AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Ocak 2007
75. YILINDA DİL DEVRİMİNİ DOĞRU ANLAMAK

            Kimimiz, her yılın sonunda geride neler bıraktığımızı düşünürüz; keşke bunu hepimiz yapabilsek. Keşke, önder bilinen ya da sözü, tavrı ses getiren kişiler yapabilse… Yönetenlerle yönetilenler geçen günlerin artısını eksisini yeterince düşünebilse, nelerin kazanıldığını nelerin yitirildiğini tartabilse… O zaman geleceğe ilişkin verilecek kararların, atılacak adımların ne denli sağlam, ne denli yerinde ve tutarlı olacağını, varın siz düşünün.

            Biz, doğallıkla geride bıraktığımız yıla kendi penceremizden baktık; neleri başarabildiğimizi, neleri başaramadığımızı düşündük. Nedenleri ve sonuçlarıyla birlikte… Başarılarımız da bireysel çabaların sonucu değildi, başaramadıklarımız da… Kuşkusuz emeğini, desteğini esirgemeyen bireylere borçluyduk her şeyi; ama bireysel çabalarımızı ortak düşünceye, ortak akla dönüştürmeyi başardığımız da oldu, başaramadığımız da… Örneğin Türkçenin yıllardır yüz yüze olduğu olumsuzluklara kurumsal açıdan baktığımızda, salt Dil Derneği’nin çabaları yetmiyordu. Evet, bu kötü gidişten yakınan, kaygılanan çoktu; ama kaygılar çoğunca bireysel olmaktan öteye geçemiyordu. Yazık ki bu kısırdöngüyü kırma çabalarımız boşa gitmese de tepkimizi ortak akla, ortak eyleme dönüştürmekte çok yol aldığımızı söyleyemeyiz.

            Dil sevgisiyle yurt sevgisinin ikiz kardeş olduğunu bilenlerin kaygıları elbette içtendi; ama örgütlü düşünmekte, güvenilen bir örgütü destelemekte, kaygılanmamıza neden olan, emeğimizi ve inancımızı kullananların hızına erişemedik. Dileriz, 2007’de bu kısırdöngüyü kırar, ülkemizi ve Türkçemizi kuşatan tehlikelere karşı örgütlü tepki vermeyi başarırız.

            Geçen ay, Türkçenin devlet eliyle bozulduğunu belirtmiştik. Bu düşüncemizden caymış değiliz. 1932’de dilde yenileşmeyi başlatan Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nu özerk bir dernek olarak kurmakta ne denli haklı olduğunu 2006 boyunca da gördük.

            1983’ten önce Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu, bütün eleştirilere, bütün saldırılara karşın, toplumda yankı bulan bir yetke idi. Bir zamanlar bu kurumun her yaptığını, her sözcüğünü eleştirenlerin çoğu, bugün çıkardıkları kitap, gazete ve dergilerde Türkçenin gücüne yaslanarak kendini anlatmaya çalışıyor. Bu durumdan kendimize övünme payı çıkarıyor değiliz; doğal olan, olması gereken budur. Ancak şöyle bir soru da aklımıza takılıyor: Bu durumdan birilerinin dersini almış olması gerekmez mi?

Sayın Süleyman Demirel’in başbakanı olduğu hükümetlerin Milli Eğitim Bakanları, 1960 ve 70’li yıllarda Türkçe sözcükleri yasaklayan genelgeler yayımlamışken, bugün Sayın Demirel o yasaklanan sözcüklerle toplumun önüne çıkmakta, TV’lerde konuşmaktadır. Demek ki açılan savaş sözcüklere değil, devrimin özüneymiş. Ama devrimin çatısı öylesine güçlü çatılmış ve TDK o denli başarılı olmuştu ki 1983 yazında Sayın Kenan Evren ve arkadaşlarının kurduğu TDK, bir devlet kurumu olmasına karşın, yaklaşık çeyrek yüzyıldır toplumsal uzlaşma sağlayamamakta, güven veren bir yetke olamamaktadır. Çünkü Başbakanlığa bağlı bir devlet kurumu olan TDK, 23 yıldır siyasal iktidarlara göre tavır alma gereksinimi duymaktadır. Örneğin rahmetli Ecevit’in başbakanı olduğu koalisyonun hazırladığı bir yasa taslağı yıllardır çekmecede tutulmakta, TDK’ye yönetici ve uzman atanamamakta, TDK’nin bilimsel ve yönetsel bütün işlerini birkaç kişi üstlenmekte, böylece bütün ulusu ilgilendiren dil çalışmaları üç beş kişinin bireysel düşünceleriyle kilitlenmektedir. Ayrıca içinde bulunduğumuz dönemde, resmi TDK’nin sözlüğünde dinsel kavramları öne çıkarması, ulusal kavramlara yer vermemesi de insanın aklına ister istemez, türlü sorular getirmektedir. Dahası bu kurum, bir devlet dairesidir; ama işyerlerine Türkçe ad koyanlara ödül vermek gibi işlerle uğraşmakta, örneğin Harf Devrimini çiğneyenlere yönelik etkin bir çıkışı görülmemektedir. Ayrıca kendi ülkesinde, kendi işyerine Türkçe ad verenler niçin ödüllendirilir; bunu anlamak da olanaksızdır.

Kuşkusuz bu kurumun yaptığı iyi işler de var; örneğin 1983’ten önceki TDK’nin birikimini tümden yadsımaması, bu birikimden belli ölçüde de olsa yararlanması; “gök konuksal avrat…” gibi sözcükleri eski TDK’nin “uydurmadığını” söylemesi; bilgisunara geçmişin emeğini aktarması, uluslararası yarışmalarda İngilizce şarkı söyleyenlere ya da şarkı sözü yazarlarına tepki vermesi… gibi. Ancak sağdan toplasak da olmuyor, soldan toplasak da olmuyor… Gösteriye yönelik kimi etkinlikleri alkışlasak bile torba dolmuyor. Bir devlet kurumu dilin yaralarını saramıyor. Ölçünlü dille yazım birliğinin bozulmasıyla açılan yara büyüyor. Niçin? Çünkü yaraların çoğu bir devlet kurumu eliyle açılıyor. Çünkü dile politik açıdan bakılıyor. Çünkü özleştirmecilik, “tasfiyecilik” olarak tanımlanıyor. Çünkü dilin 75 yıllık yenileşme sürecine “devrim” demekten korkuluyor. Çünkü “devrim, devrimci” sözcükleri hâlâ bir yerleri, birilerini rahatsız ediyor. Ancakkk… “Devrim”i “katlanma, çevrilme, bükülme” diye tanımlamak zorunda kalan bilim insanları, “devrimci”yi, “belli alanlarda hızlı, köklü, ve nitelikli değişiklik yapan kimse” diye tanımlıyorlar da “katlanan, çevrilen, bükülen kimse” diyemiyorlar… Neden?

Bu sorunun yanıtını okurlarımıza bırakıyoruz.

Bu tür sorulara yanıt ararken, sözlüğüne “mızraklı ilmihâl”i almayı bilimsellikle açıklayanlara, Atatürk’ün büyük yapıtı Söylev “Nutuk”u önyargılarından sıyrılarak bir kez daha okumalarını salık veririz. Söylev’in yaratıcısı, laik cumhuriyetimizin de yaratıcısı olan gerçek bir “devrimci”dir; o, 75 yıl önce dilde de devrim yapan Mustafa Kemal’dir.

Mustafa Kemal ne ülkesini emperyalizme sunanların, ne de emperyalistlerin; hiçbir yerde, hiçbir zaman, hiç kimsenin önünde “katlanma, çevrilme, bükülme” duygusu yaşamamıştır. Bağımsızlık savaşını kazanan halkı ona, o da halkına güvenmiştir.

Dil Devrimi toplumu yeniye, doğruya, bilimsel, sanatsal olana taşıyan anlayış yeniliğidir; anlayışın ve düşüncenin yenileşmesidir. Topluma düşünce özgürlüğünün yolunu açan görkemli bir kapıdır.

İşte Dil Devriminin asıl anlamı, en kısa tanımı budur.

Mustafa Kemal’in, “Ülkesini yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” demesi, dilin, yabancı diller boyunduruğu altında olduğuna ilişkin doğru, yerinde bir saptamadır.

Bağımsızlık için verilen savaşın ardından ülke kurtulmuştur; sıra yüzyılların “ümmi ümmet”e dönüştürerek emperyalistin kucağına attığı insanlara, bağımsız bir devletin özgür yurttaşları kimliği kazandırma savaşımına gelmiştir. Bütün dünyayı şaşırtan, “sömürge”lere örnek olan devrimler birbirini izler; Türk ulusunun dış görünüşü gibi, düşüncesi, yaşamı değişir, yenileşir. Bu görkemli Türk Devrimin en önemli dayanağı Harf ve Dil Devrimleridir. Çünkü kendi diliyle özgürce düşünen, bilim sanat üreten, soran sorgulayan, dilekçesini kendisi yazan, “muskacı”ların elinden kurtulan bir halk, egemenliğin kendisinde olduğu bilincini taşır; ne emeğinin, ne inançlarının kullanılmasına izin verir.

İşte bir bütün olan Türk Devriminin anlamı, en kısa tanımı da budur.

Mustafa Kemal Atatürk, yaşamını yitirinceye dek dil işleriyle yakından ilgilenmiş, kurduğu Türk Tarih ve Dil Kurumlarına kalıtından pay ayırmıştır. Atatürk’ün, Harf Devrimi için özellikle yasa çıkarması da çok anlamlıdır; Arap abecesinin dinle bağını kuranların, gelecekte bir gün bu bağı “kullanarak” halkın inançları ya da emeği üzerinde türlü oyunlar kuracağını düşünmüş; yazık ki tarih onu doğrulamıştır. 1950’den bu yana Anayasalarda yer almasına karşın Harf Devrimi bugün türlü yollarla çiğnenmektedir.

Ancak bu olumsuz gidişi görüp de yalnızca kaygılanmak, yakınmak yetmiyor. Bir kez daha yineleyelim; şimdiki TDK’den, MEB’den, daha doğrusu hükümetten hiçbir beklentimiz yok. Çünkü var olan sorunları katlayan, zaten bu kurumların kendisidir. Bizim beklentimiz, yurt ve dil sevgisi taşıyan bireylerle kurumların işbirliği içinde olmasıdır. Tıpkı bağımsızlık savaşında olduğu gibi emeğimizi ve ekmeğimizi paylaşarak bu kara görüntüleri silebilir, yeniden Atatürk’ün başlattığı “aydınlanma” atılımına, yani Türk Devrimine hız verebiliriz.

            Beklentimiz olan kurumların başında kitle iletişim araçları gelmektedir; ama birkaçı dışında kitle iletişim araçlarının çoğunun, özellikle radyo ve televizyonların “dil sorunu”nu hiç önemsemediğini görüyoruz. Kimi TV’lerdeki göstermelik dil izlencelerinin sorun çözücü değil, sorunu derinleştirici olması da başka bir üzüntü kaynağıdır.

            Basın yayın organları, kendilerini “medya” diye adlandırmalarına karşın, dil sorunlarının ayrımında olmamaları olanaksız. Ayrımındalar ki arada bir çerezlik de olsa, dilin tartışıldığı izlenceler yapıyorlar. Ama nasıl yapıyorlar? Tıpkı öteki izlencelere bakış açısıyla; “rating” kaygısıyla… Dilcileri, yıllardır bir dilci duyarlılığıyla bu işe emek verenleri, Türkçeyi oya gibi işleyen yazarları çağırsalar olmaz… Bu kişiler “rating” almaz; bu kişiler doğruyu, bilimsel olanı “show” biçemiyle dillendiremez. Evet, kızıp öfkelenebilirler; ama kaynak göstererek söyledikleri doğrular, birilerinin, bir yerlerin hoşuna gitmez. Çünkü şimdi geçerli olan tavır Türk Devrimine, Dil Devrimine dokunmamaktır. Hatta devrimin birikimini görmezden gelmektir. Dahası fırsat bu fırsat deyip Atatürk’e yöneltilemeyen öfkeyi Türkçeleştirmeyi, yani Dil Devrimini savunanlara kusmaktır. Türkçeyi savunanları “zaptiye, dil polisi” diye yermek ne kolay! Ne ucuz bir tavır…

Bizim yine de basın yayından hâlâ beklentimiz var. Bir sabah uyanacağız ve gazetelerin adreslerindeki “tower, center, plaza…” gibi sözcüklerin silinmiş; izlencelerdeki öykünmeci, dil bilincini yaralayan, kirleten tavırlar yok olmuş… Bir gün kesinlikle olacak… Dileriz, basın yayın organları Dil Devriminin 75. yılında ulusumuza bu sevinci yaşatırlar. Ama bizlerin istemesi ve isteğinde direnmesi şart… “Halk böyle istiyor” diye, sürekli bizi öne sürmüyorlar mı? Öyleyse ne istediğimizi tez elden duyuralım!

            *

            2007, Dil Devriminin 75., Dil Derneği’nin 20. yaşını kutlayacağımız bir yıldır. Türkçenin yabancı diller boyunduruğundan kurtulması için başlayan görkemli devrimin 75. yılında derneğimiz birçok etkinliğe hazırlanıyor. 22 Nisan 2007’de 20. yılını kutlayacak olan derneğimizin dileği şu: Bu yıl ulusumuz, Türk Devriminin ve Dil Devriminin anlamını kavrayacak kadrolara kavuşsun! Umudumuz şu: Bu yıl ulusumuz, Türkçe için kaygılanmasın. Kaygılar yerini sevince bıraksın! Yakınmalar, ortak akla, emeğe, eyleme dönüşsün. Yazarlarımız, ozanlarımız verimli, üretken olsun! Bilimcilerimiz ağırlığını koysun da Türkçenin üzerindeki kara bulutlar dağılsın! Politikacılarımız ve halkımız, Atatürk’ün kalıtı üstündeki lekeyi silecek adımı atsın! Beyazcamdan, gazetelerden Türkçenin balı aksın!

            Dileğimiz şu: Dil Derneği’nin ne denli kısıtlı koşullarda çalıştığının bilincinde olan aydınlanmacılar, yüzünü derneğe çevirsin; desteğini, katkısını esirgemesin…

            Daha ne diyelim?

            Yeni yılın her günü, her dakikası, geçmişin acılarını, tasasını unuttursun!

            Her şey laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran devrimcilerin şanına yaraşır olsun!

            Mustafa Kemal Atatürk’e ve tüm devrimlere selam olsun!

Sevgi ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter