AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Ocak 2008
YENİ YIL, TÜRKÇE İÇİN GERÇEKTEN "YENİ" Mİ OLACAK?

             Her aralık ayında yeni bir yıla, yenilik getireceğini umduğumuz günlere yürüdüğümüzü düşünüyoruz; ama daha ocak yarılanmadan, “gelenin gideni” aratmayacağını anlıyoruz. 2008’i de birkaç hafta boyunca “yeni” sanacağız, sonra değişmeyen ve azalmayan sorunlarla baş etmeye bakarak gün sayacağız. Yine de karamsar değiliz; savaşım sürüyor.

2008’de eğitim, sağlık ve hukukun üstünlüğü başta olmak üzere yaşamımızın can damarı olan alanlarda geriye gidişi işaret eden olumsuzlukları yeterince düşünebilecek miyiz; sağlıklı düşünüp gerekli önlemleri alabilecek miyiz; aydınlanmacıların söz ve eylemlerine kulak verebilecek miyiz; göreceğiz!

            2007’de de Türkçenin eğitim ve öğretiminde değişen bir şey olmadı; eski hamamlarda eski taslar tıngırdatıldı. Bedava dağıtılan, içi boş ders kitaplarının okutulması eğitimde “atılım” diye sunuldu; eğitim izlencelerinin, öğretmenlerin ve okulların her açıdan çağdaş verilerle, olanaklarla donatılması, iyileştirilmesi için göstermelik söz ve eylemler dışında yeni bir şey olmadı. MEB (ya da iktidar), okullara bilgisayar, masa sandalye vb. araç gereçler koymayı yenileşme saydığı ve sandığı için, ana babaların çoğu da bunu böyle algıladı.

            Yabancı dille öğretim yarası iyileştirilmediği gibi, eski yara derinleşti, irin topladı; şişti. Eğitimin, dinsel ve ırksal anlayışlar arasına sıkıştırıldığı iyice belli oldu.

Atatürk’ün vasiyetnamesi üzerindeki hukuk ayıbını silecek hiçbir adım atılmadı; atılacağının belirtisi bile görülmedi.

2007’de TBMM’de, “Türkçedeki Bozulma ve Yabancılaşmanın Araştırılması, Türkçenin Korunması ve Etkin Kullanımı İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu”nuyla küçük de olsa bir umut belirmişti içimizde. Bu umutla komisyonun derneğimize yaptığı çağrıyı olumlu bir adım olarak nitelemiş ve 2 Nisan 2007’de TBMM’ye koşmuştuk; bilgisunarda yayımladığımız komisyon tutanakları okunduğunda da görüleceği gibi boşuna umutlanmışız.

Bildiğimiz kadarıyla bu komisyon çalışmasını tamamlamış; yazanağını oluşturmuştu. Ancak 22 Temmuz 2007’de yapılan genel seçimler, önceki komisyondan çıkan yazanağın TBMM’de değerlendirilmesine engel olmuş. Meğer pek “iyi niyetli” olan komisyon, seçim yüzünden soruna “kesin” çözüm bulamamış, iş yarıda kalmış. Bu nedenle Aralık 2007’de TBMM’de bir komisyon daha oluşturuldu. Her partiden milletvekilinin imza koyduğu iki önerge TBMM Genel Kurulunda görüşüldü; görüşmeleri Meclis televizyonundan üzüntü içinde izledik. Önergeyi destekleyen CHP’li milletvekillerine de sözümüz var; ama AKP ve MHP milletvekillerinin özde nasıl birleştiklerini görüp hiç şaşırmadık. Sağın aklının, Türk Devriminin bütününe takılı olduğunu bir kez daha anladık.

Bu takım içinden, dışından “Oh, ne iyi!” diye sevinip duruyor. Hazır, 1950’den bu yana yok etmeye çalıştıkları Atatürk’ün Türk Tarih ve Dil Kurumları, 12 Eylülcülerin hukuk tanımazlığıyla kapatılmış, Dil Devrimi eğitim kurumlarından dışlanmış, Atatürk’ün vasiyetnamesi çiğnenmiş, daha ne! Bundan iyisi, can sağlığı! Böyle düşünüyorlar, düşüncelerini eylemlerine yansıtıyorlar; ama bilmiyorlar ki, bir ulusun dili, kültürü yayılmacı baskı altındaysa, yok edilmeye çalışılıyorsa, o ulusun önce ruh, sonra can sağlığı bozulur. Ne ülke kalır, ne dil, ne kültür!

Önerge için konuşanlardan kiminin dille, dilbilimle ilgisi yok; kulaktan dolma bilgilerle önemli şeyler söyledikleri izlenimi yaratmaya çalıştılar. Yanlışların, yanılgıların bilimsel hiçbir dayanağı, elle tutulur yanı yoktu. Edebiyat alanında akademik sanları olan Milli Eğitim Bakanı ile 22 Temmuz 2007’de AKP’den milletvekili seçilen eski MEB Müsteşarının sözlerine de şaşırmadık. Ne söyleyecekleri belliydi.

Eski müsteşar öteden beri Dil Devrimini sevmez, onun “devrim” sözcüğünden nem kapanlardan olduğunu biliriz. Nitekim Aralık 2007’de TBMM’de konuşurken duygularını yine dizginleyemedi. “Harf Devrimi” diye bir şey olmadığını, bunun 1950’den sonra ortaya çıktığını söyledi. “Alfabe İnkılabı”nı onaylasa, buna da sözümüz olmazdı; ama bu anlayış Harf ve Dil Devrimlerinin adını da önemini de anlamını da toptan reddediyor. Hem de hep aynı şarkıyı söyleyerek… Efendim, Yahya Kemal’in şiirlerindeki eski sözcükleri nasıl atabilirmişiz… Bilerek yapıyorlar; bilinçli bir tepkiyle Dil Devrimini, dilden sözcük atmak olarak niteliyorlar. Efendim, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu, 1949 ve 1951 tüzüğünü değiştirip Milli Eğitim Bakanını başkanlıktan atmış, tüzüğe “devrimci” sözünü koymuş. Eski müsteşar, o dönemin kurultay tutanaklarını okusa, daha öncesinde dönemin Milli Eğitim Bakanının kendi isteğiyle TDK ile ilişiği kesmek istediğini kurum belgeliğinden araştırsa, bu yanlışı yapmazdı. Evet, eski müsteşar ve onun gibi düşünenler bunu bal gibi biliyorlar; biliyor ve bile bile toplumu yanıltıyorlar.

Bu anlayıştakiler, sıklıkla Ömer Seyfettin’in dilini örnek verirler; Ömer Seyfettin’i bile anlamıyor, tanımıyorlar. Ömer Seyfettin’in öyküleri bugün bile ilköğretimde okutulabiliyor da onunla aynı dönemde yazanları niye anlamıyoruz? Çünkü Ömer Seyfettin Türkçe yazıyor. Demek ki sorun, Türkçede değil, dili kullananlarda. Ömer Seyfettin ta 1900’lerin başında geleceğin yazarlarına Türkçe yazın diye sesleniyor; kendi dönemindeki yazarları en ağır bir dille eleştiriyor.

MEB, 100 Temel Eser içine, Nihat Sami Banarlı’nın Türkçenin Sırları adlı yapıtını aldı. Bu yapıtta ne belge vardır, ne kaynakça… Banarlı, “dedim dedi” biçemiyle Dil Devrimini ve devrimi benimseyenleri aşağılar. 100 Temel Eser arasına keşke Ömer Seyfettin’in dil ve sanat üzerine yazılarını toplayan kitapları da alınsaydı, alamazlar; çünkü Ömer Seyfettin, Osmanlıca dediğimiz yapay dile savaş açan Osmanlıca ile kavgalı bir yazardı. Okusunlar, Ali Canib’e yazdığı mektupları… Bilip de bilmezden gelmenin böylesini ancak bizim devrim karşıtı akademisyenlerimiz yapar. Bu nasıl akademisyenlikse…

Harf ve Dil Devrimini karalamak için akılcı, bilimsel olmayan her yola sapan bu anlayışın kabak tadı veren ve eleştiri değil, saldırı niteliği kazanan kimi savlarını eski yılın son günlerinde TBMM çatısı altında duymak, yeni komisyonun da göstermelik olduğunun kanıtıdır. Kendi diline köksüz, anlamsız savlarla yaklaşmayı, saldırmayı, elbette bilgisizlikle açıklayamayız. Koskoca profesörlere, doçentlere, avukatlara “cahil” denemez ki… Sergilenen bilgisizlik mi, hayır! Harf Devrimi diye bir şey yoktur demek, bal gibi dili siyasal malzeme yapmaktır.

Bu anlayıştaki kişilere Atatürkçü diyebilir miyiz; kaldı ki onlar böyle bir adlandırmadan da hoşnut olmazlar. Sahte Atatürkçülük, siyasal duruş açısından daha elverişli, daha kazançlıdır. Arkanızdan kovalayan bir yargı kararı mı var; milletvekili olur “dokunulmazlık” giysisine bürünürverirsiniz, oh ne âlâ… Çıkar TBMM kürsüsüne, aklınıza estiği gibi konuşursunuz; istediğinizi karalar, istediğinize sataşırsınız!

Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin Çelik’in de devrim sevmezlerden olduğunu biliyoruz; o da kendince Atatürk’ün dilde devrimden caydığını kanıtlamaya çalışıyor. “Atatürk’ün Güneş Dil Teorisi” demesi bile edebiyat alanında san almış bir bakanın bilgilerinin yüzeysel olduğunu gösteriyor; yoksa bakan bilerek mi yanlışa sarılıyor? Güneş Dil Kuramı, 1930’ların ortasında Avrupa’da ortaya atılmış bir kuramdır; doğallıkla Atatürk ve arkadaşlarının ilgisini çekmiştir. Ancak bu kuramın somut sonuçlar vermeyeceği Avrupa’da da Türkiye’de de anlaşılmış ve vazgeçilmiştir. Bunun gibi her alanda vazgeçilen kimbilir kaç kuram vardır; akademik sanlı her insan da bunu bilir. Bilmesi gerekir. Aynı bakan daha önce de eski TDK’nin “gök konuksal avrat, dumansal tütüngeç…” gibi sözcükler uydurduğunu söylemişti; bir akademisyen, bir bakan, belgesiz, dayanaksız konuşursa, verdiği zarar salt kendine değil, ülkesinedir. Eski TDK böyle sözler uydurmuşsa, sayın bakan kanıtlasın da görelim!

Sayın Bakana ayrıca sormak isteriz; Atatürk dilde devrimden caymışsa, niçin Türk Dil Kurumu’na gelir bıraktı? Niçin Türk Tarih ve Dil Kurumlarını “dernek” yapısıyla kurdu? Niçin bu iki kurumun “akademi” olması için bir çabası, bir sözü, bir eylemi, bir önerisi yok?

Adı geçen önerge için konuşan milletvekillerinin Harf ve Dil Devrimlerine ilişkin bilgilerinin ne denli sığ olduğunu görmek üzüntü vericiydi; verdikleri bilgiler, tarihler yanlış, örnekler tutarsızdı. Türkçeyi koruyacak olan bu anlayış mıdır? Bu anlayıştakiler, bireysel olarak kendi diline bile egemen değil; önlerindeki metni bile doğru okuyamayanlar, doğaçlama konuşurken doğru tümce kuramayanlar mı Türkçeyi kurtaracak?

 Bu anlayıştakiler, dil konusunu siyasal sakız olarak daha yıllarca çiğner.

Ne cumhuriyet öncesindeki dil tartışması ve çalışmalarından haberliler, ne cumhuriyetle gelen yenilikleri değerlendirmeyi biliyorlar. Bu ülkede “olanak, sorun, özgürlük… vb.” dediği için ceza alan, sürülen birçok insan var; şimdi bile kimi bilinçsiz yöneticiler öğretmenleri, memurları uyarıyor. Daha geçenlerde Çevre ve Orman Bakanlığından bir yasaklamanın kokusu çıkmadı mı? Öte yandan “cevap, mesele, hürriyet… vb.” dediği için uyarı, ceza alan, sürgün edilen bir kişi bile gösterilemez. Çünkü kimsenin gücü dilden sözcük atmaya yetmez; sözcükler dilde kalmaya ya da dilden çıkmaya kendileri karar verir; bunu bile anlayamayan, bu denli önyargılı bir anlayışın dilin sorunlarını çözmesi beklenebilir mi? Bu anlayış, kaç kez “devrim”i, “özgürlük”ü, “sorun”u ve onlarca sözcüğü yasakladı; yasakladı da ne oldu?

Eski sözcükleri aslanlar gibi savunanlar, AKP’li Başbakanı duymuyorlar mı? Başbakan karma bir dille konuşmasına karşın,  yasaklanan bütün sözcükleri kullanıyor. Eski müsteşar, yeni milletvekili ve onun gibi düşünenler Başkanı iyi dinlesinler.

Türkçe direniyor; Türkçe sözcükler, Türkçeyi sevmeyenleri ezip geçiyor ve dillere, belleklere yerleşiyor.

Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının kurulmasından amaç, ulusun tarih ve dil bilincini kökleştirmekti. 1983’ten bu yana bu iki devlet kurumunun birinin dil, ötekinin tarih bilincini zedelediğini görüyoruz. Biri devlet eliyle dili bozuyor, öteki yine devlet eliyle ve bilimselliği kuşkulu savlarla toplumu ayrıştıracak girişimlerde bulunuyor.

Atatürk’ün kurumlarını kapatmanın amacı da buydu zaten. Bu amaç kime hizmet ediyor? Ne Türkçeye, ne ulusumuza… Kime hizmet ettiği belli; siyasal, ekonomik, kültürel bağımsızlık yara alırken dil kalır mı?

TBMM’de yeni kurulan ve üç ay süreyle çalışacağı duyurulan komisyonun Türkçenin sorunlarını çözeceğine inanmıyoruz. Bunu CHP’liler de bir daha düşünmelidir; yazık ki CHP, iki dönemdir Türk Devrimiyle hesaplaşanların oyununa gelmektedir.

1) Türkçenin sorunlarını çözmek isteyenler, önce Türkçeyi sevmeli; Atatürk’ün Harf ve Dil Devrimlerini benimsemelidir.

2) Dilin sorunlarının çözüleceği yer TBMM’de de olsa göstermelik komisyonlar değil, bilim kurumları, üniversiteler ve MEB’dir.

3) Atatürk kurumları bir an önce yeniden dernek yapısına kavuşturulmalıdır.

             Arapça, Farsça sözlükleri baş tacı edenler, “performans, trend, vizyon, misyon, take of, check up…” gibi yabancı sözcüklerle ulusa seslenenler, her fırsatta devrimlerle hesaplaşanlar, ister milletvekili, ister, bakan, ister müsteşar olsunlar, Türkçenin bugünkü sorunlarına çare bulamazlar. Göstermelik komisyonların amacını bellidir; Türk Devrimine, Dil Devrimine sataşmak için hiçbir fırsat kaçırılmıyor. Yeni oluşturulan komisyonun da nasıl çalışacağını, neye hizmet edeceğini önergenin tartışılması sırasında konuşanların çoğu açıkça ortaya koymuştur.

            TBMM’deki bütün vekillere sesleniyoruz; Türkçeyi sevmek, sorunların çözümünde ilk adımınız olmalıdır!

Bu duygularla bütün ulusun yeni yılını kutluyor, Türk Devrimini yaralayan olaylara, oluşumlara, kişi ve kurumlara tepkisiz, ilgisiz kalınmamasını diliyoruz!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ
Haziran 2017 - 352. Sayı
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter