AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Haziran 2007
UMDUĞUNU BULAMAMAK, NE UMDUĞUNU BİLEMEMEK!...

Kimi iletilerdeki eleştiri ve önerilerden, bilgisunar sayfalarımıza göz atanların, yalnızca “göz atmak”la yetindiği belli oluyor. Çünkü göz atmak, şöyle bir bakıvermektir. Herhangi bir şeye, birine, bir yazıya, bir kitaba vb. şöyle bir bakıvermekle bakıverdiğimiz şeyi, kişi, yazıyı, kitabı “anlamış, tanımış, öğrenmiş, irdelemiş, incelemiş… vb.” olmamız olanaksızdır.

Bize ileti gönderme inceliği göstererek “eleştiri” yöneltenlerin de “öneri” ve iyi dilek sunanlar gibi önyargısız davrandığına inanıyoruz. Kimi uzun uzun yazıyor, kimi kısacık…  “Dil konusu mühim bir konu, sitenizi biraz daha zenginleştirin! Hiçbir sitede umduğumu bulamadım çünkü…” diyen okurun ya da dilseverin, yaşını, eğitim düzeyini bilmiyoruz. Dil konusunun önemsenmesi bizim için yeterli. Bir de düşüncesini aktarma biçimi ve biçemi…

Ancak bizim bilgisunar sayfalarında “umduğunu” bulamayanların, ne umduğunu “bilemediği”ni de iletilerde kullanılan dilden anlayabiliyoruz. Beğenmediklerimizi yuvarlak sözlerle eleştirmek, yazık ki alışkanlığa dönüştü. Kuşkusuz eleştiri önemli; eleştiri kurumsallaşmalı, içinde öneri de taşımalı, ışık tutmalı, kaynak sunmalı, bilgi aktarmalı… Eleştirenden beklentinizi çoğaltabilir, derinleştirebilirsiniz. Bunu yapabiliyorsa eleştiren de eleştirilen de amacına yaklaşmış demektir.

Bize yöneltilen eleştirilere kulak tıkamamız olanaksız; en çok da öneri içeren eleştiri aldığımız için sevinçliyiz. Çünkü bu iletilerin sahipleri önyargılı değil; daha iyiyi, daha doğruyu birlikte bulmak, birlikte savunmak ve ortak amacımızı birlikte yaygınlaştırmak istiyorlar. Nitekim böylesi eleştiriler nedeniyle bilgisunar sayfamızda birçok yenilik yaptık. Sonucun ne denli verimli olduğunu da birlikte gördük. Kuşkusuz yeterli değil, olanaklarımızı zorlayarak daha iyiye ulaşmanın yollarını arıyoruz.

Bir insanın bir kurumda, bir kitapta, bir dostlukta, bir kentte, bir sofrada umduğunu bulamaması; bir kurumda, bir kitapta, bir dostlukta, bir kentte, bir sofrada neleri görmeyi, duyumsamayı, paylaşmayı, tatmayı beklediğiyle ilgilidir. Çünkü bir kurumu, bir kenti tanımak, bir kitabı anlamak için emek ve para harcarız. Dostluklarsa yürek işidir, ederi, ölçüsü tartısı yoktur. Sofrasına konuk olacağımız yere elimiz boş gitmeyiz; çekingen bir gülümsemeyle tatlı kutusunu uzatırız ev sahibine. Kimi zaman ne umduğumuzu bildiğimiz durumlarda bile düş kırıklığı yaşayabiliriz. Dillerde dolaşan bir romanı okuduğumuzda, fotoğrafına vurulduğumuz bir ünlüyle tanıştığımızda, yıllarımızı paylaştığımız bir dostla çıkar çatışması yaşadığımızda öfkelendiğimiz, incindiğimiz olur. Sanırım bu duyguları son yıllarda biraz daha yoğun yaşıyoruz. Örneğin reklam dediğimiz hem gerçekçi, hem de sanal olan olgunun ya da TV dediğimiz koca kafalı bir aracın tırnaklarına takılmış durumdayız. Bunlar yaşamın her alanına girdi; ne yiyip içeceğimizi, ne giyeceğimizi belirliyorlar. Neye gülüp neye üzüleceğimize de karar veriyorlar. Reklamın ve TV’lerin sunduğu şeylerin çoğu, ne umduğumuzu bilsek bile, umduğumuzu ararken önümüze engeller çıkarıyor. Arayan bulur, derler ya. Hiç de öyle değil. Bu toz duman içinde aradığımızı ve umduğumuzu bulabilmemiz neredeyse olanaksız. Çünkü aradığımızı, umduğumuzu seçme, eleme, irdeleme, eleştirme şansımız bile yok. Öfkelenmek serbest ama…

Çoğunca yaptığımız da bu. Dil Derneği, 12 Eylülün hukuk tanımazlığında, olağanüstü koşulları zorlayarak kurulan, hukukun üstünlüğüne inanarak yolunu açan, bilim sanat insanlarının, dürüst basın emekçilerinin desteğini alarak, gönüllü birlikteliğin en seçkin örneğini vererek 20 yıldır ayakta duruyor. Kendi gücüne inananlar açısından bakılınca, bir bakıma öfkeyi dirence dönüştürmenin, akıl ve bilime tutunarak onurlu direnişin bir örneği…  Kuşkusuz Dil Derneği gibi iyi örnekler var. İyi ki var, başka türlü nasıl yaşanırdı?

Bu derneğin 19 yıldır bir dergiyi yaşatması, yayın yapması, bilgisunar sayfası açması, türlü etkinlikler düzenlemesi, zaman zaman içinde olanları bile şaşırtıyor. Sihirli lambadan çıkan cin değil, “biz” yapıyoruz bunları. Lambadan çıkan cin gibi bir saniyede değilse de belirli bir süre içinde olanaklarımızı zorlayarak yapıyoruz. Yavrularını beslemek için ottan çöpten “aş” pişirmeyi başaran analar gibi, taşın suyunu çıkararak ekmeği bulan babalar gibi, canını dişine takarak çalışan gönüllüler yapıyor.

Her şeyin parayla ölçüldüğü, geçim sıkıntısının çoğumuz için söz konusu olduğu bir ortamda, kendi alanlarımızda salt kendimize ün ve para kazandıracak her işi, her olanağı erteleyerek ya da elimizin tersiyle iterek, neleri başarabildiğimizin tadına bile varamadan yapıyoruz. Kimseden alkış, övgü beklemeden… Burada “biz” diye andığım aydınlanmacılarla sınırlı değil düşüncelerimiz, tasarılarımız, sevinç ve kaygılarımız…

Kimi dilseverler, yayınlarımızda, etkinliklerimizde, bilgisunarda umduğunu bulamıyor olabilir; biz de bulamıyoruz. Ne umduğumuzu, ne istediğimizi bildiğimiz için de sıkıntılıyız. Tasarladığımız işlerin, eylemlerin hepsini yaşama geçirebilmek için yalnız el sıkışmak, sırt sıvazlamak yetmiyor. Övgü almak önemli; ama yetmiyor. Ödentiler yetmiyor. Bağışlar kısıtlı… Yayınlarımızın önündeki engeller büyük…

Atatürk’ün kalıtını, ağzından bir kez bile “Dil Devrimi” çıkmayanlar, “mirasyedi” rahatlığıyla kullanıyor. Hem de ne için? Atatürk’ün dilde devrimden caydığını kanıtlamak için… En temel kaynak olan sözlüklerinde “Kurtuluş Savaşı, ulusal direniş, milli mücadele, Atatürk ilke ve devrimleri, Dil Devrimi, Harf Devrimi, Türk Devrimi…” gibi ulusal kavramlar yok; ama “mızraklı ilmihâl, Miraç Gecesi, Miraç Kandili, Mevlit Kandili, Allahuteala, Allahualem, Allah vergisi, mevhibeiilahiye, sabah ezanı, namaz seccadesi, namaz niyaz, bayram namazı, teravih namazı, ahir zaman peygamberi” gibi dinsel öğeler eksik değil.

Bizim etkinliklerimizi, bilgisunar sayfalarımızı, yayınlarımızı yeterli bulmayanlara içtenlikle teşekkür ederiz. Umduğunu bulamayanların gözünde ne denli yücelip yükseldiğimizin bilincindeyiz. Birbirimize nazımızın geçeceğinin de… Bu sevgiye, bu güvene sığınarak daha çok destek, daha çok katkı istememiz hoş görülecektir. Örneğin bu yazıyı okuyup bana hak verenlerin, bilgisunardaki hesaplarımızı kullanarak minicik katkılarıyla bir havuz oluşturacağına inanıyorum.

Kesinlikle az ve azınlık değiliz! Cumhuriyet mitinglerinde hepimizi duygulandıran “Biz kaç kişiyiz?” sorusu, Dil Derneği’ne omuz ve gönül verenler için de geçerli; öyle değil mi?

SEVGİ ÖZEL
 

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter