AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Temmuz 2008
KURULUŞUNUN 76. YILINDA
HANGİ TÜRK DİL KURUMU?

            İlkin 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu’nu kurarak 76 yıl önce Dil Devrimini başlatan Mustafa Kemal Atatürk’ü bütün dilseverler, bütün Dil Derneği üyeleri adına sevgiyle, saygıyla anıyorum.

            Türk Dil Kurumu’nun kurucu üyeleri Samih Rifat’ı, Celal Sahir Erozan’ı, Ruşen Eşref Ünaydın’ı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu saygıyla, sevgiyle anıyorum.

            1932–1983 arasındaki Türk Dil Kurumu’na, Türkçeye emek veren, Dil Devrimi bayrağını hep yükselten onlarca bilim ve sanat insanını saygıyla, sevgiyle anıyorum.

            Onlar her şeyden önce yurtseverdi; onun için bu ülkeyi de insanını da çok sevdiler. Onlar bu ülkenin taşına toprağına, ovasına dağına da Türkçeye de tutkundu. Onlar bu ülkenin ulusal çıkarları için akıl almaz özverilerde bulundu. Çağdaş dünyanın nereye yürüdüğünü, bu topraklarda yaşayanların nerede tutsak edildiğini biliyorlardı. Bu nedenle bir kültür devriminin öncüsü oldular; “ben” demediler; biz dediler; ülkemiz dediler; insanımız dediler, insanlık dediler; kültürümüz dediler; uygarlık dediler; kendi ürünümüz, kendi aklımız dediler. İnsanlığın ortak değerleri dediler, evrensel kültüre hızla ulaşalım istediler.

            Bugün, Temmuz 2008’de; ne Mustafa Kemallerin “emanet” ettiği ülke var; ne Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih ve Dil Kurumları var; ne “yurttaşlık” bağımızı güçlendirecek anlayış var. Yineleyelim; ülke ne durumdaysa Türkçe de öyle.

            Politikacı ağzına gelini söylüyor; ya bilim ve sanat insanları… Bütün politikacılara, bilim ve sanat insanlarına değil sözümüz. Bulundukları konuma nasıl, hangi olanakları çarçur ederek ulaştığını görmezden gelenlere…

            Amacımız, 12 Temmuz 1932–17 Ağustos 1983 arasında 51 yaşayan Türk Dil Kurumu’nun son çeyrek yüzyılda “başına gelenler”i bir kez daha anımsatmaktır. “Başına gelenleri” iki anlamda kullanıyoruz; hem güzelim TDK’nin ve Dil Devriminin nasıl işlevsiz kılındığını anlatmak istiyoruz; hem bu kurumun nasıl yönetildiğini… Yanıt belli gerçekte; ülke nasıl yönetiliyorsa, TDK de öyle yönetiliyor; çünkü ülkeye de TDK’ye de aynı anlayış egemen…

*

Bilindiği gibi, yasal boşluk yüzünden Başbakanlığa bağlı TDK’ye uzun zamandır yönetici (ve uzman) atanamıyor. 25 yıl önce dernek yapısında olduğu için kendi yöneticilerini kendi seçen TDK, yıllardır politikacıların ağzına bakıyor; doğallıkla bu ağızlara öykünme, hoş görünme gereksinimi de duyuyor. Bir başka deyişle resmi TDK, siyasal iktidara bağımlı durumdadır. Kendini, siyasal iktidar ne isterse, bu isteklere uymakla yükümlü sayıyor. Bundan önceki iktidarlar gibi, altı yıldır işbaşında olan AKP de bu kuruma yönetici ve uzman desteği sağlayacak yasayı bir türlü çıkarmıyor. Sakın bu durumdan resmi TDK’nin, özellikle şimdiki başkanının rahatsız olduğunu sanmayın. Tersine, TDK’nin yıllardır başında olan birkaç yönetici çok mutlu. MEB ile işbirliği içindeler, devlet törenlerinde yer alıyorlar ve en önemlisi canlarının istediği gibi Atatürk kalıtını kullanıyorlar. Yayınlarına bakıldığında, etkinlikleri izlenip gözlendiğinde “anlayış ortaklığı” açıkça görülüyor. Örneğin altı yıldır iktidar olan siyasal anlayış, ABD’de bulunan ve Türk Devrimiyle hesaplaşan bir “dinci”yi desteklediği için resmi TDK de bu anlayışın düzenlediği Türkçe Olimpiyatlarının başköşesinde yer alıyor, dahası bu anlayış tarafından ödüllendiriliyor ve bu anlayışa övgüler düzebiliyor. Öte yandan yayınlarının çoğu anlayış ortaklığı içindeki “yakın” çevrenin, Türkiye Türkçesine ışık tutmaktan uzak diyebileceğimiz, kişilerin “akademik” yükselişine yarayacak tezlerdir; bireysel çalışmalarıdır. Resmi TDK’nin etkinlikleri içinde, yayınlarında Dil Devrimini sahiplenen ne söz vardır; ne de eylem biçimi… Kaldı ki resmi TDK, son yıllara dek Dil Devrimi dememiş, dahası “devrim” sözcüğünü yasaklayan siyasal iktidarlara omuz vererek “inkılap” kavramını öne çıkarmıştır. Kanıt, resmi TDK’nin son 25 yıl içinde yayımladığı yayınlarıdır; özellikle Türkçe Sözlük’üdür. Sözlükte bütün dinsel kavramlar maddebaşıyken Dil Devrimi yoktur; Türk Devrimi yoktur. “Devrim”, resmi TDK’ye göre “katlanma, çevrilme, bükülme”dir; “özleştirmecilik” ise “tasfiyecilik”tir… Devrimle gelen sözcükleri sonradan sonraya benimser görünme gibi, devrimin amacını da siyasal iktidarlara göre ayarlayan bir devlet dairesidir bugünkü TDK…

İşte Atatürk bu nedenle Türk Tarih ve Dil Kurumlarını birer dernek olarak kurmuş, bu nedenle “vasiyetnamesi” ile bu iki kuruma gelir bırakmıştır. Bu iki kurumun özerk ve özgür olmasını istemiştir.

Bu kurumların hiçbir nedenle, hiçbir koşulda siyasal iktidarların güdümüne girmemesini istemiştir. Ne ki Atatürk’ün birçok isteği gibi, bunun da üstüne çarpı konmuş, 12 Eylül hukuksuzluğu gözünü kırpmadan Atatürk’ün vasiyetnamesinin çiğnenmesini sağlamıştır.

*

Uzun zamandır resmi TDK’nin başında olan Prof. Dr. Haluk Şükrü Akalın, “elektronik” araç gereçlere ve “bilgisayar ortamı”nda kotarılan işlere “meraklı” oluşuyla kuşkusuz  “takdir” edilecek bir kimliktir. Ayrıca resmi TDK, Türkiye Türkçesinin bütün sorunlarını çözecek donanıma ve paraya sahiptir. Peki, öyleyse, 25 yıldır niçin herkesin üzerinde anlaşacağı bir dilbilgisi yoktur; tarihsel sözlük, kökenbilgisi çalışmaları ne durumdadır; diye sorulabilir. Yanıtı, resmi TDK’nin ürünlerine, etkinliklerine bakan herkes bulabilir. Resmi TDK, her şeyden önce ülkenin bütün bilim ve sanat insanlarını kuşatacak bir anlayış içinde değildir. Çünkü resmi TDK’ye yasa zoruyla atanan anlayış, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun ne amaçla, niçin kurulduğunu hâlâ sorgulamakta, sorgulayanlara çanak tutmaktadır. Resmi TDK Dil Devrimini sürdürmek için kurulan bir yapı olduğunu kendisi kabullenmiş değildir. Neden böyle olduğunu anlatalım.

*

            Bir televizyonda, 16 Mayıs 2008 gecesi Prof. Akalın’ı dinlerken hiç şaşırmadık. Kendisi bir devlet kurumunu temsil ediyor, üstelik Sayın Akalın “profesör doktor” sanı taşıyor; bu nedenle açıklamaları, “bireysel” görüş olarak nitelenemez.

            Sayın Akalın, sık sık TV’lere çıkıyor, okullara gidiyor ve yıllardır söyleyegeldiği, doğru olmayan birtakım savları her ortamda yineliyor. Bu savları öyle içselleştirmiş ki yakın çevresi gibi, başka dinleyicileri, özellikle lise ve üniversite gençliğini inandırmakta da zorluk çekmiyor.

            Sayın Akalın, TV’de Atatürk’ün “aşırılığa kaçıldığını” görüp dili yalınlaştırma eylemini yavaşlatmak için “Güneş Dil Teorisini bulduğunu” yineledi. “Güneş Dil Teorisi”ni Atatürk’ün buluşu gibi göstermesine; Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” romanındaki bir iki satırla bu savını inandırıcı kılma çabasına birçok kez tanık olduk.

Her şeyden önce “Güneş Dil Teorisi” Atatürk’ün buluşu değildir; Sayın Akalın’ın bunu bilmediğini düşünemeyiz; ayrıca Falih Rıfkı da Çankaya romanında bu kuramın kime ait olduğunu anlatır; ama Sayın Akalın gibi çokları da bu romandaki tek tümceye takılmıştır. Bu nedenle profesör sanı taşıyan çokları gibi Sayın Akalın’ın da “ulusal kimliğimiz olan Türkçeyi” derinden yaralayacak yanlışlara sarılmasındaki anlam ve amacın değerlendirilmesini kamuoyuna bırakamayız; çünkü kamuoyu her açıdan bombardıman altındadır, doğruyu ve yanlışı araştıran sayısı, parmakla gösterilecek kadar azdır.

Sayın Akalın’a ve yakın çevresine, Çankaya adlı romanı yeniden okumasını öneriyoruz; çünkü bu romanı okumayanı, okuyup unutanı yanıltıyorlar. Falih Rıfkı, Güneş Dil Kuramının niye ortaya atıldığını, Atatürk’ün dili yalınlaştırma eylemine verdiği önem ve hızı Çankaya’da açık seçik yazmaktadır. Sayın Akalın gibi düşünenler, Atatürk’ün “Dili bir çıkmaza saplamışızdır” tümcesini dilinden düşürmüyorlar da gerisini söylemiyorlar. Koskoca “akademisyen”ler roman okumayı bilmez mi, öyleyse bir romandaki tek satırı kullanıp durmaktan amaç nedir?

Atatürk’ün, “Bırakırlar mı dili bu çıkmazda? Hayır. Ama ben de işi başkalarına bırakamam. Çıkmazdan biz kurtaracağız” dediğini; bu nedenle Falih Rıfkı ve arkadaşlarının hemen bir “lügat komisyonu” oluşturarak “Cep Kılavuzları”nı hazırladıklarını niçin anlatmıyorlar? “Cep Kılavuzları”nın yayın tarihinin 1935 olduğunu; Atatürk’ün bu tarihte, Dil Devriminin hızını yeterli bulmadığını niçin saklıyorlar? Bunların hepsi romanda var.

Sayın Akalın’ın yinelemekten bıkmadığı, doğruluğu su götürür kimi savlarını, 1971’de ölen Falih Rıfkı kendisi niçin kullanmamış? Atay, ölümünden önce TDK ile takışıyordu; niçin o zaman Atatürk dilde devrimden caymıştı diye yazmamış? Yazamazdı; çünkü Atatürk’ün masasına oturanların çoğu yaşıyordu. Bugün ne Falih Rıfkı var, ne ötekiler; ama hukukdışılığı açıkça ortada olan bir yapıyı savunanlar, Falih Rıfkı’nın tek satırının arkasına saklanıyorlar. Atatürk’e de Falih Rıfkı’ya da haksızlık yapıyorlar.

*

Sayın Akalın’a daha önce de söyledik; ama yine anımsatmak isteriz: Siz kimin arkasına sığınır ya da saklanır olursanız olun, Danışma Meclisinden çıkarılan, 17 Ağustos 1983’te Resmi Gazetede yayımlanan 2876 Sayılı Yasayla oluşturulan Türk Dil Kurumu, Başbakanlığa bağlı bir devlet dairesidir; ama Atatürk’ün dernek yapısıyla kurduğu Türk Dil Kurumu değildir.

Toplumu doğru olmayan bilgilere sarılarak yanıltmak, ne bilimsel kimliğe yakışır, ne yurttaşlık bilincine.

Atatürk’ün, tarih ve dil işleriyle uğraşma görevini, devlet kurumlarına değil, iki derneğe emanet ettiği, onları geliriyle güvence altına aldığı açıktır; Çankaya romanındaki tek tümceyi bırakıp da şu soruya açıkyüreklilikle yanıt verecek birini arıyoruz:

Laik cumhuriyetimizin kurucusu olan Mustafa Kemal’in el yazısıyla oluşturduğu vasiyetnamesi çiğnendi mi, çiğnenmedi mi?

Kuşkusuz belli anlayışın yanıtı, “Hayır!” olacaktır; nitekim 25 yıldır resmi TDK’ye atananların hepsi, bu gerçeğin kıyısından dolaşarak 12 Eylül hukuksuzluğunu onaylar, savunur bir hava içindedir. Ancak bunu inandırıcılıktan uzak, yapay savların arkasına saklanmadan yapsalar!

Atatürk’ün dilde devrimden vazgeçmediğinin en önemli kanıtı, eliyle yazdığı “VASİYETNAMESİ”dir! Atatürk kurumlarla ilgili olarak kendisi son sözünü söylemiştir!  Açık açık yazmıştır; kimsenin çeviri yapması gerekmiyor!

Ne ki Türkçe uzmanı geçinenler, bu vasiyetnameyi görmezden gelerek Atatürkçülük taslamaktadırlar! 

Oysa çiğnenen Prof. Akalın’ın vasiyeti de olsa, hukukun üstünlüğüne inanan herkes gibi, biz ondan yana tavır alırız. Düşünce ayrılığımız olsa da doğruyu yanlışla çürütmeye kalkışmayız!

Atatürk’ün dilde devrimden vazgeçtiğine ilişkin en küçük bir sözü, tavır değişikliği, belge olsa, açık açık söyleriz! Bunların hiçbiri yok; ama gerçekleri saklayacak söz çok, ortam da uygun!

Ayrıca sormak isteriz: Atatürk’ün kurumu olduğunu ileri süren resmi TDK; 1932–83 arasında dernek olan Türk Dil Kurumu’nu bütün ürünleri ve malvarlığıyla sahiplendiğine göre; devrim karşıtlarının 51 yıl boyunca bu kuruma yönelttiği “uydurukçu, solcu, komünist…” suçlamalarını, daha birçok çirkin saldırıyı ve saldırı yöneltenleri, bir kez olsun kınamış mıdır, yanlış bulmuş mudur?

1983’te kapatılan TDK, Atatürk’ün kalıtını kötüye kullanarak toplum vicdanını yaralayan, yasaları çiğneyen tek bir eylem içinde olmamıştır. Resmi TDK, kendince 1983 öncesindeki TDK’yi sahiplenebilir; ancak bizler, son 25 yıl içinde bilimsel yanlışlarının yanına yolsuzluk savı da yazılan resmi TDK’yi sahiplenemeyiz, savunamayız! 1983 öncesinde bilimsel kimliğiyle haber olan, bilimle ibadeti karıştırmayan eski TDK’yi; şaşırtıcı haberlerle basının konusu olan bugünkü resmi TDK’yle yan yana koyamayız!

            *

            Zaman zaman basına resmi TDK’nin yeni sözcükler ürettiği bilgisi yansıyor; bunlarla oluşan kılavuzlar tartışılıyor. Sanki resmi TDK, 25 yıl öncekinin süreğiymiş gibi öncekiyle aynı kefeye konarak tartılıyor, eleştiriliyor ya da “aferin” alıyor.

            Başbakanlığa bağlı TDK, bu konuda da içtenlikli değil; çünkü resmi TDK’nin 25 yıllık etkinlikleri içinde sözcük yasaklarına onay vermek gibi koskocaman yanlışı vardır. 1980’lerin ortasında TRT’nin yasak sözcük listesi kimlerden onay almıştır; liste nerede hazırlanmıştır? Kuşkusuz resmi TDK başroldedir. Şimdi aynı kurum, dün yasak listelerinde “uydurukça” diye yer alan sözcükleri, bugün kendisi yaratmış gibi kamuoyuna sunmaktadır.

            Bu tavrı da amaçlı buluyoruz; çoğu çok uzun zaman önce sözlüklere, terim kılavuzlarına giren sözcük ve terimler; resmi TDK’nin yeni buluşu “camekânlı kutu, yoğun disk, geçgeç…” gibi sözcüklerle harmanlanarak gülünç, acıklı, yanlış, tutarsız tartışmalar yaratılıyor. Bu tavır, devrimi sevmeyenler gibi söyleyelim, “sureti hak”tan görünerek devrimin önünü kesmek için sergileniyor olabilir. Çünkü Yabancı Kelimelere Türkçe Karşılıklar Kılavuzu, hem resmi TDK’yi basına yayın organlarına taşıdı; hem de birçok köşe yazarı, TV sunucusu açıkça sözcüklerle, terimlerle alay etti, güldü, güldürdü. Bu çok düşündürücüydü; resmi TDK alay edenlere yanıt verebildi mi? Devrimci bakış açısını kanıtlayabildi mi? Hayır.

            *

            Resmi TDK Yazım Kılavuzu’nu “İmlâ Kılavuzu” yaptı; 20 yıl direnip 2005’te Yazım Kılavuzu’na döndü. Sorun; kılavuzun kapağını değiştirmekle bitmedi; yazımda büyük bir kargaşa yaratıldı. “Ayrı yazılan birleşik kelimeler” gibi bilimdışı, gülünç kurallar, MEB eliyle okullara dayatıldı. 2005’teki Türkçe Sözlük ise tam bir düş kırıklığı idi! Bütün eski dinsel kavramlar sözlüğe taşındı; ama yeni ve ulusal kavramlar es geçildi. İngilizce sözcükleri özgün yazımlarıyla sözlüğe koyan bir devlet kurumu, yabancı sözcük kullananları eleştirme hakkına sahip midir? Bu mudur Türkçeden yana olmak?

            *

            Resmi TDK, ölçünlü dil ve yazım birliğine verdiği zarar için topluma yüksek sesle bir açıklama ve özür borçludur! Şimdilerde yaşanan yazım kargaşasının tek nedeni resmi TDK’dir. Bir kez daha söyleyelim; ne yazık ki bir devlet kurumu Türkçenin bozulmasına çanak tutmuştur!

            *

            Resmi TDK’nin yaptığı yayınlara yakından bakılmasını öneririz. 25 yılda 500’e yakın kitap çıkarılmış, bu kitapların yaklaşık 60’ı, 1983’ten önceki TDK’den kalma kitaplardır. Yüze yakın kitapta, türlü yönleriyle Türkiye Türkçesinin ele alındığını düşünsek bile, ötekiler gerçekten tartışma konusu olmalıdır. Resmi TDK’nin bilgisunar sayfasında yer alan listeye bakınca, en üretken yazarlardan birinin Sayın Recep Toparlı olduğunu anlıyoruz; ama altı, yedi yüz sayfalık yapıtlarının niçin TDK yayını olduğunu anlamakta zorlanıyoruz; işte bir iki örnek: İrşâdü’l – Mülûk ve’s – Selâtîn, 1992, XIII + 627 s.; Hârezmli Hâfız’ın Divanı (İnceleme – Metin – Tıpkıbasım), 1998, 775 s.+ tıpkıbasım.

Resmi TDK’nin yayın listesinden birkaç yapıt daha:

 “Mehmet Kiremit, Mir’âtü’l – Memâlik (İnceleme – Metin – İndeks), 1999; James Russell Hamilton, İyi ve Kötü Prens Öyküsü (çev. ) Vedat Köken, 1998; İbrahim Cudi Efendi, Lügat – i Cûdî (hzl. ) İsmail Parlatır – Belgin Aksu – Nicolai Tufar, 2006; Ed – Dürretü’l – Mudiyye Fi’l – Lugati’t – tsel, (hzl. ) Recep Toparlı, 2003; Yusuf Tepeli, Dervîş Muhammed Yemînî Fazîlet – nâme II, (Gramatikal – Dizin), 2002; Paşa Yavuzarslan, Münebbihü’r – Rakidin, 2002, XII + 574 s.; Muhammed b.Mahmûd – ı Şirvânî, Tuhfe – i Murâdî (İnceleme – Metin – Dizin), (hzl. ) Mustafa Argunşah, 1999. ” 

Bu yapıtlar akademisyenleri bir üst aşamaya taşıyan “tez”ler midir; yoksa TDK için olmazsa olmaz çalışmalar mıdır?

Resmi TDK; her yaptığını abartarak ama ele gelecek somut ürünler, kalıcı düşünceler üretmeden, gösteriye yönelik etkinliklerle zamanı su gibi harcarken, 2876 Sayılı Yasanın verdiği birçok görevle 25 yılda, 1983 öncesindeki TDK’nin çalışmalarını beşe ona katlayan ürünler vermeliydi. Yazık ki yayınları, bize bu güveni, bu gönenci tattırmıyor.

 Yeterli yöneticisi, denetim organları, uzmanı olmayan bir devlet kurumunu sahiplenmek, yöneticileri açısından doğrudur belki; ama Türk Dil Kurumu söz konusuysa bilimsel ve tarihsel açıdan hiç doğru değildir.

Sayın Akalın’a ve çevresine anımsatmak isteriz, 25 yıl değil, 125 yıl bile geçse, Atatürk’ün kalıtı üzerindeki bu hukuk ayıbı bir gün silinir; aklın ipini koparıp inanca sarılan iktidarlar gelir geçer; arkada bilimsel akıl ve bilimsel kimlik kalır. Neye inanıyorsanız onu savunun; ama gerçekleri perdelemeden, kaynakları, bugün yaşamayan insanların savlarını kendi eylemleriniz için kullanma çabası içine girmeden yapın. Artık Falih Rıfkı’yı rahat bırakın; Atatürk’ün kalıtını, ülküsünü ve kaynakları doğru okuyun! Olup bitenleri önyargısız değerlendirin!

Resmi TDK bunu yaptığında… O zaman ülke de TDK de düze çıkmış olacaktır. Atatürk’ün kalıtını çiğneyenler, kurumlarını kapatanlar, bununla yetindi mi? Ne gezer!

Koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasal, ekonomik ve kültürel bağımsızlığı tehlike altında…

*

24 Haziran 2008’de gelen acı haberden önce bu yazıyı yazmıştık. Derneğimizin kurucu üyesi Ali Püsküllüoğlu ile sık sık bunları konuşuyorduk. Sevgili Ali Püsküllüoğlu, birkaç ay önce resmi TDK yayınlarını incelememizi, kamuoyunu bu açıdan da bilgilendirmemizi istemişti. TV’lerde izlediği resmi TDK Başkanının, “devrimden yanaymış gibi” görünerek inandırıcı bir tavırla Atatürk’ün devrimden caydığını kanıtlamaya çalışmasına çok kızdığını da eklemişti. Yüreği devrim için çarpıyordu; hiç ödün vermemişti; ödün verenlere hiç sıcak bakmamıştı. Yüreği yine kocamandı; ama ciğeri izin vermedi. Onu yitirdik; söylediği her sözü, yapmak istediklerini onun “vasiyeti” sayıyoruz.

Ali Püsküllüoğlu’nun ardından “üzüntü” belirten resmi TDK’ye teşekkür ederiz; ama bu üzüntünün içtenlikli olduğunu sanmıyoruz. Daha dün Püsküllüoğlu’nu en ağır sözcüklerle eleştirerek küçük gören bir anlayış mı onun “önemli” biri olduğunu söylüyor?

Ali Püsküllüoğlu’nu uğurlayanlar arasında yer alan resmi TDK Başkanına yine teşekkür ederiz; ama yaşadığı sürece kapısı çalınmayan, büyük dilci ve şair olduğu hiç anımsanmayan, tersine ağır bir dille ve haksız savlarla eleştirilen, küçümsenen Ali Püsküllüoğlu’nun, cami avlusunda böyle anımsanmaktan pek hoşnut olmayacağını da adımız gibi biliyoruz.

Biz kimseye kin tutmayız; bireysel çıkar arkasından hiç koşmadık; hiç durumu kurtaracak günlük, anlık görüntüler vermedik; ama Türkçenin geleceğini karartacak akıl ve bilimdışı olanı, hukuk ayıbı olarak bilineni savunanı, alkışlayanı da görmezden gelemeyiz! Ali Püsküllüoğlu da böyle yaşamadı, ondan önceki devrimciler de…

Yaşadığı sürece hiç ikiyüzlülük yapmayan, akıl, bilim ve sanattan başka doğru tanımayan, Atatürk kurumlarının kapatılmasından büyük üzüntü duyan Ali Püsküllüoğlu’nu çok özleyeceğiz. O ilkeli, dik duruşlu bir devrimciydi. Düşünceleri, yapıtları hep yaşayacak; onu unutmayacak, unutturmayacağız!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ
Haziran 2017 - 352. Sayı
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter