AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Ağustos 2007
BU KEZ UNUTULMASA BARİ *

             1982 Anayasasının bütünü gibi, andı belirleyen 81. maddesi de “dil” açısından tartışmalıdır. Antta 60 sözcük bulunmakta, 11 kez kullanılan “ve” bağlacı nedeniyle metin, okunma zorluğu taşımaktadır. Nitekim kimi TV’lerde, andı okumaya kalkışan deneyimli sunucular bile vekillerimizin çoğu gibi teklemiştir. 1980’lerden sonra özellikle laiklik, Atatürk ilke ve devrimleri, temel özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi kavramlar sıklıkla tartışıldığına göre, doğru okunup doğru algılanamayan, dolayısıyla içselleştirilemeyen bu metin nedeniyle, kimi vekiller, kendilerince bu andı geçersiz saymış olabilirler. Çünkü bu anayasayı hazırlatanlar, “Atatürk ile ve inkılapları”na bağlı kalmamış, onun vasiyetnamesini ve insan haklarını çiğnemiş, laik öğretim dizgesini bozmuş; akıl, bilim ve sanatın yerine inancın geçmesini hızlandırmış, sonra gelenler de açılan gedikleri büyütmüştür. Atatürk’ün vasiyetnamesini çiğneyerek kurumlarını kapatmak, bu andın “anlamıyla” bağdaşmamaktadır. Daha açıkçası 12 Eylülcüler önce Atatürk ilke ve devrimlerini çiğnemiş, sonra çeyrek yüzyıldır tartışma konusu olan Anayasayı hazırlamışlardır.

            1982 Anayasasını hazırlayanlar, 60 sözcükle her şeyi söylemek istediklerinden, 12 Eylülcülerin o dönemdeki tavır ve sözleri de anımsanırsa, antta yinelemeler olduğu görülecektir. AKP “renksiz ve sivil” bir anayasa hazırlığı içinde olduğuna göre, belki önerilerimiz göz önüne alınır.

''Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne, demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ve Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma, büyük Türk milleti önünde namusum ve şerefim üzerine ant içerim'' biçimindeki antta, biçimsel özellikleri öne çıkarılmış, “anlam” göz ardı edilmiştir. 1961 Anayasasını hazırlayanlar gibi, “devrim, ulus, yurt, özgürlük…” demekten korkmayan hukukçularla dilciler el ele vermelidir. Örneğin, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve vekiller bu sayede TBMM’ye gelebilmiştir; dahası “egemenliğin” kendinde olduğuna inanan halk “vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü”ne sahip çıkabilir. “Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını” korumak, devletin varlığını korumaktır. “Hukukun üstünlüğüne bağlı kalmak”sa, demokratik bir toplumda adalet anlayışını içselleştirmektir. “Toplumun huzur ve refahı” da her yurttaşın “tüm insan hak ve özgürlükleri”nden yararlanmasıyla olanaklıdır ve hak ve özgürlüklere saygılı kişiler ancak dayanışma içinde olabilirler. Bu durumda andı şu biçime getirebiliriz:

''Laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü koruyacağıma; Atatürk ilke ve devrimleriyle hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağıma; herkesin bütün insan hak ve özgürlüklerinden yararlanarak huzur ve refah içinde yaşaması için çalışacağıma; Anayasaya bağlılıktan ayrılmayacağıma, büyük Türk ulusu önünde namusum (ve onurum) üzerine ant içerim.”

Böylece 46 (ya da 44) sözcüğe inecek ant metnindeki tamlamaları beş kez “ve” ile bağlayarak milletvekillerini rahatlatabiliriz. Aslında “namusum ve onurum”u, “namusum” diye kısaltabiliriz. Namus ve onur anlamca özdeş değildir; ama namuslu kişi, onurludur; onurlu kişi de namusludur.

Gelelim, 4 Ağustosta ant içilirken yapılan yanlışlara… Pek çok vekil, metinden de kaynaklanan zorlukla “vurgu” yanlışı yapmıştır. “Laik, inkılap, demokratik, sadakat, egemenlik” sözcükleri, genellikle yanlış seslendirilmiştir. Dilimize girdiği yıllarda “layik” diye kullanılan, ancak bu biçimin “layık” ile karıştırıldığını gören dilciler, “laik” biçimini yeğlemiştir. 12 Eylülle birlikte “devrim”den korkulmuş, “inkılap” Türkçeye geri dönmüş ve tıpkı “laik” gibi, özellikle siyasilerin başına bela olmuştur. “Devrim”i kimse yanlış seslendiremez; ama vekillerin çoğu, “inkilap” demiştir. Türkçe olan “egemenlik”in, “eğemenlik” diye seslendirilmesiyle “demokratik” ile “sadakat”in kişiden kişiye değişen okunuşunu yazıya dökmek olanaksız. Yine çokları “herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsü” tamlamasını, “herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsübiçimine sokmuş, “ülküsünden” sonra gelen “ve” bağlacı, vekillere kök söktürmüştür.Genç vekillerin seçim öncesi TV’lerde nasıl konuştuğunu, ant töreninde sözcükleri nasıl yanlış seslendirdiğini bir kez daha gördük; bu görüntü, Türkçenin eğitim ve öğretiminin iflas ettiğinin kanıtıdır.

Yanlış manlış okunsa da vekillerimiz, dileriz bu kez içtikleri andı unutmazlar. Dileriz, varlığımızı borçlu olduğumuz Atatürk ilke ve devrimlerini, laikliği gereksiz yere tartışmazlar; özellikle iktidar partisinin kadın milletvekilleri bu andın, TBMM’nin kendileri için “anlam ve önemini” doğru algılar da karşı cinsin unutmaması için üstün çaba harcarlar.

*

Bir de günümüzün tartışma konusu olan “sivil ve renksiz anayasa” tamlamasını doğru irdelemek gerekir. 1982 Anayasasını, 12 Eylülcülerin görevlendirdiği profesörler hazırlamıştır. Işıklar içinde yatsın Uğur Mumcu, bu anayasayı hazırlayanların başını çeken Prof. Orhan Aldıkaçtı’yı işaret ederek, “Aldıkaçtı Anayasası” derdi. 1982 Anayasasının içeriğine her ne kadar 12 Eylülcüler fazlasıyla karışmışsa da koca koca prefesörler “bilimsel” kimliklerini ortaya koyarak, bir bakıma “sivil” bir anayasa hazırlamışlardır. Şimdi kim hazırlıyor ya da hazırlayacak? Başka “Aldıkaçtı”lar… Bu kişilere siyasal iktidar karışmayacak mı? Çoktan karıştığı besbelli değil mi?

Asıl üzerinde durulması gereken, anayasanın “renksiz” olması isteğidir. Basındaki açıklama ve tartışmalardan anladığımıza göre 1982 Anayasasının ve öncekilerin rengini bozan “Atatürk ilke ve inkılapları, Atatürk milliyetçiliği” kavramları olmalı… Tam bizim “renksiz” ya da “rengi atan” sözde aydınlarımıza göre bir tavır, soluk bir duruş…

Atatürk, 1938’den bu yana yok; ama arkasında bıraktığı Türk Devriminin “rengi” hâlâ birilerinin rengini attırıyor. Bu ne öfke, bu ne bitmez hesaplaşma… Hele bu hesaplaşmaya sonradan katılan aydınlardaki baş dönmesi… Başlarını döndüren ne acaba? Kendi renksizlikleri mi, yoksa hâlâ anlamamakta direndikleri Türk Devriminin asla solmayacak rengi mi?

Yaşayıp göreceğiz! Göreceğiz; ama salt izleyici olmasak iyi olur!

SEVGİ ÖZEL

* 9 Ağustos 2007 günlü Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazının genişletilmiş biçimidir. Dilseverlerden aldığımız öneriyle okumamış olanlara ulaştırmak istedik.

 


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter