AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Temmuz 2007
DİL DEVRİMİNİN 75. YILI KUTLU OLSUN!

12 Temmuz, Türk Dil Kurumu’nun 75. kuruluş yıldönümüdür. Kuşkusuz Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun… Bu nedenle Türk Dil Kurumu’nun 75. yaşını buruk bir sevinçle kutluyoruz. Atamızın ulusumuza armağanı olan Türk Dil Kurumu’nun 24 yıldır olmaması, sevincimizi gölgelese de devrimin bu 75 yılda geriye dönülemeyecek biçimde kökleşmesi, Türkçeye emek verenlerin övüncüdür. Atatürk’ün kurumunun adına, malvarlığına, yapıtlarına el konularak, yasa zoruyla kurulan şimdiki TDK’ye, 12 Eylülcülerin ya da daha açık söylersek, Kenan Evren’in kurumu diyebiliriz. Çünkü 12 Eylülcülerin yaptığı her uygulama, getirdiği her yasa yaklaşık 30 yıldır tartışılmaktadır. İlginçtir; Kenan Evren ve arkadaşlarının düzenlemeleri, örneğin 1982 Anayasasının birçok maddesi, dışardan da gelen baskılarla değiştirilmişken, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “vasiyetnamesi” üzerindeki hukuk ayıbı 24 yıldır silinememiştir. Çünkü 82 Anayasasının geçici 15. maddesi tümüyle değiştirilemediği için, bir bakıma 12 Eylülcüleri güvence altına alan anlayış sürmektedir. Anayasanın 134. maddesine dayanılarak Danışma Meclisinden apar topar çıkarılan 2876 Sayılı Yasa, bu yasayla oluşturulan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, bu yüksek kurum içine alınan Türk Tarih ve Dil Kurumları, 24 yıldır Atatürk’ün kurumları değildir.

Atatürk, “Türk Dili Tetkik Cemiyeti”nin adını, kurucularını belirleyerek, dahası bu kurumun nasıl çalışacağını eliyle çizdiği şemayla belirterek, 11 Temmuz 1932 gecesi kararını aydınlara açıklamıştır. Hemen ertesi gün, 12 Temmuz 1932’de Başkan Samih Rıfat, Genel Yazman Ruşen Eşref Ünaydın, üyeler Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Celal Sahir Erozan, Atatürk’ün hazırladığı tüzükle İçişleri Bakanlığına başvurmuş ve derneğin kuruluşunu gerçekleştirmişlerdir. Atatürk, “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” ile ondan bir yıl önce kurduğu Türk Tarih Kurumu’nu, özellikle birer devlet kuruluşu olarak biçimlendirmemiştir. Bu iki kurum, özerk ve özgür çalışmaları gereken birer dernek olarak oluşturulmuştur.

Onlarca kez yazdık, açıkladık, belgeler ortada; tanıkların çoğunu bugün yaşları 60’ya yakın olanlar bile tanıdı; onların yapıtları ortada; bunca belge ve kaynak varken, Atatürk’ün dernek yapısında kurduğu kurumlarını yok etmenin hiçbir hukuksal dayanağı yoktu; ama önemli bir amacı vardı. Amaç, Türk Devriminin çok önemli bir kalesini yıkmak, cumhuriyetle başarılan Kültür Devriminin en sağlam dalını koparmaktı. Özellikle 1950’den bu yana yaşadıklarımız, bu amacın, parça parça sahneye konan devrim karşıtı bir oyun olduğunu kanıtlamıştır. Laik öğretimin yaralanması, eğitimin dinsel, ırksal öğelere yaslandırılması, aklın öncülüğünün ve bilimselliğin ötelenmesi, yabancı dille öğretim, eğitimin paralı duruma getirilmesi, siyasal ve ekonomik bağımsızlığa vurulan darbeler… Hiçbiri rastlantı değildi. Sonunda karşıdevrimcilerin gözleri öylesine karardı ki Atatürk’ün vasiyetnamesini çiğnemeyi bile göze aldılar. Türkiye 24 yıldır bu ayıpla yaşıyor.

Kendini bilimci olarak niteleyenlerin bile onlarca belgeyi yok sayarak, bilgi öksüzü iktidarların gücüne yaslanarak gerçekleri karartma çabalarını sürdürmesini Dil Devriminin 75. yılında şiddetle kınıyoruz.

*

75. Yılda Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü adlı yapıtımızda, cumhuriyet döneminde niçin dilde devrim yapma gereksinimi duyulduğunu, belge ve kaynak belirterek uzun uzun anlattık. Harf ve Dil Devrimleri, yıllardır gerçekleri saklayarak toplumu yanıltanların söyledikleri gibi, Atatürk ve arkadaşlarının bir gecede ortaya attıkları savlar ve önü arkası düşünülmeden yapılan eylemler değildir.

Böyle olduğunu savlayanlar, bu savların sahiplerini yazıları ve üstü kapalı tavırlarıyla destekleyenler ister profesör olsun, ister politikacı, ister gazeteci, isterse ün, orun sahibi, o denli bilgisiz, o denli önyargılıdır ki, ülkeye ve Türkçeye verdikleri zarar, umurlarında bile değil. Ülkemiz ve Türkçemiz, bireysel çıkarını ulusal çıkarlardan üstün tutan bilgisizler, devrim karşıtları yüzünden bu durumdadır!

Bu kesim hâlâ Osmanlı dönemini ve Osmanlıcayı özler de Osmanlı aydınlarının yazı ve dil için yaptıkları tartışmaları ağızlarına almazlar. Ömer Seyfettin’in düşüncelerini, tepkisini önemsemezler, Ziya Gökalp’ı istedikleri gibi yorumlar, Fuad Köprülü’nün ilk Türk Dili Kurultayında ve Atatürk’ün yaşadığı dönemdeki devrime övgülerini göz ardı ederler. Osmanlı aydınlarının yazı ve dil konusunu niçin “büyük bir sorun” olarak gördüğünü, niçin tartıştıklarını, çabalarını irdelemezler. Örneğin Harf Devrimini yapan “Dil Encümeni” Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir devlet birimi olarak çalışırken yaşanan olumsuzluklar sırasında çıkan tartışmada, Falih Rıfkı Atay’ın nasıl sert çıktığını dile getirmezler.

Bakınız, arka arkaya devrim yasalarının kabul edildiği mecliste Dil Kurulu çalışmalarını uydurmacılık olarak gören üyelerin girişimiyle Milli Eğitim Bakanlığı’nın 1931 yılı bütçesinde kurul için konulan 30.000 liralık ödenek 10 liraya indirilmiş, böylece kurul çalışmaları 1931 Temmuzunda durdurulmuştur. Bunun üzerine Falih Rıfkı Atay Hâkimiyeti Milliye gazetesinde Kusur Kimin başlıklı yazısında, sözcük türetmenin uydurmacılık değil, dili zenginleştiren bir yapma(yaratıcılık) olduğunu belirterek suçlamaları kültürsüzlük olarak değerlendirmiş ve şöyle demiştir: “Çankırı mebusu uydurmasyon diye çirkin bir kelime kullanmış. Bu cascavlak kültürsüzlük demektir. Buna uydurma değil, yapma denir. Her yeni kelimeyi o günkü zevkimiz geri ittikten sonra yavaş yavaş almış, benimsemiş, sevmiştir.”

Bütün belgeler, kaynaklar açıkken Atatürk’ün, dil çalışmalarının bir çıkmaza girdiğini belirterek bu işten çekildiğini öne sürenler, bir tek F.R. Atay’ın Çankaya adlı yapıtındaki şu satırlara dayanırlar:

“Bir akşam Atatürk, sofra bittikten sonra benim, yanındaki iskemleye oturmamı emretti.

-Dili bir çıkmaza saplamışızdır, dedi. Sonra,

-Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben bu işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağızdedi.” 1

Olayı aktarma doğru ise, bu konuşmada Atatürk’ün bir çıkmazdan söz ettiği açıktır; ne ki yorum doğru değildir. Çünkü Atay romanında, tarihi belirtilmeyen bu olayı aktardıktan sonra, yeni bir sözlük komisyonu oluşturulduğunu ve bir Osmanlıca-Türkçe Cep Kılavuzunun hazırlanmasına başlandığını da söylemektedir. Atatürk’ün “bir çıkmaz”dan yakınmasının bu komisyonun kurulmasından önce, yani 1934’te olduğu, bu komisyonun çalışma döneminin ve Cep Kılavuzlarının yayın tarihi bellidir. Üstelik özleştirmenin o tarihten sonra, 1935’te en üst düzeyine vardığı da bilinmektedir. Sözde bilim adamı olanların, Atay’ın romanındaki bu satırlardan sonraki bölümü atlayarak, olayı önyargıyla yorumladıkları açıktır. Kaldı ki 1937 Aralığında Denizbank tamlamasının Türkçeye uygun olduğunu savunan aynı Falih Rıfkı, aynı Çankaya romanında Dil Devriminin öğretim kurumlarına mal edildiğini de şöyle dile getirmektedir:

“Dil, herkesin kullandığı bir şeydir. Dilde yenilik herkesi rahatsız ve tedirgin eder. Zevkler isyan eder; alışkanlıklar dayatır; kanaatler bir türlü uzlaşamaz. Bu hal, işleri yüzünden görenlere anarşi korkusu verir. Dilde başlayan esaslı değişme hareketlerinin nesillerce sürmesi tabii olduğu fikrini kimse benimsemek istemez. Yazanlar kalmamak kaygısı içindedirler. Okuyanlar, bugün anladıklarını yarın anlamamaktan öfkelidirler. Fakat bu alınyazısıdır; yürür. Ve hiçbir kuvvet ileriye doğru bir dil gelişmesini geriye çeviremez...

Atatürk, dilde Türkçeciliği devlete mal etmiştir, üniversiteye mal etmiştir, mekteplere mal etmiştir. Atatürk’ün amacı, zengin, güzel ve milli Türkçe idi. Bu gayedenayrılmak için insan Türklüğünden uzaklaşmalıdır. Bugüne kadar yaptığımız, yapılacak olanın belki yarısından da ibarettir. Dilde geri dönülemez.” 2

Dil Devrimi karşıtları bu yazıları görmez; çünkü böyleleri roman okumayı değil de sinekten yağ çıkarmayı bilir. Yazık ki bu devrim karşıtlarını yüreklendiren de Atatürk yaşamını yitirdikten yıllar sonra yolunu ve yönünü değiştiren Fuad Köprülü, Hamdullah Suphi, Atay gibi aydınlardır. Her alanda görmeye alıştığımız bu ikili tavır, başta eğitim kurumları olmak üzere, 1950’den bu yana dil açısından şimdi bizi “açmaza sokmuştur.”

Atatürk’ün kurumu olduğunu sanan şimdiki Türk Dil Kurumu’nun yöneticileri, uzmanları, Falih Rıfkı gibi aydınların ikili tavırlarına tutunarak Atatürk’ün dilde devrimden caydığını kanıtlamaya çalışmaktadır. Ancak hem onlara, hem de onlar gibi düşünenlere, Türkçenin ve Dil Devriminin gücü yanıt vermektedir. Falih Rıfkı’nın 1937’deki sözlerine de kulak versinler. Dil Devrimi, 1950’den bu yana sürekli tepkiyle karşılaştığı için, “Bugüne kadar yaptığımız, yapılacak olanın belki yarısından da ibarettir” ancak “Dilde geri dönülemez.” Geri dönüş söz konusu bile edilemez. Bakın işte, bugün dünya görüşü farklı olanlar, özellikle sağ siyasaya tutunanlar, dün yasaklanan, aşağılanan sözcüklerin hepsini şıkır şıkır kullanmaktadır. 1980’i izleyen günlerde “devrim” diyenin canına okunuyor, resmi TDK, “devrim”i “katlanma, çevrilme, bükülme” olarak tanımlıyordu. Yaklaşık beş yıldır iktidarda olan “milliyetçi muhafazakâr” AKP iktidarı, birçok alanda “devrim” yaptığını söylemektedir. Demek ki resmi TDK yöneticisi ve uzmanları gibi bütün devrim karşıtları Türkçenin akışına ayak uyduramamaktadır. Devrim yürüyor; hem de önüne çıkan akıl ve bilimsellikten uzak her şeyi, herkesi arkasında bırakarak yürüyor.

Aymazlara, Türk Devriminin orasını burasını kemire kemire doymayanlara, bilgisizliğiyle, dili siyasaya araç yaparak ün ve orun sahibi olanlara bir kez daha anımsatalım:

Atatürk, eski yazı “din”le ilişkilendirildiği için Harf Devrimini yasa güvencesi altına almıştır; vasiyetnamesiyle gelir bırakarak da Türk Tarih ve Dil Kurumlarının gelecekte siyasal iktidarların güdümüne girmemesini sağlamıştır.

Bir başka deyişle Atatürk, Tarih ve Dil Kurumları için sonsözü yine kendisi söylemiştir. Nitekim tarih onu haklı çıkarmıştır; şimdiki TDK, 24 yıldır yolunu siyasal iktidarlara göre belirlemektedir. 12 Eylülcüler istediği için “devrim” sözcüğünü bilimdışı tanımlamış, 1980 ortasındaki iktidar istediği için TRT’nin sözcük yasaklamasına ön ayak olmuş, türetme eylemini yavaşlatmak için bileşik sözcükleri ayırmış, yerleşmiş yazım kurallarını bozarak eski yazıdaki işaretleri getirmiş, tepki aldıkça geri dönmüştür; 24 yıldır sağ iktidarların Milli Eğitim Bakanları ne isterse onu yapmaktadır. Bu tavır, bilimsel değil, açıkça siyasaldır. Türkiye’de Türkçenin eğitim ve öğretiminde sorunlara çözüm aramamakta, ölçünlü dil ve yazımı kendisi bozarken, ABD’den ülkeye gelemeyen kişinin 100 ülkede açtığı okullara hizmet götürmekte, açıkça taraf olarak bu kişinin düzenlettiği “olimpiyatlar”da “ödül” almakta, seçici kurullarına katılmakta, hangi amaca hizmet ettiği belli bu etkinliklere övgüler düzmektedir. Yanılıyorsak, gerekli açıklama yapılsın! Ayrıca yıllardır yasası güdük olduğu için resmi TDK’nin yönetim kurulu bile yoktur; koskoca kurum, üç beş kişinin kişisel düşünce ve eylemlerine terk edilmiştir. Bir süre önce adı yolsuzluğa da karışan, yolsuzluk yapıldığı yargı organlarınca belirlenen resmi TDK’de Atatürk kalıtının nereye, kimlere harcandığının hesabı bilinmemektedir. Tersi savlanıyorsa, 24 yıldır kimlere, nerelere neler harcandığı, “telif ücret”leri açıklansın! Oysa 1983’ten önceki TDK’yi Kenan Evren’in önyargıyla donattığı kişiler denetlemiş, tek kuruşun kötüye harcanmadığı, kurum amacının tek bir eylemle kötüye kullanılmadığı belgelerle saptanmıştır. Tersini söyleyecek olan belgeleriyle ortaya çıksın!

Bugün, bu nedenle 1983 öncesinde Atatürk kurumlarının amacından saptığını, Atatürk’ün kurumları “akademi” yapmak istediğini, Atatürk’ün dilde devrimin hızından rahatsız olduğunu söylemek koskocaman bir yalandır! Türk Devriminin bütününe ihanettir! Gelecek kuşaklar, tarih ve hukukun üstünlüğü, Atatürkçü düşünceye, Türk Devrimine, laik cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün “vasiyeti”ne ihanet sayılabilecek bu işi yapan 12 Eylülcüleri, onları bu yola çekenleri, 24 yıldır bu hukuk ayıbını savunanları, devrim karşıtlığına hizmet edenleri, Türkçenin içine itildiği kargaşaya çanak tutanları bağışlamayacaktır! Çünkü ülke ne durumdaysa Türkçe de aynı durumdadır! Türk Devrimini yaralayanların, Atatürk’ün kalıtı üzerine oturanların, bu hukuk ayıbı için suskun kalanların hiçbirinin Atatürk’ün adını anmaya, onun resmine bakmaya bile hakkı yoktur!

Atatürkçü düşünceye bağlılığımızla, cam gibi saydam düşünce ve eylemlerimizle, gönüllü birliktelikle ürettiğimiz yapıtlarımızla apaçık ortadayız! Belgesiz, kaynaksız tek savımız yok! Tersini öne sürenlere hodri meydan!

Türk Devrimine, Dil Devrimine inanmaktan, emek vermekten, bu yolda savaşımdan, Atatürk’ün kalıtının arkasını aramaktan asla vazgeçmeyeceğiz!

Bu tarihsel ayıptan, bu hukuk lekesinden bir gün kesinlikle arınacağız!

Biz göremezsek, çocuklarımız görecek! Tüm çabamız tertemiz bir ülke ve bilim ve sanat dili olarak gelişen “ses bayrağımız” Türkçe içindir!

*

Bu 12 Temmuzda, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onun bütün silah ve devrim arkadaşlarını; TDK’nin ilk Yönetim Kurulu üyeleri Samih Rıfat’ı, Ruşen Eşref Ünaydın’ı, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Celal Sahir Erozan’ı; 75 yıldır ülkeye ve Türkçeye emek veren, yaşamda olan olmayan bütün devrimcileri özlemle, saygıyla anıyoruz!

Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun ve Dil Devriminin 75. yılı kutlu olsun!

SEVGİ ÖZEL

1Çankaya, Cumhuriyet Yayınları, 1999,  s. 477.
2 agy  s. 472,  479.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter