AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Şubat 2007
DUYGU SÖMÜRÜSÜ VE DİL

            Duygu ile düşünce arasındaki gözle görülemeyen, elle tutulamayan ama varlığı bilinen çizgiyi zorladığımız bir süreçten geçiyoruz. Toplumun gözü önündeki insanlar, sözün nereye gideceğini, kimin bundan nasıl etkileneceğini tartmadan canının istediği gibi konuşuyor ya da yazıyor. Çünkü keskin bir sözün, kaba saba davranışların, efelenmenin çoklarına önce orun, ün, arkasından da para kazandırdığı, “tuhaf” ilişkilerin politika sanıldığı, bin bir türlü saçmalığın sanat adına pazarlandığı bir süreç bu. Bu süreçte orun, ün (para) kazananların kullandığı dile baktığımızda 1950’den bu yana içi boşaltılan eğitim kurum ve dizgelerinin çöktüğünü ama bu çöküşün bile “politika” diye sunulduğunu açıkça görüyoruz.

            Son çeyrek yüzyılda her şey birbirine karıştı. 1980 darbesi, birçok yazarın söylediği gibi toplumun üzerinden silindir gibi geçmiş, düşünen, üretken olan kişileri, kurumları yamyassı etmişti. Aydınlar, düşünmenin bedelini ağır ödedi. Üniversite özerkliği, öğretim birliği ilkesi yok edildi; en deneyimli, birikimli öğretim üyeleri, öğretmenler başta olmak üzere ülkesine yararlı olmaktan başka “çıkar” düşünmeyen yurtsever, dünyadan haberli olan kim varsa darmadağın edildi. Atatürk’ün vasiyetnamesi bile çiğnendi.

1950’den sonra hızla yaralanan politik ve toplumsal duruşla ahlak, 1980’in yanlış, çirkin, hukuk dışı uygulamalarıyla öylesine hızlı inişe geçti ki toplumun her kesiminde bambaşka “yüzler” belirdi. İşin ilginç yanı bu “yüzler”in hepsi, “yeni” diye tanıtıldı; bu “türeme” yenilerin “zırva” diyebileceğimiz sözleri “yeni bir söylem” diye yutturulmaya çalışıldı; politika diye sunulan “duygu sömürüsü” gittikçe boyutlandı. Eğitim olanakları elinden alınan ve duygu ile düşünce arasındaki ince çizgiyi ayırt edemez duruma getirilen toplumun zayıf noktaları kaşınmaya başlandı. Öncüllerinin anlamını değiştirdiği, içini boşalttığı “milliyetçilik”le beslenen, inançları “güçlü” görünen, bireysel “çıkar”a yaslanan politikanın adı açıkça kondu. Bu politikanın temelinde Mustafa Kemal’in Türk Devrimiyle hesaplaşmak vardı. Aslında bu hesaplaşmaya itilenler de neyle, niçin hesaplaştıklarını ya da hesaplaşacaklarını doğru dürüst bilmiyorlardı.

Gerçekte onlar da “duygu sömürüsü” kurbanıydı; çocuk yaşta kulaklarına Türk Devriminin zararlı olduğu üflenmişti; “millet” demek “aynı dinden ve aynı kökenden olan, aynı dili konuşan insanlar” demekti. Köken ve dinde “aynı”lık, dil konusuna gelince biraz karışıyordu. “Millet” sözü Arapçaydı; eee? Kutsal kitabın dili de Arapçaydı; öyleyse? Dil konusunu çok kurcalamamak gerekirdi. İktidar olur olmaz “Anayasa”yı, “Teşkilatı Esasiye” yapmaya çalışan Demokrat Partinin milletvekili Hamdullah Suphi Tanrıöver, TBMM’de dil konusu tartışılırken, “Arabın medeniyeti benim medeniyetim” diyebilmişti. Kuşkusuz Tanrıöver olaya, “uygarlık insanlığın ortak malıdır” açısından bakmıyordu.

Atatürk yaşarken onun yanında olan birçokları gibi o da Türk Devriminden çark etmişti. 10- 15 yıl içinde dünya görüşü gibi yaşama biçimi de tümden değişenler yüzünden ülkenin yüzü gibi, Mustafa Kemal’in işaret ettiği “millet, milliyetçilik” de anlam değiştiriyordu. Artık akılla, bilgiyle beslenen bilim ve sanat, yerini “duygu sömürüsü” ağırlıklı bir “milliyetçilik”e bırakıyordu.

Yazılanların, söylenenlerin çoğunu anlamak olanaksızdı; çünkü kullanılan dil “perişan”dı. Kaldı ki kavramların, sözcüklerin içi gibi ülkenin tüm değerlerini boşaltanlar anlaşılmak da istemiyordu. Maya tutmuştu.

“Duygu sömürüsü” tam gaz sürüyor; düşünce diye pazarlanan saçmalıklar da bu sömürünün hammaddesini oluşturuyor. En acısı, bunu kullananlardan kimisinin evrenselden, evrensellikten dem vurması… Yazık ki son zamanlarda toplumu sarsan acı olaylar karşısında etkili yetkili bilinenlerin, kimi sanatçıların kullandığı dil, evrensel tanımı yaygınlaşmış kavramlara yükledikleri “bireysel” anlamlar da “duygu sömürüsü”nden öteye geçmiyor.

Anlaşmazlıkların, ses yükselmesinin bir nedeni de kimsenin kimseyi dinlememesi… Herkesin kendi doğrusuyla avaz avaz bağırdığı bir ortamda gerçeği, doğruyu, iyiyi, güzeli ya da yanlışı, tehlikeli olanı nasıl ayırt edebiliriz ki…

Her televizyon aynı haberi kendi yorumuyla ya da kendi doğrusuyla aktarırsa, ilkin verilen haber değildir; ikincisi yeterince araştırılmadan, soğukkanlılık ve sağduyuyla değerlendirilmeyen ve haber diye aktarılan şey, çok tehlikelidir. Yazık ki bilerek ya da bilmeden, “duygu sömürüsü”  yapanlara elimizi değil, kolumuzu kaptırmış durumdayız.

Toplumsal barışın, düşünce özgürlüğünün temel koşulu değil mi, iletilerimizi doğru bir dille aktarmak… Peki, dili doğru kullanamayanların duruşunun doğru olacağı söylenebilir mi?

İşte şimdi ilk düşünmememiz gereken bu; düşünmeli, düşüncelerimizi toparlamalı, ağzımızı öyle açmalı, kalemimizi öyle oynatmalıyız.

İşte 75. yılını kutlayacağımız Dil Devriminin temel amacı buydu. Aydınlanma yoluna çıkan bir ulus, önce birbirini doğru anlamalı ki ulusal sınırlar dışında olup bitenleri de doğru anlayıp doğru değerlendirebilsin…

Şimdi birilerinin toplumu “ulusalcılar” ve “milliyetçiler” diye ayırmaya kalkması, akıllı bildiğimiz kimi insanların “Ben milliyetçi değilim; ulusalcıyım” demesi ya da tersini söylemesi, bu iki sözcüğün bambaşka anlamları varmış gibi bilgiçlik taslaması hem gülünç, hem de acıklı bir durumdur. Ama hem gülünç, hem de acıklı bir duruma düşenlere, ayna tutacak durumda mıyız? “Duygu sömürüsü”ne dayalı ulusçuluk mu, milliyetçilik mi?

Yanıtı okurlarımıza bırakıyoruz.

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter