dilin teslimiyetçiliği- İngiliz Times gazetesi)  Almanlarla alay etmesidir. Almanca meslek dergilerinde çalışan elemanların, uzmanlık kurultaylarında bildiri sunan konuşmacıların da artık metinlerini İngilizce yazması isteniyor. Hatta kurultaylarda dinleyenlerin çoğunluğu Alman ve konular da Alman kültürüyle ilgili olsa da hep İngilizce yeğleniyor. .Springer ve Gruyter gibi Alman yayınevleri de doğabilimleriyle ilgili konu başlıklarını İngilizce veriyorlar. Sanat kitapları yayımlayan yayınevleri de aynı yoldan gidiyorlar.

Yazar Meinhard Miegel, “Epochenwende” (Çağın Dönüşümü)  adlı kitabında, “farklıların 50 bin yıllık tarihinin, yarım düzine Avrupa dilinin kırpıntısı olan İngilizcenin egemenliğinde tek kültürlü bir sona yaklaştığını” söylüyor. İki dudak arasından çıkan bir “hi (hay) sözcüğüyle insanoğlu bütün dünyayı dolaşıyor” diyor sonra da şöyle ekliyor: “Ama bu dünya bir zamanların dünyasından çok daha yoksul ve kısır.”

Yalancı Cennet

Berlinli Latin kültürü uzmanı Jürgen Trabant da tek dilin egemenliğindeki “yalancı cennete”  karşı, üç yıl önce Cenneteki Mithridates adlı kalın kitabını yayımladı.

Karadeniz’de Pontusluların kralı olan VI. Mithridates, Romalılar Akdeniz bölgesini işgal edince, eski Romalılara karşı çıkan tek ve son direnişçiydi. Nefret ettiği yeni imparatorluğun eline düşmemek için (milattan önce 63 yılıydı) kendisini yurttaşlarına öldürtmüştü. Mithridates’in Romalılara direnmesinin arka planında kültürel bir neden de vardı; çünkü yaşadığı çağa göre olağanüstü kültürlü, bilgiliydi ve en az 22 dil biliyordu.

O dönemde Romalıların değer verdiği tek yabancı dil Yunancaydı. Tabanın geri kalanı Latince konuşup yazıyordu. Trabant günümüze döndüğünde, bir zamanların Yunancasının yerini İngilizcenin aldığına değinmiş olmalı ki, bugün İngilizcenin egemenliğinde böyle bir kültür emperyalizminden endişe duyuyor: “Dünyada, ikinci bir dil olarak tek bir dil öğrenerek tek yanlı bir eğitim almak, zaten bu dili bilenlerin de sadece tek dili konuşmaları, büyük bir adaletsizlik ve aptallıktır” diyor.  Doğru olan, tek dilin küresel egemenliğine karşı çokdilliliği savunmaktır; “insanın iç özgürlüğü” için asıl gerekli olan da budur.

Wilhelm von Humbold, “Farklı diller farklı dünya görüşleri demektir. Tek bir dünya dili, tek bir dünya görüşü demektir ki, bunu hayali bile dehşet verici bir şeydir” diyor

Trabant da aynı görüşte: “Sadece bir tek dili bilen, düşünce farklılığının ne olduğunu anlayamaz.”

 Sormaca Araştırmaları

Dil kirlenmesi ve İngilizcenin Alman diline egemenliği konusunda Spiegel dergisinin yaptığı halkoyu sorgulamaları ilginç sonuçlar ortaya koyuyor. Bunları alt alta koyduğumuz da çıkan özet sonuçlar şöyle:

1)       Brainstormen” ya da “Automatenguide” gibi İngilizce sözcükler konuşma dilinden çıkarılmalı mıdır?

* Evet, çıkarılmalıdır; yüzde 74,

* Hayır, çıkartılmamalıdır; yüzde 23.

2)       Konuşma ya da yazı dilinde kendini iyi ve doğru anlatabilmek ne kadar önemlidir?

      * Çok önemli; yüzde 98,  

* Az önemli; yüzde 2.

3)       İngilizce deyimler dili zenginleştirir mi?

* Zenginleştirmez; yüzde 66, 

* Zenginleştirir; yüzde 27.

4)       Almanca, Alman Anayasasına “Devletin dili Almancadır “tanımlamasıyla girmeli midir?

* Evet, girmelidir, yüzde 78,

* Hayır, girmemelidir; yüzde 15.

5)       Almanya’nın Avrupa Birliği içindeki rolünün daha etkin olmasını isteyen Almanların oranı da yüzde 65.

 


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter