AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Nisan 2007
UMUDU KARARTMADAN GEÇEN YİRMİ YIL

            Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun kapatılacağı belli olmuştu, üzüntülü de olsak başımız dikti. Karanlıklara sürüklenen ülkemizi, 1980’lerden daha karanlık günlerin beklediği belliydi. 1982 Anayasası bunun habercisiydi. 1980 darbesinden önceki sağ hükümetlerin zaman zaman dile getirdikleri, zaman zaman içlerinden geçirdikleri ne kadar hukuk ve usdışı şey varsa, 12 Eylülcüler onların istediğinden de çoğunu bir çırpıda yaşama geçirivermişti. 1960’larda, 70’lerde Atatürk’ün kurduğu iki kurumun kapatılması için olmadık yollara başvuranlar, bu kez 12 Eylülcülere yanaşmıştı. Ortalık toz dumandı. Türk Devrimiyle ve TDK ile hesaplaşması sürenler, dönemin Tercüman gazetesi ve bir vakfın koltuğunun altına sığınmış, veryansın ediyorlardı. Suçlamalar, karalamalar… Sonunda Atatürk’ün kurumlarını kapattırmayı başardılar. Dünkü “devrimci”ler, bir gecede “inkılapçı” olmuştu, açıktan ya da gizlice verdikleri savaşımın meyvesini toplamanın esrikliği içindeydiler.

            Esrik alkışları, birbirine karışan çığlıkları her yerden duyabiliyorduk.

            Oh, 51 yıldır yıkılması için çalışılan “kale” yerle birdi artık! Yaşasın! Devrimcilerin kalesi yıkılmıştı işte! Atatürk’ün Türk Devriminin içini boşaltmak daha kolaydı şimdi!

            Öyle sandılar; yanıldılar. Atatürk, emperyalizmin “bir lokmada yutarım” sandığı imparatorluğun küllerinden nasıl taptaze bir cumhuriyet yaratmışsa, Atatürk devrimcileri de yılgınlığa düşmeyecekti. Gücünü ününden sanından, parasından pulundan, bir dönem birilerine ötekinde başkalarına yaslanmaktan değil, usun, bilimin, sanatın ışığından alan gerçek Atatürkçüleri, zor mu zor olacağı belli bir savaşım bekliyordu. Kollar sıvandı.

            12 Eylül kasırgası kimseyi yerinde bırakmamıştı; yalana dayalı çirkin suçlamalar karşısında hakkını arayanların, işsiz güçsüz bırakılanların, işkencelerin, ölümlerin, idamların, ihbar-muhbir trafiğinin herkesi korkuya saldığı günlerde, çoğu kişi kurda kuşa kaptırdığı yakınlarını bulamazken, eski Türk Dil Kurumu üyelerini bulmak, toparlanmak zordu. Ne ki bir adım atılması gerekiyordu. Atıldı. O tek adım, onlarca adım oldu; koşuya dönüştü. Yıllar birbirini kovalarken bir dernek çatısı altında toplanmayı uygun gören devrimciler, o derneğin çatısını çattılar; adını koydular: DİL DERNEĞİ!

            Derneğin, Atatürk’ün ulusumuza en büyük armağanı, bağımsızlığın simgesi, adı, bağımsızlık savaşının anlamı olan Türkiye Büyük Millet Meclisinin kurulduğu gün kurulması amaçlandı. 23 Nisanda başvuru yapılamayacağı için, tüm belgeler 22 Nisan 1987’de Ankara Valiliğine götürüldü, derneğin kuruluşunu gösteren belgeyi Vali Yardımcısı Gür verdi.

            Dil Derneği kurucularının, Ankara Valiliğine başvurusundan habersiz olan İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut, 8 Mayıs 1987’de, dil ve yazım yanlışları içeren “ilginç” bir yazıyla valilikleri uyarıyordu:

            “Türk Dil Kurumu’na karşı, bir Türk Dili Derneği kurulması için çalışmalar yapıldığı basında intişar eden haberlerden anlaşılmaktadır.

            (…) Yukarıda bahsekonu isimde bir dernek kuruluşu için müracaat vaki olduğunda, 2908 Sayılı Dernekler Kanununun 5 inci maddesinde yeralan kurulması yasak dernekler kapsamına gireceğinden, aynı Kanunun 10 uncu maddesi üçüncü fıkrası hükmü gereğince işlem yapılmasını ve neticeden Bakanlığımıza bilgi verilmesini arz ve rica ederim. Yıldırım Akbulut- Bakan”

            Çünkü İçişleri Bakanlığına göre Türk diliyle ilgili çalışma yapmak görevi resmi TDK’ye verilmişti, bu işlerle başkası uğramazdı. Bu yazı, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğine, Başbakanlığa, İçişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirliğine ve Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanlığına da iletilmişti.

            Dernek kurucuları, İçişleri Bakanlığındaki bu telaşlı çalışmayı, 8 Mayıstan çok önce duymuşlardı; duymayan Ankara Valiliğiydi. Kurucular, hiç telaşlanmadan yasal yolları izleyerek yürüyorlardı.

            Ankara Valiliği, İl Hukuk İşleri Müdürü, Ankara Emniyet Müdürlüğüne, 22 Mayıs 1987 günlü bir yazı göndererek Türkçeyle ilgilenme görevinin TDK’ye verildiğini belirtiyor ve yazısını şöyle bitiriyordu:

            “(…)Kuruluşu yapılmış olan Dil Derneği’nin 2908 Sayılı Kanunun 5. maddesine belirtilen kurulması yasaklanmış bulunan derneklerden sayılması ve aynı Kanunun 10. maddesinin 3. fıkrası uyarınca da faaliyetinin durdurulması gerekmektedir.”

            Bu öykünün bundan sonrası, yazışmalarda imzası bulunanlar adına, o gün için de ekin tarihimiz açısından da hem acıklı, hem utanılası olaylarla örülüdür. Dil Derneği’nin yolunu kesmek için hukuksuz eylem ve savları savunanların çoğu, sonradan ya sağ partilerden milletvekili olmuş ya da büyük şirketlerin yönetimlerine getirilmişlerdir.

            Dil Derneği “kurulması yasak dernekler”den sayılmış, kurucular için yasak dernek kurma girişimi nedeniyle suç duyurusunda bulunulmuştu. Ankara 3. İdare Mahkemesi, Ankara Valiliğinin, derneğin etkinliklerini durdurmak için yaptığı 8. 12. 1987 günlü girişimini bozdu. Ankara Cumhuriyet Savcı Yardımcısı M. Hayri Tayhan’ın imzaladığı 34 kurucu için “takipsizlik kararı” şöyle bitiyordu:

             “2876 sayılı yasayla Türk dilinin özleştirilmesi ve geliştirilmesi faaliyetlerinin devlet tekeline alınmadığı ve 2908 sayılı yasanın 5. maddesinde ise yine yukarıda belirlenen amaçla kurulacak bir derneğin yasaklanmış derneklerden sayılacağına dair bir kural bulunmadığı göz önüne alındığında Dil Derneği kurucusu olan sanıkların kurulması yasak dernekkurmak suçunu işledikleri iddia ve bu suçun oluştuğunu ileri sürmek mümkün değildir.”

            Kurucular, yargılanmayacaktı; ama valilik inadından vazgeçmedi. Mahkemenin kararına, hukukçuların yazdığı ama hukukçu olmayanların bile gülümsediği savlarla karşı çıktı. Karşıdevrimcilerin 1950’den bu yana söyleyegeldikleri, çürümüş sakızdan beter sözler, dayanaksız suçlamalar sürdü. Danıştay, iki yıl sonra hukukun üstünlüğünü kanıtladı:

            “(…)TÜRK MİLLETİ ADINA

            Hüküm veren Danıştay10. Dairesince gereği düşünüldü:

            İdare ve Vergi Mahkemelerinin nihai kararlarının temyizen bozulması 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 49. maddesinde yer alan sebeplerden birinin varlığı halinde mümkündür.

            Bozulması istenen karar, usul ve hukuka uygun olup dilekçede ileri sürülen temyiz sebepleri kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte görülmediğinden temyiz isteminin reddi ile bozulması istenen kararın onanmasına, 11. 12. 1989 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.”

             Bu öyküyü niçin anlatıyorum; niçin yineliyorum? Bıktırdınız, diyen varsa, haksız sayılmaz. Ne ki gündemin saat başı değiştirildiği bir ortamda, çoğumuz on, on beş gün önce yaşanan ve yaşamsal değerde olan pek çok şeyin sıradanlaştığının ayrımında bile değiliz.

            Yola, böylesi engelleri aşarak çıkan, hep yargının güvencesiyle haklarına kavuşan Dil Derneği, yalnızca tüzüğünde belirttiği görevleri usun ve bilimin ışığında dürüstçe yapmaya çalışan bir kurumun değil, Türk Devrimiyle hesaplaşanların ödüllendirildiği bir dönemde sorumluluğunu bilen aydınların onurlu direnişinin adıdır.

            Bu onurlu direniş, 20 yıldır sürüyor; belli ki daha da sürecek!...

            2 Nisan 2007’de Türkçeyi korumak için kurulan TBMM Araştırma Komisyonunun konuğuydum; ayrıntısını sonradan aktaracağım, şimdi yalnızca şunu söylemek istiyorum: Yıllar geçiyor; her alanda olduğu gibi dilin bilimi de gelişiyor, deneyim ve birikimlerimiz artıyor; ama bir kesimin Dil Devrimine bakışı, devrimi sorgulama biçimi hiç mi hiç değişmiyor. İşte Dil Derneği bu koşullarda yaşama savaşımı veriyor.

            Oysa hem ülkemiz, hem Türkçemiz içten ve dıştan kuşatma altında… Dilimizde tüy bitti; ama bir kez daha yineleyeceğiz: Dünya görüşümüz, kökenimiz ve inancımız ayrı da olsa hepimiz ortak bir dille anlaşmak zorundayız. Bu ortak dil, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları için Türkçedir. Türkçeyi ulusal kimlik görme duyarlığına erişen her yurttaş başka dillere de saygılı olur. Mustafa Kemal’in Dil Devriminin amacı buydu; aydınlanma yolunda ortak akıl üretebilmek…

            Yüzyıllarca “kaba Türkün” dili diye aşağılanan Türkçe şimdi de İngilizce karşısında aşağılanmıyor mu? Dahası İngilizce günümüzde bütün dillere saldırıp onları ilkin “bilim” dili olmaktan çıkarmaya çalışmıyor mu? Fransız, Alman, İtalyan da tedirgin değil mi? Başka ülkeler kendi dillerini koruma yetilerini geliştirirken, Türkçeye ve Türkiye’deki başka dillere gerçekten saygılılar mı? Peki, hâlâ “üstün çaba”yla bağrımıza basıp “ata yadigârı” bellediğimiz Arapça ve Farsça sözcüklere gösterilen sevginin azıcığı niçin Türkçeden esirgeniyor? Türkçeyi savunmak niçin türlü yorumlarla karşılanıyor?        

            Dil Derneği tam 20 yıldır, 1950’den bu yana iktidar destekli olan türlü cephelerde savaşım veriyor. Bugünkü resmi TDK, yaptığı bütün yanlışlara karşın 1983’ten önce TDK’nin hem bilimsel, hem parasal birikimini kullanıyor.

            Dil Derneği ise sık sık katkı, destek isteğiyle çağrı yapıyor. Şerafettin Turan, Aziz Nesin gibi yüz akımız aydınlar, kuruluş günlerinde “Bu derneği yaşatmak boynumuz borcu” demişlerdi. 20 yıldır borcumuzu bildik, boynumuzu kimseye uzatmadık. Sinsice yaklaşarak, “Biz de sizin gibi düşünüyoruz, alın şu bağışı” diyenlerin tuzağına düşmedik; pis kokular yayan, yeşermiş paraları elimizin tersiyle ittik; arkasından ne çıkacağı belli önerileri, bağışları geldiği yere ışık hızıyla gönderdik.

            Bu 20 yılda küçük noktalarımızı, paralarımızı biriktirip büyük alanlar, alanımızı ve amacımızı doğru anlatacak birliktelikler kurmaya baktık. Kırıldığımız olmadı mı? Türkçenin tarihsel akışını, devrimin özünü ve anlamını, alınan yolu, Atatürk kurumlarının niçin kapatıldığını unutarak bizi uzlaşmazlıkla suçlayanlara; kaynak araştırması yapmadan, kaynak belirterek ortaya koyduğumuz savlara, etkinliklere eleştiri getirenlere kırılmadıksa da tıkandığımız günler, noktalar oldu.

            Yalnız kendi işi, kurumuyla ilgili olan, işi ve kurumuyla tanınan kimi dostlarımızın Türkçe için kaygılanmasını, yükselen duyarlılığı desteklemesini kim yadırgayabilir? Biz de yadırgamadık; ama salt uygulayıcı olanları, dilbilimsel verilerin, araştırmaların uzağında olup da bireysel düşüncesini doğru sayarak yazı yazanları, TV’lerde konuşanları da yadırgadık. Bireysel sav ve sözlerinde ölçüyü kaçıranlaraysa onlar adına üzüldük.

            Sevincimiz gitgide katlanıyor; devletin kimi kurumlarının hâlâ yasaklıymış gibi baktığı, MEB’nin yazılı başvurularına yanıt vermediği Dil Derneği, toplumun, yazarların, öğretmenlerin çoğunun gözünde Atatürk’ün Türk Dil Kurumu ile özdeştir artık. 20 yılda yaşananlar, roman olur. Belki bir gün olacaktır da. Yazarlarımız durmuyor çünkü. Onlar Türkçeyi oya gibi işlemeyi sürdürüyor.

            Bu derneği aydınlanma sevdalıları kurdu, onlar yaşatacak.

            Dil Devriminin 75’inci, Dil Derneği’nin 20’nci yılı kutlu olsun!          

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter