AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Temmuz 2006
ATATÜRK’ÜN KURDUĞU TÜRK DİL KURUMU’NUN 74. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ:
Atatürk'ün Türk Dil Kurumu, 23 Yıldır Yok...

Gözü, bu yazıya ilişen değerli konuklarımız, hangi görüşte olursanız olun, yeter ki önyargılı olmayın. Özellikle Dil Devrimi ve Türkçe konusunda hiç olmayın. Çünkü doğru ile yanlış, gerçek ile yalan arasındaki ayrımı anlayabilmeniz; bilgilenerek kendi düşüncenizi oluşturabilmeniz için dilden başka aracınız yok.

12 Temmuz; Atatürk’ün, DERNEK kimliği ile oluşturulmasına çok özen gösterdiği Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunun 74. yıldönümüdür. Geçen yüzyılda yayılmacıların tepesine bindiği bir imparatorluğun küllerinden, dipdiri bir cumhuriyet yaratan, görkemli bir Kurtuluş Savaşının ve savaşın yaralarını tez zamanda saran görkemli Türk Devriminin, en önemli ayağı da 1928’deki Harf Devrimi ile 1932’de başlatılan Dil Devrimidir. İlginçtir; Türk Devriminin bu iki güçlü dalı, Atatürk’ün ölümünden, özellikle 1950’den sonra hoyrat ellerce kırılmaya, koparılmaya çalışılmıştır.

Harf ve Dil Devrimlerine yönelik tepkinin, düşmanlığın, gizli saklı Atatürk döneminde başladığını, giderek büyüdüğünü, 1950’den sonra Türk Devriminin önemini kavrayamayan siyasal iktidarların desteğiyle nasıl örgütlü tepkiye dönüştüğünü, 2000’lerin Türkiyesinde daha iyi anlıyoruz. Daha iyi anlıyoruz; çünkü bugün ülkeyi kuşatan tehlikelerle Türkçeye yönelik saldırılar aynıdır.

Görünen Dağın Uzağı Olmaz…

Bir ülkenin siyasal, ekonomik ve kültürel bağımsızlığı yara alıyorsa, bu yaralar önce dile yansır. Ulusal çıkarlarınızı gözetme, koruma, sahiplenme duygusunu yitirmişseniz, örneğin kalıcı yıkımlara yol açacağını düşünmeden geçici çözümler için ülke topraklarının satılmasına, pazarlanmasına göz yumuyor, hatta el veriyorsanız; satılan, pazarlanan yerlere yerleşenler, yanında ilkin dilini getirir.

Çoğumuz Türkçenin kirlendiğini söylüyor, yozlaştırıldığından yakınıyoruz. Yaşamın öteki alanlarına bakın; kulağınızın arkası temiz mi? Evet, 12 Temmuzda Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun 74. yaşını kutlayacağız; ama Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu olmadan. Kim ne derse desin, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu, 23 yıldır yok. Ad benzerliği kimseyi yanıltmasın; kimse de ad benzerliğine sığınıp toplumu yanıltmaya çalışmasın.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, 1950’den sonra Atatürk kurumları içinde en çok Türk Dil Kurumu; devrimler arasında da en çok Dil Devrimi tartışıldı. Keşke aklın bilimin verileriyle tartışılsaydı; bu devrim de 1983’e dek öfkesi bilenmiş kişi ve kurumların saldırısına uğradı. Yazık ki TDK’ye ve Dil Devrimine saldırılar aynı ocaklarda beslenip büyüyen kişi ve kurumlardan geliyordu. Değerli okurlarımız, daha önce okumadınızsa, lütfen ana sayfamızdaki “Atatürk’ün Türk Dil Kurumu” bölümünü okuyun!

Dünya Tükenir, Yalan Tükenmez!

Dil Devrimine yönelik saldırıların, tepkilerin ne dün akılcı, bilimsel bir dayanağı vardı; ne de bugün var. Çünkü ortaya atılan akıldışı savların temeli, kuyruklu yalanlarla atılmıştı. Efendim, Dil Devrimi dede ile torunu anlaşamaz kılmış; uydurukça sözlerle Türkçe “amaçlı” bir biçimde bozuluyor, kökü dışarıda uydurukçu solcular, komünistler yüzünden “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü sarsılıyor”muş… Efendim, zaten Atatürk, özleştirmede ipin ucunun kaçtığını görüp “Güneş Dil Teorisi”ni ortaya atarak, özleştirmeciliği “frenlemek” istemiş… Dahası Atatürk, Türk Tarih ve Dil Kurumlarının “akademi” olmasını “arzu ediyor”muş… Uydurukçuların doluştuğu Türk Dil Kurumu, “gök konuksal avrat, içi geçmiş gibi dinsel kişi” gibi uydurmalarıyla “milli birlik ve beraberliğimiz”i dinamitliyormuş, “dede yadigârı kelimeleri atarak tasfiyecilik yapıyor”muş…mış…miş…müş…

Artık bayatladı diye düşündüğümüz bu savların kimisini koskoca bir bakan bir salon dolusu insanın önünde söylediği; koskoca bir bakan “özleştirmecilik Türkçeyi kuşdiline çevirdi” dediği; okuryazar olmaktan öteye geçemeyen sözde öğretmenler, sözde gazeteciler, sözde “akademisyen”ler, sınıflarda, TV’lerde, gazete köşelerinde dillendirdiği için, hiç istemeden yinelemek zorunda kaldık. Sanırım, burada yüzü kızarması gereken biz değiliz.

Sofu Soğan Yemez, Bulunca Sapını Komaz…

Bilisizlik, bilinçsizlik, insanın ister istemez, “sofu”luk “softa”lık noktasında mıhlanıp kalmasına yol açar. Bugün ortamı da uygun bulanlar, yukarıdaki savları çocuk ve gençlerimize satıp duruyorlar. Bu nedenle Dil Devriminin hangi gereksinimden doğduğunu, Türk Dil Kurumu’nun niçin kurulduğunu, Atatürk’ün bu kuruma niçin gelir bıraktığını da iyi bilmek zorundayız.

Çağdaş Bilime, Sanata Yönelişin Büyük Adımları Harf ve Dil Devrimleridir!

Cumhuriyet 1923’te kurulmuş, 1928’e dek beş yıl boyunca Arap abecesi kullanılmıştır.Yazı ve dil sorunu, cumhuriyet öncesinde de çok tartışılmıştır. Arap abecesinin ve karma bir dil olan Osmanlıcanın, sürdürülmekte olan kültür devriminin önündeki en büyük engel olduğunu dönemin bütün aydınları bilmektedir. Bu nedenle dilde devrime abece değişikliği ile ilk adım atılır. 1 Kasım 1928’de bir yasayla kabul edilen Latin kökenli yeni Türk abecesi de “geçmişle bağlarımızı kopardı” denilerek çok saldırıya uğramıştır. Bu saldırının dayanağı da çürüktür. Çünkü bu savın sahipleri, Osmanlıcanın yazı aracı olan eski abeceyle Arapçanın, özellikle kutsal kitabın okunamadığını çok iyi bilir ve bile bile toplumu yanıltmayı sürdürürler.

Yazı ve Dil Devrimleri için, dün geçmişle bağları koparıyor diyenler, bugün açıkça “din”le bağlarımız koparıldı diyebilmektedirler. Oysa Harf ve Dil Devrimlerinin amacı, bir bütün olan Türk Devriminin amacını pekiştirmektir ve bu amaç tek sözcükle aydınlanmadır.

Atatürk’ün, Türk Dil Kurumu da aydınlanma eyleminin öncüsü ve savunucusu olduğu için kapatılmıştır.

Sözü Söyle Alana, Kulağında Kalana…

Dönelim 12 Temmuza; yineliyoruz: Türk Dil Kurumu’nun 74. kuruluş yıldönümünde “Atatürk’ün kurduğu değil” onunla ad benzerliği olan bir devlet dairesi var. Bunun böyle olduğunu, 23 yıldır olup bitenleri aklıyla, bilimsel verilerle izleyenler görüyor ve biliyor.

Eylemlerimizle de kanıtladığımız bu düşüncemizi, onlarca kez yineledik. Apaçık, apaydınlık düşünce ve eylemlerimizle göz önündeyiz. Dil Derneği’nin kuruluşu sırasında yaşadıklarımız, derneği kurulması yasak derneklerden sayan Ankara Valiliğinin yargıya sunduğu belgelerdeki hukukçuları da şaşırtan suçlamalar, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun niçin kapatıldığını gösteren, göstermelik Atatürkçülerin tarih önündeki sınavıydı. Bu belgeleri de yakında yayımlayacağız. Göstermelik Atatürkçülerle hâlâ onları savunanların nasıl sınıfta kaldığı daha iyi anlaşılacak. “Ben Atatürkçüyüm” demekle Atatürkçü olunamıyor.

Her şey gün gibi açık… Dil Derneği olarak bizim kişilerle bir alıp veremediğimiz yok. Biz; kim ulusal kimliğimiz olan Türkçe için çalışıp çabalıyor, kim Türkçeye sahip çıkıp emek veriyorsa, verilen emeğe, gösterilen çabalara saygı duyarız. Atatürk’ün gösterdiği yolda akılcı, bilimsel verilere dayanarak Türkçeye emek veren herkesle, her kurumla uzlaşırız.

Ne ki ortada 1982 Anayasasının 134. ve 15. maddeleri nedeniyle silinemeyen, silinmek istenmeyen bir hukuk ayıbı var. 23 yıl önce laik cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal’in vasiyetnamesi çiğnenmiştir. Evet, yargıya gittik. Hukukun üstünlüğüne güvenimizi hiç de yitirmeyeceğiz; elbet gün gelecek, 82 Anayasasının bu iki antidemokratik maddesi de tarihe karışacak. Silinemeyen hukuk ayıbı gibi, bu ayıbı savunmak, bu ayıpta direnmek de başka bir ayıptır. Programında Atatürk kurumlarının eski biçimine dönmesi için çaba harcayacağını belirten Atatürk’ün kurduğu partiye ve Atatürkçülüğe sığınan tüm partilere de sitemimiz var. Çünkü 134. maddenin değiştirilmesi için ne çaba harcandığına, ne de dile getirildiğine tanık olduk.

Bu nedenle Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunun 74., kapatılışının 23. yılında şu soruları sorma ve yanıtını isteme hakkını kendimizde buluyoruz:

1) Atatürk, Türk Tarih ve Dil Kurumlarının gelecekte “akademi” olmasını istiyorsa, niçin vasiyetnamesiyle birer dernek olan bu iki kuruma gelir bıraktı?

            2) Atatürk’ün kurumu, söz üreterek ya da “uydurarak” solculuk yapıyor, dili bozuyor idiyse, resmi TDK niçin “uydurmak” zorunda kalmıştır?
 
           3) Resmi TDK, televizyona “camekânlı kutu”; ankesörlü telefona “kutulu telefon” demekle ve önerdiği sözcüklerin tartışılmasını, kullanılmasını beklemeden Türkçe Sözlük’e alarak dili bozmakta mıdır? Yoksa resmi TDK sonradan sonraya solculuk mu yapmaktadır?

4) Atatürk’ün kurumu, haksız yere yazım kurallarını sık sık değiştirmekle suçlanıyordu; 1985’ten bu yana bir devlet kurumu kılavuz ve sözlüğünün her baskısında sessiz sedasız değişiklikler yaparak, yerleşmiş kurallarla oynayarak dil ve yazım kargaşası yaratmıyor mu?

            5) Resmi TDK’nin kılavuzundaki “ayrı yazılar birleşik kelimeler” gibi bir açıklama dilbilgisel açıdan doğru mudur? Ayrı yazılanlar, niçin “birleşik kelime”dir?“Büyük anne, ağustos böceği, çalı kuşu, ana cadde, ana deniz, ana dil, ana dili, ana yol, ana vatan, ana yurt, ana kara…” gibi bileşikleri ayrı yazan resmi TDK, bileşik sözcüklerin “televizyon verici istasyonu, kanun hükmünde kararname, kitap fuarı, koku alma duygusu…” gibi tamlamalardan ayrılmasını nasıl sağlayacaktır? En önemlisi, Türkçenin en işlek söz yapma yollarından biri olan bileştirme ve bileşik sözcükler nasıl öğretilecektir?

6) Resmi TDK, sözlüğün bir önceki baskısında ayırdığı kimi bileşikleri, bu kez yaygın biçimleriyle yazmak zorunda kalmıştır. Peki, çoğu bileşiğin yazımındaki ikilik niçin sürmektedir? “Acem lalesi” niçin ayrı yazılmış, aynı bitkinin öteki adı “güneştopu” niçin bileşiktir? “Acem halayı, Acem pilavı” gibi ayrı yazılanların yanında bunlardan farkı olmayan “acemborusu” niçin bileşiktir? Bir önceki sözlükte “Ayşe kadın” niçin ayrı yazılmış, şimdi niçin bileştirilmiştir? Yine bir önceki kılavuz ve sözlükte ayrı yazılan “yayınevi, kitabevi, uluslararası…” şimdi niçin bileştirilmiştir? Öyleyse öteden beri bileşik yazılan bütün bileşik sözcüklerin de düzeltilmesi gerekmez miydi?

7) “Büyükanne” sözcüğünü, “büyük anne” biçiminde yazan görülmediği gibi, ayrı yazılan bu tür tamlamaların karşısına “is.; sf.” gibi kısaltmalar konulması dilbilgisel açıdan doğru mudur? Ayrı yazılan bileşikler tek bir sözcükmüş gibi nitelenebilir mi? Yine söz öbeği, tamlama ve deyimlerin karşısına, “is., zf.” gibi kısaltmalar koymak, örneğin “acele posta”nın karşısına “is.” (isim/ad) yazmak, “acemi çaylak” tamlamasını sıfat, “acemi er” tamlamasını da “isim” olarak nitelemek doğru mudur? “Küçük” sözcüğü “sıfat”sa, niçin “küçük dalga” tamlaması “isim”, “küçük çaplı” tamlaması “sıfat”tır?

8) Düzeltme imi “lamba, lahana, şahıs…” gibi sözcüklere niçin konmuş, sonra niçin kaldırılmıştır? “Me’mur, san’at, sür’rat…” gibi yazımlara niçin dönülmüş, sonra niçin vazgeçilmiştir?

            9)Türkçe Sözlük’te Miraç Gecesi, Miraç Kandili, Mevlit Kandili, Allahuteala, Allahualem, Allah vergisi, mevhibeiilahiye, sabah ezanı, namaz seccadesi, namaz niyaz, bayram namazı, teravih namazı, ahir zaman peygamberi” gibi dinsel öğeler ya da “toparlayıcı krem, tuvalet kâğıdı, uyku sersemi, uzun yol sürücüsü, üçler yediler kırklar, vakit kaybetmeden, vergi kaçakçısı, viski bardağı, yağlı müşteri, yakın akraba, yemek dolabı, yıldırım aşkı, yürekler acısı, zehir hafiye” gibi ilginç tamlamalar maddebaşı olmasına karşın, Kurtuluş Savaşı,Milli Mücadele” içinde verilmiş; Yazı İnkılabı,Harf Devrimi hiç yer almamıştır; “adam adama savunma, televizyon verici istasyonu” gibi uzun tamlamalar varken, “Atatürk ilke ve inkılapları” (ya da devrimleri) ve “Türk Devrimi” niçin yoktur?

10) Sözlükte, “tasfiye, tasfiyeci, tasfiyecilik…” ise, özleştirme, özleştirmeci, özleştirmecilik olarak gösterilmektedir. Bu tanımlar, TDK’nin 1988 baskılı sözlüğünde yoktur.  2005 sözlüğünde resmi TDK, “Bir dili yabancı ögelerden arıtarak arı, katışıksız bir duruma getirmeyi ve kendi imkânlarıyla geliştirmeyi amaçlayan çalışma” demek olan, “özleştirmecilik” sözcüğünün tanımına, niçin “tasfiyecilik, pürizm” terimleri eklenmiştir?

11) Yine sözlükte “adres defteri, ahir zaman peygamberi, ağır vasıta ehliyeti, Arap alfabesi, balon lastik, bile bile lades, bira bardağı, bir boydan bir boya, boğazına düşkün, bulaşık deterjanı, çatal bıçak takımı, dediğim dedikçi, dubleks daire, elbise dolabı, erik hoşafı, eşek kafalı, ezan vakti, film yıldızı, gâvur inadı, geçiş önceliği, göbek havası, güneş gözlüğü, hayır sahibi, ıslatma suyu, iş seyahati, kansız ameliyat, kitap fuarı, koku alma duygusu, kubbeli fırın, külhanbeyi ağzı, lamba karpuzu, lavabo musluğu, makam arabası, medya maydanozu, namaz seccadesi, oy sandığı, övünç çizelgesi, öz kardeş, pandispanya gazetesi, perdesi sıyrık, rakı âlemi, sabah ezanı, sokaktaki adam, şarap çanağı, şöhret sahibi, tavuk kümesi, tek adam gösterisi, telaşe müdürü, toparlayıcı krem, tuvalet kâğıdı, uyku sersemi, uzun yol sürücüsü, üçler yediler kırklar, vakit kaybetmeden, vergi kaçakçısı, viski bardağı, yağlı müşteri, yakın akraba, yemek dolabı, yemek duası, yıldırım aşkı, yürekler acısı, zehir hafiye… “ gibi tamlamalar, niçin ilgili sözcüklerin içinde söz öbeği olarak verilmemiştir? Ayrıca “kalem kutusu, adres defteri, can arkadaşı, çalışma masası, makam arabası, İspanyol müziği, bira bardağı, tapu memuru…” varsa, aynı sözlükte bütün kutu, masa, defter, araba, müzik, bardak türleri, bütün görevler, sanlar niçin yoktur? Viski bardağı, bira bardağı varsa, su bardağı niye yoktur? “Namaz seccadesi” gibi bir tamlama doğru mudur? Türkçenin doğasını zorlayarak hazırlanan bu sözlükteki sözcük, söz öbeği sayısı şişirme değil midir?

           12) Deyimlerle ilgili çelişki de çoktur; “bile bile lades, elden düşme…” gibi pek çok deyim maddebaşı iken “dili kılıçtan keskin, dili pabuç kadar, el elde baş başta…” gibi onlarca deyim niçin ilgili sözcüklerin içinde söz öbeği olarak kalmıştır? Bu durum hangi ölçüte göre saptanmıştır?

13) Sözlükte maddebaşında “Beypazarı baklavası, Adana kebabı, Siirt battaniyesi…” gibi tamlamalar varsa, “Ayaş dutu, Amasya elması, Çorum leblebisi, İznik çinisi…” gibi tamlamalar niye yoktur? “Bundan sonraki baskılarda bu tür eksikler tamamlanacak” açıklaması yeterli midir?

14) Sözlükte birçok yabancı sözcük, niçin özgün yazılışlarıyla yer almıştır?
anchorman (İng.), aria (İt.), au pair (Fr.), billboard (İng.), blender (İng.), bodyguard (İng.), brick game (İng.), broker (İng.), cash cart (İng.) change (İng.), charter (İng.), chat (İng.), check-in (İng.), check-point (İng.), check-up (İng.), chobitation (Fr.), factor (İng.), fair-play (İng.), final-four (İng.), full-time (İng.), grill (İng.), grossmarket (Alm.), manuel (İng.), mega store (İng.), mortgage (İng.), non-stop (İng.), off-line (İng.), pipe line (İng.), post it (İng.), prime time (İng.), printer (İng.), rafting (İng.), rating (İng.), reiber (Alm.), stand-by (İng.), transporter (İng.), tubeless (İng.), rambo (İng.)…” gibi sözcükleri bir Türkçe sözlükte arayan kaç kişi vardır?

15) Türkçe Sözlük’e “okeylemek” gibi bir eylem eklemek, nasıl bir anlayışla açıklanabilir? Böylece resmi TDK, “Ankara”yı bozarak ve bir İngilizce sözcükle birleştirerek “Ankamall” gibi saçmalıklar türetenleri “okeylemek”te değil midir? Ayrıca özensiz çeviri yoluyla yaygınlaştırılan, “start almak, start vermek, starta geçmek, sahne almak” gibi yanlışlar niçin sözlüğe taşımıştır?

16)Milli Eğitim Bakanlığı, kültür yayıncılarının pek çoğunun kullanmadığı, bu yapıtları okullara dayatarak Türkçenin eğitim ve öğretimine zarar verdiğinin ayrımında değil midir?

Sonsöz olarak şunları ekleyelim: Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun önemi, aydınlanmaya katkısı şimdi daha iyi anlaşılmıştır. Dün Dil Devriminin ürünü sözcükleri yasaklayanlar da yasaklanan sözcüklerle konuşup yazdığına, sözcük uydurduğuna göre, demek ki amaç, Atatürkçü kalelerden birini yıkmakmış. O kalenin yıkıldığını sananlar yanılıyor.

BURADAYIZ! ÜLKEMİZE VE TÜRKÇEMİZE SAHİP ÇIKMAK İÇİN BURADAYIZ!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter