AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Nisan 2008
DİL DERNEĞİ 21 YAŞINDA

             Doğa uyandı; bahar, bütün görkemiyle yurdumuzu kucakladı. Ayların en coşkulusu nisan, hem ülkemiz hem derneğimiz açısından unutmamamız gereken günleri anımsatarak tüm güzellikleriyle başladı. Türkiye, dört mevsimin aynı zamanda yaşandığı bir ülke… Doğasıyla, yüzyılları aşıp gelen kültürel varsıllığıyla, tarihsel dokusuyla, tarihe damga vuran olay, oluşum ve utkularıyla… Temeli sağlam atılmış Türk Devrimiyle… Evet, her açıdan dört mevsimi bir arada ya da bir anda yaşayan bir ülke Türkiye…

Yıllar öncesine gidelim, 88 yıl önceye… Daha da öncesi var kuşkusuz… Koskoca bir imparatorluğun yüreğimizde yalnızca acılar ve anılar bırakan günleri düşünelim. Mustafa Kemal’in büyük yapıtı Söylev’le de düşüncelerimizi besleyelim.

Mustafa Kemal, “1919 yılı Mayısının 19. günü Samsun’a çıktım” diye başlıyor söze ve ülkenin “genel durum ve görünüş”ünü bugünün Türkçesiyle şöyle anlatıyor:

“Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu topluluk, Birinci Dünya Savaşında yenilmiş, Osmanlı ordusu her yanda zedelenmiş, koşulları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. Büyük Savaşın uzun yılları boyunca, ulus yorgun ve yoksul bir durumda. Ulusu ve yurdu Birinci Dünya Savaşına sürükleyenler, kendi başlarının kaygısına düşerek, yurttan kaçmışlar. Padişah ve Halife olan Vahdettin, soysuzlaşmış; kendini ve yalnız tahtını koruyabileceğini düşlediği alçakça önlemler araştırmakta. Damat Ferit Paşanın başkanlığındaki hükümet güçsüz, onursuz, korkak, yalnız padişahın isteklerine uymuş ve onunla birlikte kendi güvenlerini sürdürecek her­hangi bir duruma boyun eğmiş.

Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...

Anlaşma (İtilaf) Devletleri, Ateşkes Anlaşması hükümlerine uymaya gerek görmüyorlar. Birer uydurma nedenle Anlaşma (Devletlerinin) donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana ili Fransızlar; Urfa, Maraş, Antep İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ile Konya’da İtalyan birlikleri, Merzifon’la Samsun’da İngiliz as­kerleri bulunuyor. Her yanda yabancı devletlerin subay ve görevlileri ve özel adamları çalışmakta. Sonunda sözümüze başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 Mayıs 1919’da Anlaşma Devletlerinin uygun bulmasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Bundan başka, yurdun her tarafında Hıristiyan azınlıklar; gizli, açık, özel istek ve amaçlarının gerçekleşmesi, devletin bir an önce çökmesi için çalışıp duruyorlar.

2008’in Nisanında, yaklaşık 90 yıl öncesiyle benzeşen olumsuzluklar yaşamamız ne acı! 90 yıl önceki gibi ulusal değerler çevresinde kenetlenememek çok acı!

Mustafa Kemal ve arkadaşları, yurdu yayılmacılardan kurtaracak ulusal güçler çevresinde toplamayı başarıyorlar. Halk, Atamızın söylediği gibi, yorgun ve yoksul… Ülkenin her köşesi işgal altında… Bir yandan saltanatı, öte yandan tüm Müslümanların hakkını savunacak olan padişah, öncelikle kendini düşündüğü için çoktan yayılmacılara teslim olmuş durumda… Yurtseverler için idam fermanları çıkarabilecek denli vazgeçmiş halkından, topraklarından; koskoca imparatorluğun onurundan… Bu koşullarda kuruluyor halkın hakkını arayacak, yayılmacılara “Dur!” diyecek Türkiye Büyük Millet Meclisi… 23 Nisan 1920…  Yayılmacılar şaşkın; ordusu dağıtılan, toprakları işgal edilen, halkı yoksulluk çeken bir ülke, nasıl oluyor da kurtuluş için dimdik ayağa kalkabiliyor? Nasıl oluyor da her açıdan kendisinden kat kat güçlü olanlara kafa tutuyor?

Büyük Millet Meclisi Hükümetini kuranlar; padişahın ve hık deyicilerinin bütün engellerine karşın Kurtuluş Savaşının utkuyla sona ermesini başarıyorlar. Bu başarıyı Lozan Antlaşmasıyla taçlandırıp bağımsız bir ülke oluşumuzu bütün dünyaya kabul ettiriyorlar. Sonra yüzyıllarca unutulan bir ulusa, ulus bilincini, özgüvenini kazandıracak devrimler süreci başlıyor. Yapılanlar, dünyaya parmak ısırtıyor. Yayılmacılar şaşkın ve öfkeli içinde barış masasından kalkıyorlar. Yalnız onlar mı; içeride de Türk Devrimini içine sindiremeyen, saltanat ve hilafetin korunmasını isteyen kesim, Atatürk yaşarken öfkesini bastırsa da ulu önderin ölümünden sonra yayılmacıların ekmeğine yağ sürecek düşünce ve eylemlerini sıklaştırıyorlar.

1950 ile hızlanan karşıdevrim, Türk Devriminden parçalar koparmaya başlıyor. Koparılan parçalar gittikçe büyüyor. Bu büyük parçalardan biri de Atatürk’ün vasiyetnamesini çiğneyerek Türk Tarih ve Türk Dil Kurumlarının 17 Ağustos 1983’te kapatılmasıdır. Dil Derneği’nin 22 Nisan 1987’deki doğumu ise yaşanan hukuk ayıbına tepkidir. Ulusal egemenliğin, ulusal kimliğin simgesi olan Türkiye Türkçesinin, Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimi doğrultusunda yenileşerek gelişmesinin, “milliyetçi” geçinen bir kesim tarafından sürekli tepki alması, akılla bilimle açıklaması olmayan bir karşı duruştur. Siyasal bir bakış açısıdır; dilin siyasaya araç kılınmasıdır. Nitekim Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun adına, ürünlerine, tüm yapılarına el konularak oluşturulan resmi Türk Dil Kurumu’nun birçok eylemi, yayını da bu savımızı kanıtlamıştır.

Bugün ülke gibi Türkçe de yara üstüne yara almaktadır.

Laik cumhuriyetin olmazsa olmaz değerleri, birtakım ulusal ve evrensel kavramların içi boşaltılıp kısır tartışmalar yaratılarak, tartışmalar eyleme dönüştürülerek, halkın kafası karıştırılmaktadır. Eğitim sistemi, Mustafa Kemal’in “manevi mirası” olan aklın ve bilimin değil, inançların akışına bırakılmıştır.

İçimizi yakan haberler alıyoruz; Atatürk’ü, yurdu kurtaran asker kimliğiyle sınırlayan, okullardaki Atatürk köşelerini bile gereksiz gören,  onun devrimci kimliğini yadsıyan, ulusun yaklaşık 90 yılda edindiği birikimi, kazanımlarını unutturmaya çalışan çabaların artığını duyuyoruz. Duyduklarımıza gördüklerimiz ekleniyor. Cumhuriyetin kadın erkek, pek çok öğretmeni, her açıdan kapanıyor. Birtakım aymazlarla aydınımsılar, kafalardaki, yüreklerdeki örtüyü, bütün ülkeyi içine alacak biçimde çekiştiriyorlar.

Dört mevsimi bir arada yaşayabilen güzelim ülkemize, baharın coşkusu yansımıyor. Ülke, tedirgin, karmaşık duygularla bahara giriyor. 80 yıldır türlü olanaklarıyla renk renk çiçekler veren Türkçemiz, birtakım ağızlarda öylesine kirleniyor ki, herkesi öfkelendiren tabela kirliliği, bu kirlenmenin yanında önemsiz kalıyor. Birtakım kitle örgütleri, yönetenlere ve yönetilenlere “geri adım atma” çağrısı yapıyor; bu çağrının özündeki “geri” sözcüğünün kapsadığı anlam ve alanlar düşünülmüyor. Ödün vererek anlaşma anlamı içeren “uzlaşma” kavramı ortalıkta uçuşuyor. Aklın öncülüğünden, bilimsel, sanatsal verilerden ödün vererek varılacak uzlaşmanın, toplumun bugününe ve yarınına, geri adım atmaktan da öte zararlar vereceği düşünülmüyor. 1950’den bu yana geri adım ata ata bugünlere gelindiği hesap edilmiyor.

Oysa Mustafa Kemal’in ne Kurtuluş Savaşı döneminde, ne büyük savaşın sonrasında devrimleri yaşama geçirirken “geri”ye doğru tek adımı yoktur! Onun, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir! İleri!” buyruğu, devrimlerle de “Türk ulusu, ilk hedefiniz çağdaş uygarlıkla yarışmaktır, ileri!” anlamı kazanmamış mıydı? Yapılan her devrimin yönü, “ileri”yi işaret etmiyor muydu?

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını bu yılda Atatürk’ün Türk Dil Kurumu olmadan kutluyoruz; daha da önemlisi bir bütün olan Türk Devriminin aldığı yaralarla kutluyoruz.

Ne yaşarsak yaşayalım, kim karşı çıkarsa çıksın, Türk Devriminin en önemli dayanağı olan Dil Devrimi akışını sürdürecektir. Çünkü biz, devrimlerin ve devrimcilerin önünde durulamayacağını Mustafa Kemal’den öğrendik. Dil Derneği, 21 yıldır olduğu gibi, bundan sonra da Türk Devriminin bütününden olduğu gibi, Dil Devriminden de nokta kadar ödün vermeyecektir. Bu nedenle 21 yaşına giren Dil Derneği’nin, her zamankinden çok aydın dayanışmasına gereksinimi bulunmaktadır.

Doğa uyandı; umudumuz ve dileğimiz, yaşanan olumsuzlar karşısında toplumun da uyanmasıdır! Gelecek nisanlarda bütün bahçelerin, bütün belleklerin Türk Devrimin aydınlığında çiçeklenmesidir!

Bu duygularla ulusumuzun Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyoruz!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter