AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Ağustos 2006
TÜRKÇE, HEPİMİZİN "SES BAYRAĞI"DIR

            Bizim için dili ülkeden, ülkeyi dilden ayrı tutmak; birini ötekinden daha az ya da daha çok sevmek, ülke sorunlarını dilin sorunlarından soyutlamak olanaksızdır. Bir ülkede siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan sıkıntı varsa bunların yansıyacağı ilk kurum dildir. Kuşkusuz yurtseverlikle dilseverlik de birbirinden ayrı düşünülemez, biri olmasa da olur, denilemez. Bizim için Türkçe ile Türkiye sevgisi de böyledir; dilimiz için verdiğimiz savaşım, aynı zamanda ülkemiz içindir.

Çoğumuz, dilin önemini düşünür ya da anlatırken ünlü yabancıların ünlü sözlerini anımsar, düşüncemizi onlarla pekiştirmek isteriz. Ömer Seyfettin’in sözlerini anımsayanımız; dahası bilenimiz yok gibidir:

“Her millet kendi lisanında yaşar. Lisan vatan kadar mukaddestir. Fiili vatanımız olan Türkiye’de nasıl yabancı bulunmasını istemezsek lisanımızda da Türkçeleşememiş ecnebi kelimeleri, ecnebi kaideleri istemeyiz.”1

Öyküleri bugün de okunan Ömer Seyfettin gibi döneminin öteki aydınlarını da üzen, kızdıran konulardan ikisi “dil” ve “yazı”ydı. Onların dil tartışmaları, bir yanıyla bugünkü tartışmalarımıza benziyor. O tartışmalarda da Türkçenin olanakları, gücü, öyküsü yeterince irdelenmemişti; meraklılar kaynaklara başvurabilir; kitaplar, belgeler her şey ortadadır.

Türkler, yüzyıllar süren bir yolculukla Anadolu’ya gelirken ve Anadolu’yu yurt edindikten sonra karşılaştıkları her kültürden etkilenmiş, yabancı sözcüklere kapı açmışlardır. Toplumlar, ülkeler arası türlü ilişkiler sözcük alışverişini de yanında getirir, bu doğaldır; ama biz Türkler tarihin her döneminde bu alışverişte kantarın topuzunu kaçırmışız. Arapça Farsçayı devlet ve sanat dili olarak öne çıkarmak, Türkçeyi “kaba Türk”ün dili saymak, yalnız doğu dillerinin değil, batı dillerinin sözcüklerini de koşulsuz benimsemek gibi birçok olumsuzluk, tarihin her döneminde aydınları, kimi devlet adamlarını tedirgin etmiştir. Kaşgarlı Mahmut’la Ali Şir Nevai’nin Türkçeyi savunan kitapları, Karamanoğlu Mehmet Beyin ünlü “ferman”ı, Osmanlı aydınlarının yazı ve dilin iyileştirme çabaları gibi, kültür tarihimize geçen birçok olumlu eylem ve etkinlik sonuçsuz kalmıştır. Ta ki Mustafa Kemal’in 1932’de Türk Dil Kurumu’nu kurmasına değin Türkçenin olanaklarıyla düşünülmediği, bu olanaklar kullanılmadığı için Türkçenin bilim ve sanat dili olarak kendini göstermesi söz konusu olamamıştır. İmparatorlukta okulların iyileştirilmesi, kimi yüksekokullarda eğitimin hangi dille yapılacağı, bilim dilindeki terimlerin ne olacağı gibi konular tartışılırken de ilk akla gelen Türkçe olmamıştır. Dahası yabancıların kendi diliyle açtığı okulların yurdun her yerine yayılması da bir yenilik, “gelişme” ölçütü olarak değerlendirilmiş; dönemin gözde dili olan Fransızcadan sözcük ve terimler ya olduğu gibi alınmış ya da bunlara Arapça karşılıklar önerilmiştir.

Cumhuriyeti göremeden ölen Ömer Seyfettin, Ali Canip’e yazdığı mektupta edebiyattan değil “lisan”dan nefret ettiğini, bu “lisan”ın (Osmanlıcanın) bilime ve mantığa karşı olduğunu; şimdilik edebiyattan vazgeçtiğini, bilim dili için çalışacağını; bu “lisan”ı, işin önemini bilenlerce verilecek emeğin zamanla “tasfiye” edeceğini; Türkçenin Arapça Farsça “terkip”lerden kurtulması uğruna, “Türkleri Asya’nın karanlıklarına götürmeye” çalışmayacağını söyler (30 Ocak 1910).2 Ona göre dilin kendi kendine “Türkçeleşmesini beklemek boştur.”3

Onun gibi düşünen Osmanlı aydınlarıyla karşıt görüşlüler ya da ılımlılar arasındaki tartışmalar büyür. İmparatorluğun sürekli toprak yitirdiği, saygınlığının “hasta adam”la tanımlandığı bir dönemde sürüp giden tartışmalara ayrı ayrı, “ulusçuluk, Türkçülük, İslamcılık” düşünceleri egemen olur. Ömer Seyfettin “Halk Ne Der?” başlıklı yazısında, “İşte bizim tanımadığımız budur… Türklerden kim okumuşsa, milletinden, halkından ayrılmıştır. Bu hal günümüzün meselesi değildir. Eskiden de böyleydi” diyerek şairlerle yazarlardan yakınır. Yazısının sonunda “Ey gençler! Biz onlar gibi çorak kalmayalım. Kendi düşündüklerimizi halkın, yani milletin lisanıyla yazalım ve İstanbul Türkçesini bütün Türklerin edebi lisanı yapalım” diye seslenir (1 Mayıs 1914).4

            Kuşkusuz, yaklaşık yüzyıl önce yazılan bu yazıda, yazara katılmadığımız noktalar var. Çünkü yaşadığımız kültür devrimiyle Türkiye’nin ve Türkçenin geçmişte kalan dönemdeki gibi olmadığını biliyoruz. Türkçenin dünyanın en yaygın, en köklü dillerinden biri olduğunu, bir anadil olan Türkçedeki lehçe farklılıklarını da biliyoruz; ama Türkiye’nin ve Türkiye Türkçesinin üzerinde dolaşan kara bulutları da görüyoruz. Ayrıca bildiğimiz bir şey daha var; cumhuriyetten sonra Türkçeye dört elle sarılan şairlerin, yazarların, bilimcilerin Türkçeye verdiği emeği yadsıyamayız. Ne ki Ömer Seyfettin’in, kendinden önce ve kendi döneminde halkın anlamadığı bir dille yazan ve konuşan, toplumu ikidilli konumuna düşüren şairlerden, yazarlardan yakınmasına hak vermiyor da değiliz. Çünkü tarihsel alışkanlıklar, özellikle aydınlar tarafından yineleniyormuş gibi bir izlenim içindeyiz. Çünkü “performans”lı, “konsept”li konuşan, bilgileri “çek” eden, “sivi”si parlak bir “departman direktörü” ile daha yakınlarda “seryat”ı yaratan halkın “ambiyans”ı birbirinden gittikçe uzaklaşıyor sanki.

            Kaynakları önümüze koyup Türkçenin tarihsel akışına baktığımızda, hiçbir dilin Türkçe gibi inişli çıkışlı ve hüzünlü dönemler yaşamadığını görüyoruz. Kendi dilimizin geçmişini bilmeden, doğru olmayan, kulaktan dolma bilgilerle bugününü değerlendirmenin, geleceğini kurmanın olanaksızlığını da biliyoruz. Ayrıca bilimsel verilere dayanarak tartışanları, bilgi sunmak isteyenleri ve dilcileri dışlamak da ne denli doğrudur; bunun yorumunu da okurlara bırakıyoruz..

Kimseye ders vermek gibi bir amacımız yok; ancak çoklarının bugünkü sorunlara Türkçenin öyküsünü göz ardı ederek yaklaşması, sorunların daha da derinleşmesine yol açıyormuş gibi bir duygu içindeyiz. Son birkaç aydır bilgisunarda (internette) derneğimizi ve beni eleştiren yazılar gözümüze çarpıyor. Eleştirileceğiz elbette; tüm eleştiri ve öneriler başımız üstüne. Hele eleştiriler 1980 sonrası doğan gençlerden geliyorsa, başımız gözümüz üstüne… Ayrıca eleştiri almayı, önemsenmek, izlenmek diye yorumladığımızda (böyle de yorumluyoruz), eleştiri sahiplerine teşekkür etmemiz gerekir. Demek ki dilseverlerin Dil Derneği’nden beklentisi büyüyor. Ancak eleştiriler, salt kişisel (bana yönelik) olsaydı, teşekkürle aklıma yazardım. Dil Derneği’ni eleştirenlere de teşekkür borcumuz var; ama şöyle düşünmekten de kendimizi alamıyoruz: Dil Derneği’nin niçin kurulduğu, kurulduktan sonra yaşadıkları, amacı, koşulları vb. niçin göz önüne alınmıyor? Dil Derneği’nden beklentisi olanlar gibi, Dil Derneği’nin de beklentileri yok mu?

Dil Derneği, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu kapatıldığı için; TDK’nin 1932-83 arasında Dil Devrimine verdiği emeği, Atatürk’ün kalıtına yapılan haksızlığı unutturmamak için kuruldu; ama hemen kurulması yasak derneklerden sayıldı. Dil Derneği yürütmeyi durdurmak için 24 Haziran 1987’de Ankara 3. İdare Mahkemesine dava açtı;  mahkeme, 2 Temmuzda  yürütmeyi durdurdu.  Ankara Valiliği bu karara da karşı çıktı; 3. İdare Mahkemesine verilen savunma dilekçesi, hem anlatım biçimi, yazım yanlışları, hem de hukuksallığı tartışılır yargıları açısından, temel hakların savunucuları için şaşkınlıkla okunacak bir metindir:

“Malum olduğu üzere Dil bir Milletin birlik ve bütünlüğünü sağlayan temel unsurlardandır. Bunun bilincinde olan Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk dil çalışmalarına başlamış 1932 yılında onun emir ve direktifleri ile Türk Dil Kurumu adı ile bir dernek kurulmuştur. Bu Dernek 1982 Anayasamızın kabulü ve 134 ncü maddesine istinaden çıkarılan 2876 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 11. 8. 1987 tarihine kadar sürdürmüş ve kanunun 35 nci maddesi ‘Ulu Önder Atatürk’ün kutlu eli ile ve onun Yüce kurucu ve koruyucu Başkanlığı altında kurulmuş olan Türk Dil Kurumu Tüzel kişiliğe sahip bilimsel hizmet ve faaliyetlerde bulunacak bir kurum olarak yeniden düzenlenmiştir’ demekle Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumunu (Derneği) Kanunla Kamu Kurumu niteliğinde kuruluş haline getirmiş ve bu Derneğin faaliyetine son vermiş olmaktadır. Anayasamızın 134 ncü maddesi geçmiş tecrübelerin ışığında ve Milletin Dil Bütünlüğünün Dernekle sağlanamayacağı anlaşıldığından Dernek halinden, Kanunla kurulu Tüzel kişilik haline getirildiği malumdur. Yine Anayasamızın 33/1 fıkrası, ‘Herkes önceden izin almaksızın Dernek kurma hakkına sahiptir’ demekle beraber aynı maddenin 4 ncü fıkrası kuruluş amaç ve şartlarını kaybeden derneklerin kendiliğinden dağılmış sayılacağını vurgulamakta olup, Dil Derneğinin amaç ve şartlarının 2876 sayılı kanun düzenlediğine göre böyle bir amacın zaten başlangıçta bulunmadığı gibi Anayasamızın 13 ncü maddesinde verilen Hürriyetin Kanunla sınırlanabileceğini belirttiğinden 2876 sayılı kanunla bu Hürriyet sınırlanmıştır.

Yine Anayasamızın 14 ncü maddesi Anayasa’da yer alan Hak ve Hürriyetlerden hiç biri Devletin Ülkesi ve Milleti ile Bölünemez bütünlüğünü bozmak, Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek ve Temel Hak ve Hürriyetleri yok ekmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya Sosyal sınıflar üzerinde eğemenliğini sağlamak veya Dil, Irk, Din ve Mezhep ayırımı yaratmak veya sair her hangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacı ile kullanamaz hükmü amirdir. Derneğin isminden ve Tüzüğünün 3 ve 4 ncü maddelerinden de anlaşıldığı üzere Anayasamızın 134 ncü maddesine istinaden çıkarılan 2876 sayılı Kanunla belirlendiği görevleri Derneğin de yüklenmek istediği bu ise Dil ayrımı yaratacağı ve toplumda Dil üzerinde kargaşa doğuracağı muhakkaktır. Nitekim Dernek kurulur kurulmaz 4. 6. 1987 tarihli Hürriyet Gazetesinde yayınlanan haberde ‘Türk Dil Kurumuna karşı Dil Derneği’ demekle bu kargaşanın ilk işareti verilmiş olmaktadır.”

Valilik, TDK’nin amacının dışına çıktığını, Dil Devrimcilerinin “vatanın milletin bölünmez bütünlüğünü” bozduğunu söylemeye çalışıyordu; ama bu savını destekleyecek yargı kararı yoktu. Mahkeme ile kurucular için kovuşturmaya gerek görmeyen savcının kararı, valiliğe yanıt olmuştu. Ancak bu davanın temyiz aşaması uzun sürdüğü için, dernek yıllarca “yasaklılık” imgesini silmeye çalıştı. Bu davanın yazışmaları, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun niçin kapatıldığının belgeleriydi (bu belgelerin hepsini yakında yayımlayacağız). Sevindirici olan, derneğin bu dönemi yalnızlık duygusu içinde yaşamamasıdır.

Bazı kişi ve kurumlar, “resmi TDK ile Dil Derneği arasında sürtüşme vardır; bugünkü dil sorunları ve tartışmalarının nedeni de bu sürtüşmedir” demek istiyorlar. 2 Haziran 2005’te TBMM, Dilekçe Komisyonuna sunulan dosyada da bu yargı yer almıştır. Böyle düşünmek, özü saklayıp ayrıntılarla toplumu oyalamaktır.

Yazık ki kimi belleklerden 23 yılda olup bitenlerin silindiğini, özellikle aydınların oyunu almayan 1982 Anayasasının 134. maddesinin özellikle değiştirilmediğini görüyoruz. 23 yıldır Dil Devriminin adını anmayan şimdiki resmi TDK’nin, Atatürk’ün dilde devrimden caydığını, Türk Tarih ve Dil Kurumlarını akademi yapmak istediğini, kurumun devlet dairesi yapılmasının Atatürk’ün bir isteğinin gerçekleştirilmesi olduğunu ileri sürmesini; ölçünlü dil ve yazıma verilen zararların görmezden gelinmesini de Türk Devrimine ve hukukun üstünlüğüne olan inancımızla yadırgıyoruz. Olup bitenlere “olan oldu” mantığıyla yaklaşmayı, bugünkü savrulmaları düşünerek Türk Devriminden verilen ödünlerle yakından ilişkili buluyoruz. Bu nedenle bizler için ülke ile dil, birbirinden ayrı düşünülemeyecek değerlerdir.

Yine bilgisunarda, Dil Derneği ile resmi TDK’nin sözlükleri üzerine, gelmiş geçmiş tüm sözlükbilimcileri, tüm sözlük hazırlayıcılarını şaşırtacak tartışmalar olduğunu gördük. Efendim, Dil Derneği’nin sözlüğüne “onlayn, çekup, çet…” gibi yabancı sözcükleri niçin okunuşlarıyla almış, böyle yapmakla yabancı sözcüklerin yolunu açmıyor muymuş?

Dil Derneği olarak yabancı sözcükleri, ne okunuşlarıyla, ne yazılışlarıyla hiçbir biçimde benimsemiyor, hiç sevmiyoruz. Ama bir dilin genel sözlüğüne kullanılan bütün sözcükler alınır; yabancı sözcüğün Türkçesini bulamamışsak ya da bulduğumuz yeni sözcüğü yazarlar ve halkça benimsenmemişse, üstelik yabancı sözcük okunuşuyla yaygınlaşmışsa, sözlük hazırlayıcıları bunları değerlendirmek durumundadır. Değerlendirme aşaması da bireysel saptamalara dayanmaz; işi, sözlük, kılavuz hazırlamak olanlar, o dilin metinlerini (kitap, dergi, gazete vb.) izlerler. Kimi kez yabancı sözcükle Türkçe sözcük uzun zaman yan yana yaşar; ama dili kullanan yazarlar, bilimciler, kitle iletişim araçları ve halk, Türkçesini sık kullanırsa yabancı sözcük geldiği gibi gider.

Dil Devriminin ilk yıllarında türetilen kimi sözcükler, yabancının önüne geçememiş, kimileri yabancıyı unutturmuştur. Tarihsel akış içinde çarşamba, cuma, müdür, kalem, kâğıt, masa, sandalye, reklam… gibi binlerce sözcük, yemek, çiçek, balık, eşya adı ve eylemler söylenişiyle yerleşmiş, bu sözcükleri Türkçeleştirme çabası da güdülmemiştir. Devrimin ilk yallarında kalem için “yazak” önerilmiş, ama tutmamıştır.

Genel dilin dolanımında olan sözcükleri özgün yazımıyla sözlüğe almak mı yanlıştır; söylenişiyle almak mı? Burada eleştirilecek tek şey, yabancı sözcüklerin önünde tüm kurum ve kişilerin ortak tavırla duramaması; özleştirmede güç birliği yapılamamasıdır. Ayrıca 1983 öncesindeki TDK’nin türettiği her sözcükle alay edenler, Ömer Asım’ı alaylı, Ataç’ı deli sayanlar unutuldu mu?

Yine bir anımsatmada bulunmak istiyorum: 1983 öncesindeki TDK, değişik alanların uzmanlarına ulaşır, dile yerleşme tehlikesi olan sözcüklerin Türkçesini arardı; değişik alanların uzmanları da çağrı beklemeden TDK’ye koşardı. İşte Atatürk’ün istediği buydu; bilim, sanat insanlarının ve halkın birlikte Türkçeye emek vermesi...

Resmi TDK, "online" yazmayı doğru buluyorsa, önceki baskılarda olmayan, son sözlüğünde okunuşlarıyla yer alan, "ambiyans, ambulans, konvansiyon, konsolidasyon, konservatör, konsept, konsensüs, konsorsiyum, konteyner, kreatör, kruvasan, polijini, provizyon, prüriten, pürizm, pürist, tradisyon, traksiyon, trias, triyas..." gibi, kiminin Türkçesi olan yüzlerce sözcük ne geziyor?  Bu tür sözcüklerin çoğu Dil Derneği'nin Türkçe Sözlük'ünde yoktur. Resmi TDK sözlüğünde niye full-time sözcüğünün özgün biçimi,  parttaym sözcüğünün okunuşunu var?

Resmi TDK, "medya" sözcüğünün okunuşunu almış, bundan yeni sözcük ve söz öbekleri yapmış, maddebaşına da kondurmuş: "Medyacı, medyacılık, medya maydanozu, medya starı" gibi.  "Ünlü, tanınmış, bilindik, bilinen" gibi, gerektiğinde birçok Türkçe karşılığını kullanabileceğimiz "medyatik" de okunuşuyla yerleşmiş; bir de "okeylemek" eylemi türetilmiş, "start almak, start vermek, sahne almak..." gibi çeviri yanlışları da eksik kalmamış.

Bize “reklamcı” dostlar pek kızmış; haklılar! Hep birlikte elimizi kolumuzu bağlar oturursak yabancının kendisi de dili de baş köşeye geçer. “Reklame” sözcüğünü de okunuşuyla almamış mıyız? Reklamcıların sıklıkla kullandığı sözcükleri sıralamak, bunları okunuşuyla mı alacağız diye alaysamalı bir dille sormak yetmiyor; alanının uzmanı öneri de getirmeli. Yalnız reklamcıları değil, başka alanların uzmanlarını da önerileriyle birlikte beklediğimize ilişkin sayısız çağrı yaptık; çoğuna biz ulaştık. Yine de yabancı sözcüklere gösterdikleri tepki için herkese teşekkür ederiz.

Bizi yabancı sözcüklere kapı açmakla suçlayanlar kadar öfkeli, üzüntülü ve tedirginiz.. Çünkü "milliyetçi muhafazakârlar"ımız Dil Devriminin önüne dikilmeseydi, Türkçeleştirme eylemine sözde aydınlar, dilciler suçlamayla yaklaşmasaydı, Türkçe sözlüklerimiz doğunun batının sözleri, kavramlarıyla tıka basa dolmayacaktı. Sözcükler, kimseyi dinlemez, elimizi çabuk tutup Türkçesini bulamazsak, ortak akıl üretemezsek, kimseye sormadan dile doluşurlar. Yıllardır olan da budur. Öyleyse Dil Derneği, "özleştirmecilik"i "tasfiyecilik"  ya da "devrim"i "katlanma, çevrilme, bükülme" olarak tanımlayan "yaşayan Türkçeci" anlayışla sürtüşme içinde midir? Resmi TDK sözcük uydurmak zorunda kalmadı mı? Televizyona “camekânlı kutu” derken solculuk ya da “tasfiyecilik” mi yapıyor? Devletin bir kurumu çelişkiler içinde yüzebilir mi? Dile verdiği zarar, devlet eliyle verilmiş olmuyor mu?

Dil Derneği, 23 yıldır bilimsel verilere tutunarak verdiği savaşımla resmi TDK’yi de bilimsel alana çekmeyi, bir ölçüde başarmıştır.

  • 20 yıldır “İmlâ Kılavuzu” yayımlayan resmi TDK, sonunda Yazım Kılavuzu’na dönmüştür; ne iyi!

  • 20 yıldır bileşik yazımı yaygın olan sözcükleri ayıran resmi TDK, kılavuzun her baskısında bunları bölük bölük bileştirmektedir. Böylece Dil Devrimiyle Türkçenin en işlek söz yapma yollarından biri olan bileşik sözcük türetme yolunu kapatamayacağını anlamıştır; çok güzel!

  • 20 yıldır kesme ve düzeltme imini savurganca kullanan resmi TDK, savurduğu gereksiz imleri tek tek toplamak zorunda kalmıştır; alkış!

  • Türkçenin doğasını zorlayan Türkçe Sözlük’teki dilbilgisi, mantık yanlışlarını da kuşkusuz düzeltecektir. Umutluyuz!

  • Son olarak sözlüklerden kimi deyim ve atasözlerini atacağını belirten resmi TDK’ye, bilimsel dayanaklı tepki de Dil Derneği’nden gelmiştir. Hiç kimsenin, hiçbir kurumun gücü dilden sözcük, deyim, atasözü vb. atmaya yetmez!  “Olanak, olasılık, ilginç, erdem, devrim, imge, ilginç…” gibi onlarca sözcüğü kapı önüne koyanlar, sözcükleri dilden atmayı başarabildi mi? İnanıyoruz ki resmi TDK, 2876 Sayılı Yasanın verdiği görevlerde yoğunlaşacak, kendi deyişiyle “medyatik” olmak için bu tür boş çabalarla zaman yitirmeyecektir.

  • Bilgisunarda gençlerin sitemlerine, “yandaşlık” tartışmalarına da tanık oluyoruz. Gençleri asla yargılamıyor, dünya görüşü, inancı, kökeni ne olursa olsun hepsini içtenlikle seviyoruz. Gençlerden tek beklentimiz, kaynaklara eğilip kendi düşüncelerini özgürce oluşturmalarıdır. Çünkü kurumların, derneklerin yöneticileri geçici, kalıcı olan dildir. Dilin de bilimi vardır.

  • Saygın bir bilimcinin özellikle “yabancı dille öğretim”e verdiği tepkiye katılmamamız olanaksızdır. Nitekim dernek 20 yıl önce, “Yabancı dille öğretime hayır; herkes için yabancı dil öğretimine evet!” ve “Türkçesi varken!” etkinliklerini başlatmış; bu doğrultuda sayısız toplantı ve yayın yapmıştır.

    Bu saygın bilimcinin, bir TV izlencesi öncesinde, “Elli yıldır benden başka kimse bir şey yapmıyor!” demesi üzüntü vericiydi; amacı aşsa da Türkçenin başına gelenlere üzüntüsünü yansıtmak için söylediği düşünülebilir. Kendisini destekleyen gençlerin, özellikle tabela kirliliğine karşı yasa çıkarılmasını savunması, derneğimizin de dilin yasa ile değil, sağlıklı dil bilinci ve eğitimle korunabileceğine inanması, gençlerin derneğe sitem etmesine yol açmıştır. Yukarıda andığımız TBMM’deki göstermelik toplantıda, hazırlanan yasa taslağının da göstermelik olduğunu, hazırlayıcını dinlerken açıkça daha gördük. Çünkü 50 yıldır dili yasayla korumak isteyen siyasi iktidarlar, Dil Devrimine, Türkçeleştirmeye sıcak bakmayan bireylerden oluşmaktadır.

    Biz Dil Derneği’nde, özellikle gençler, körü körüne “yandaşımız” olsun diye sığ bir çaba içinde değiliz. Derneğe gelip giden gençlerin hiçbirini “Bizim/benim gizi düşünün; doğru olan biziz” biçiminde yönlendirmeye çalışmadık; çalışmayız da. Çünkü bize göre asıl 12 Eylülzede, 1980 sonrası doğan, bugünün gençleridir. Ama gençler, Türkçe sevgisinde birçok erişkinden daha duyarlı, daha içtenliklidir. Ülkeyi kirleten yabancı adlandırmaya, yabancı dille öğretime onların tepkisi övgüye değer çabalardır. Onlara bir öykü anımsatalım:

    1970’li yıllarda MEB, yeni sözcükleri yasaklarken “Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu”ndan Türkiye’ye bir mektup gelir (15 Mayıs 1972). Mektupta, “Türkiye Cumhuriyeti’nde dil konusu, kurucusunun kılavuzluğu ve verdiği hızla ülkenin baş sorunları arasına girmiş ve çok iyi düzenlenip yürütülerek başarılı bir sonuca ulaşılmıştır” denmekte; dil deneyimimizden yararlanmak istenmektedir. MEB, istemeye istemeye mektubu TDK’ye gönderir, TDK de devrim deneyimimizi belgelerle yazanağa dönüştürür. Yazanağın Fransa’ya gidip gitmediğini bilmiyoruz; ama 7 Ocak 1976 günü, basın yayında şöyle bir haber duyulur: “Fransa’da bütün reklam ve ilanlarda yabancı kelimelerin kullanılması yasaklandı. Bu konuda çıkarılan kanunun gerekçesinde uygulamaya Fransızcanın yozlaşmasını önlemek amacıyla girişildiği bildirildi.”5

                “Bize gelince: Fransızların örnek almak istedikleri ulusal dili koruma ve geliştirme çabamız, ne acıdır ki cumhuriyetimizin 44. ve 52. yıllarında bu ülkenin Milli Eğitim Bakanlarınca dilimizin yolundan saptırılması diye niteleniyor ve yabancı sözcüklere ‘milli’ diye kanat geriliyor.”6

                Ömer Asım’ın bu yakınmasından sonra 1980’li yıllarda da Türkçe sözcüklerin yasaklanması sürdürülmüştür. Yasakçılar, Türkçenin ek ve köklerinden yaratılan, halk ağzından ya da kaynaklardan derlenip canlandırılan sözcükleri “yaşayan Türkçe”ye aykırı, dilde “aşırılığa kaçma”, “fethettiğimiz kelimeleri tasfiye” aracı olarak değerlendirmektedir.

                Öyküsü, Türkçeninkine benzemeyen Fransa yasa çıkararak “dilinin yozlaştırılmasını” önleyeyebilir; çünkü geçmişinde bizim “Osmanlıca” gibi, Fransızcayı yapay bir dil durumuna düşüren, dille “din” bağını özdeşleştiren bir dönem yoktur. Bu nedenle çıkarılan yasayı kamuoyu tek yürek olup alkışlamıştır. Ortalama eğitim almış bir Fransız yurttaşı dilinin dününü, bugününü bilmekte, yarına yozlaşmamış bir Fransızca bırakabilmek için çabalamaktadır. Türkiye’de ise durum tam tersidir. 26 Eylül 1932’de Birinci Türk Dili Kurultayını “Türk rönesansının” başlangıcı sayarak Atatürk’e övgüler düzen; Atatürk’ün ölümünden ve 1950’den sonra dilde devrime, Türk Dil Kurumu’na, sözcüklere savaş açan; sözcüklerle alay eden, yeni sözcük kullananı solcu, komünist sayan sözde aydınlar, sözde dilciler, sözde akademisyenler; ne Fransa’da ne başka ülkelerde; hiçbir yerde yoktur herhalde.

                Bir süre önce herkesi Türkçeye sahip çıkmaya çağıran siyasetçiye, “Atatürk’ün Dil Devrimine doğrultusunda mı?” diye soran gazeteci, “O kadar da uzun boylu değil; Dil Devrimi bir talihsizliktir, geçmişle bağımızı koparmak için maksatlı yapılmıştır” yanıtını alır. Kendi dilinin gücüne inanmayan sözde siyasetçiler, sanırız hiçbir yerde yoktur ve yıllardır böyle siyasetçilerin hazırladığı yasa taslaklarına karşı oluşumuz da duygusal nedenlere değil, bilimsel verilerle yaslanmamızdandır.

                Bir Hollandalı Türkbilimcinin, “Sizin, milliyetçiler niçin Türkçeleştirmeye karşı?” sorusunu yanıtlamanın zorluğunu; bir başka yabancı öğretim üyesinin, “Hiçbir Türk öğrencim, kendi dilinin geçmişini ve bugününü bilmiyor, bilmediği için de dilini yeterince sevemiyor, koruyamıyor, yazık!” yakınmasını duymanın acısını yaşayan çoktur ülkemizde.

                Bu nedenle bu yazımızın, bir tür dertleşme olarak değerlendirilmesini dileriz. Hem 83 yıllık devrim deneyimimizden yararlanıp hem de cumhuriyetin değerlerini yadsıyanlar, maddi manevi açıdan güç birliği yaparken; üye ödentileri, kısıtlı bağış ve yayın gelirleriyle mendil kadar bir yerde gönüllü birlikteliğin onurundan başka hiçbir kazanç beklemeyenler, eleştiriye de açıktır, övgüye ve yergiye de…

    SEVGİ ÖZEL

    1 Ö. Seyfettin, Dil Konusunda Yazılar, Bilgi Yayınevi, Ankara, 1989.
    2 agy, s. 19.
    3 agy, s. 116.
    4 agy, s. 59.
    5 Ömer Asım Aksoy, Dil Gerçeği, TDK Yayını, 1982, s. 31-32.
    6 agy, s. 32.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter