AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Kasım 2007
TÜRK DEVRİMİNİN YARATICISI: ATATÜRK

            Kasım, kimileri için hüznü çağrıştırır. Sonbaharı uğurlayıp kışa girmenin, gökyüzünü kaplayan boz bulutların, özellikle büyük kentlerde tadı çıkarılamayan karın, yağmurun, kış aylarında toplumun büyük kesimince aşılması olanaksız türlü zorlukların, üşüyenlerin, geçim sıkıntısı çekenlerin çıplak gözle görüldüğü dönemin başlangıcı olarak algılanır kasım.

            Kasım, Türk Devriminin yaratıcısı ulu önderi yitirdiğimiz aydır. Onu yitireli tam 69 yıl oldu. Benim kuşağım Atatürk’ü görmedi; ama çoğumuz onu “görmeden” gördük. Çünkü onun manevi kalıtı olan akıl ve bilimden başka “doğru” tanımamayı, bize en büyük armağanı olan Türk Devrimiyle öğrendik. Genelleme yaptığımı sanmayın; öğrenmemekte direnenler de var; aymazlık içinde olanlar şimdilerde “çoğunluk” gibi görünüyorlar. Daha doğrusu çoğunlukta olduklarını sanıyorlar.

            Bu yıl laik cumhuriyetimizin kuruluşunun 84. yılını kutladık. 2007, Dil Devriminin 75., Söylev “Nutuk”un 80., Harf Devriminin de 79. yılıydı. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümünün 69. yılında içimiz acıyarak da olsa söylemek zorundayız; bir bütün olan Türk Devrimi büyük bir tehlikeyle yüz yüzedir.

            10 Kasım 2007, tıpkı Cumhuriyet ve Dil Bayramlarında olduğu gibi, yine göstermelik törenlere sahne olacaktır. Şaşkınlık içindeyiz; Atatürk’ün kalıtını çiğneyenler, yakın geçmişle hesaplaşa hesaplaşa Türk Devriminin içini boşaltanlar, hangi yüzle Anıtkabir’e gidiyor ya da hangi yüzsüzlükle ağızlarına Atatürk’ün adını alıyorlar? Bunu biz anlayamayız; çünkü hiç ikili oynamadık,  devrimcilik ülkümüzden hiç ödün vermedik; hiç aya, güneşe göre yön belirlemedik. Ahlakla bağdaşmayacak çıkarlar peşinde hiç koşmadık. Döneklerle, çıkarcılarla hiç işimiz olmadı. Tıpkı örnek aldığımız önderimiz Atatürk gibi. Onurluca dimdik durmayı ondan öğrendik; böyle durmakta da kararlıyız!

            Atatürkçü düşünceyi içselleştirmeyen, tersine Türk Devriminin kazanımlarıyla ad ve ün sahibi olanlar, Atatürk resimlerinin önünde poz veriyorlar. Atatürk’ün Türk Devrimini biçimlendirdiği Çankaya’da, TBMM’de artık bambaşka görüntüler var, bu görüntülerin arkasındaki amaçlar, artık gizlenmiyor.

            Atatürk, Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit Kansu’ya savaştan sonra yeni kurulacak devletin yönetim biçiminin cumhuriyet olacağını, yazının değişeceğini ve “tesettür”ün kalkacağını söylüyor. Söylediklerini fazlasıyla yaşama geçiren Atatürk’ün yaptıklarını birer birer ortadan kaldıracak girişimlerin artık saklanamadığı, 1920’leri aratmayacak bir sürece girmiş bulunuyoruz. Atatürk, bağımsızlık savaşının nasıl kazanıldığını, cumhuriyete nasıl ulaşıldığını, bu savaşta salt yayılmacılarla savaşılmadığını Söylev’de uzun uzun anlatır. Onca yoksulluk ve yoksunluk içinde o karanlık günlerden nasıl çıkılmış, her açıdan çok güçlü olan yayılmacılarla ve içerideki işbirlikçileriyle nasıl baş edilmiş, halk egemenliğine dayalı, laik bir cumhuriyet nasıl kurulmuş, Söylev’i göz ucuyla değil de yüreğimizdeki yurt ve insan sevgisiyle okuduğumuzda, Atatürk’e ve ona omuz veren devrimci arkadaşlarına olan sevgimiz, bağılılığımız büyüyor. Eğitim sistemimiz Türk Devrimini dışlayanların elinde kuşa çevrilmeseydi, siyasal bağımsızlığımız dış borca kurban edilmesiydi, yayılmacılar önünde dilini yutmuş gibi kırıtan kafalar çoğalır mıydı?

            Türk Devriminin kazanımlarıyla bu ulus geçmişini doğru öğrenecek, geçmişten çıkardığı derslerle geleceğe sağlam adımlar atacaktı. Olmadı; 1950’den sonra Türk Devrimi eğitimin özünden kazındı. Kimler yaptı bunu? Çoğu Atatürk’ün yanı başında bulunmuş, o yaşarken devrimci kesilen, onun ölümünden sonra içindeki öfkeyi, ezilmişlik duygusunu yenemeyenler, bugünümüzü onlar kararttı. Güçlü bir cumhuriyet olma ülküsü yerine “küçük Amerika” olma düşünü yerleştirdiler. Ülküsü düşe dönüşen bir ülkenin bütün üretim araçlarını, olanaklarını, yeraltı ve üstü varsıllıklarını pazara çıkardılar. Halkı tüketim delisine çevirdiler. İnanç, aklın ve bilimin önüne geçti. Yurttaşlık bilincini, inanç ve köken özellikleriyle tartmaya başladılar. Gün geldi, bu gidişin iyi olmadığını gören Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, “milliyetçi” sözcüğünden bile korkar oldu. “Milliyetçi muhafazakârlık” gibi bir tamlamanın arkasına saklananlar, çokseslilik, özgür düşünce gibi evrensel kavramları kullanarak, laikliği, egemenliği, demokrasiyi ve benzeri kavramları kendi bildikleri gibi tanımlamaya, bu tanımları minicik çocukların ders kitaplarına aktarmaya başladılar. 12 Eylül, bu kötü gidişin dönüm noktası oldu, yanlışlara, akıldışılıklara, hukuksuzluklara kapıları açtı. Atatürkçü düşünceye en büyük kötülük bu dönemde yapıldı.

            Çağdaş dünyanın birçok ülkesinde kadınların seçme seçilme hakkı yokken Türk kadınını yaşamın her alanında katılımcı yapacak yol açılmıştı; şimdi gelinen noktaya bakın. Kadın, yeniden 1920’ler öncesine taşınıyor; bunu da kendi isteğiyle yapıyormuş gibi bir hava yaratılıyor. 15 yaşında okuldan alınıp evlendirilen bir kız çocuğu, yıllar sonra Türk Devriminin olanaklarını kullanarak yükselen bir eşin yanında, “tesettür”ü kaldırmayı amaç edinen ulu önderin resmi önünde poz veriyor belki de vermeye zorlanıyor.

            Türkçe, 1932’de başlatılan Dil Devrimiyle özgürlüğüne kavuşmuştu, tıpkı bağımsızlık savaşında erkeğiyle, bebesiyle birlikte mermi taşıyan kadınların cumhuriyetle özgürleşmesi gibi. Kulluktan yurttaşlık bilincine erişen tüm halk gibi… Olmadı; çok gördüler. 1950’lerde başlayan “naylonlaşma” süreci yaşamın her alanını kirletti. Uğur Mumcu’nun deyişiyle “tarikat-siyaset-ticaret” ilişkisi yoğunlaştı; akılcı olanın yerini dogmalar aldı; dogmaları pazarlayanlar içerde ve dışarıda tüm değerleri bireysel kazanca çevirdi. Kendi aileleri, yakınları, çevreleri bir zamanlar, Atatürk’ün başımıza sardığını ileri sürdükleri ve “batıl batı” diye kötüledikleri ülkeleri komşu kapısından yakın kıldılar. Bireysel çıkar için ulusal değerleri, işlerine gelince kötüleme, işlerine gelince pazarlama becerisi kazandılar. Aklın yerini “kurnazlık” aldı. Biliminin yerine “derin âlimler, falcılar, medyumlar” yerleşti, bilimin ve sanatın yalnız adı kaldı.

            Şimdi Atatürkçü olmadığını, Atatürkçü düşünceden hiç pay almadığını bildiklerimiz, Atatürk’ün aramızdan ayrılışının 64. yılında ona övgüler düzecekler. Neyle? Dil Devrimiyle özgürleştirdiğimiz güzelim Türkçeyle… Türkçeyi de tüm değerler gibi bireysel çıkar aracı yaptıkları ortada.

            64. ölüm yıldönümünde Atatürk’ü düşünmek yeterli değil; Atatürk gibi düşünmek gerekiyor. Üzülmekse böyle bir dönemde zaman yitirmek demek. Atatürk gibi davranmak gerekiyor. Atatürk, Osmanlıdan aldığı her şeyi arkasında bırakarak Anadolu Aydınlanmasının ateşini yaktı. Okuyun bütün sözlerini, kendisini ve halkı “Osmanlı” olarak andığı görülmez; onun andığı “Türk halkı” bağımsız savaşını omuz omuza kazanan her inançtan, her kökenden yurtseverlerdir. O, “ateşi ve ihaneti” görenlerin, “ateşi ve ihaneti” bağımsızlık aşkıyla söndürenlerin önderidir.

            O, yeryüzünde yurt savunması dışında yapılan her savaşı “cinayet” olarak niteleyen tek devrimcidir; “Yurtta barış, dünyada barış” isteyen ve bu yüce ülküyü ulusuna miras bırakan tek önderdir. O, akıl ve bilimdışı olanı “sapkınlık” olarak niteleyen bir aydınlanmacıdır. Bizi, büyük savaş öncesindeki acınası kılık kıyafetimizden, anlaşılmaz dilimizden, öğrenilmesi güç yazımızdan kurtaran, bize dünya ulusları önünde dik duruşumuzu sağlayacak bireysel ve ulusal “onur”u tattıran, tüm değerlerimizle insanlığımızı, varlığımızı duyumsatan Türk Devriminin yaratıcısıdır.

            Onu bu 10 Kasımda hüzünle değil, onurluca, onun gibi düşünerek, onun gibi davranabilme yürekliliği göstererek analım. Unutmayalım; o, birlikte yola çıktığı en yakın arkadaşlarınca bile yalnız bırakılmıştı. Yılgınlık gösterdi mi; hayır! “Bana ne, ben mi kurtaracağım?” dedi mi; hayır! Halkına yalan söyledi mi; hayır! Eline, başkalarının hayal bile edemeyeceği, istediği gibi kullanabileceği olanaklar, orunlar geçmişken, bireysel çıkar için kullandı mı; hayır!

            Okuyun Söylev’i, bu yapıt, onurlu bir ulusal direnişin öyküsüdür. Söylev, ulusal direnişi şahlandıran bir devrimcinin 1919-1927 arasında, dokuz yılda yaptıklarının, yapamadıklarının hesabını verdiği görkemli bir anıttır. Şimdi Atatürk’ün tarihe mal ettiği dönemi özleyenler halka hesap verme yerine, Atatürk’le ve Türk Devrimiyle niçin hesaplaşıyorlar; bu soruların yanıtı da Söylev’dedir.

            Bu 10 Kasımda Söylev’i okuyarak analım önderimizi. Öfkeye ve geçmişe özleme yenilmeden analım. Devrimci duruşumuzu bozmadan, ona yaraşır düşünce ve eylemler için ortak akıl oluşturma bilinciyle analım. Yeryüzünde bir başımıza kalsak bile ne ondan, ne devrimlerinden geçmeyeceğimizi bilerek, bu bilinci yaygınlaştırma çabalarıyla analım!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter