AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Mart 2009
BOZULAN, DİLİMİZ DEĞİL!

“Dilimiz bozuluyor, dilimiz yozlaştırılıyor…” gibi yakınmalar sürüyor. Kimileri yalnız yabancı sözcük akınını “tehlike” olarak görüyor; kimileri yabancı sözcük akınıyla birlikte dil kullanımındaki özensizliği de düşünüp kaygılanıyor. Doğrusu budur. Bilinçli yönetimler, bilinçli aydınlar, sorumluluğunu bilirse yabancı sözcük akınını hemen önleyebiliriz; dahası yabancı adlandırmayla yaratılan kirlenmeyi birkaç ayda yok edebiliriz.

Ancak Türkçenin ses, biçim ve anlam özellikleri yaralanır, sözdizimi bozulursa…

Eyvah!..

İşte gerçek tehlike burada…

Bir dilin yapısının bozulması, dilin yapısını bozan olumsuzluklar her gün çoğalırken önlem alınmaması, önlem almaya çalışan kişi ve kuruluşlara savaş açılması, o dilin geleceğini karartacak, giderek o dili ortadan kaldıracak en büyük tehlikedir; bağışlanmaz bir aymazlıktır!

Türkçe, bugün böyle bağışlanamaz bir aymazlıkla yüz yüzedir!

Türkçenin tarihsel akışına baktığımızda, örneğin yüzyıllardır olup bitenleri düşündüğümüzde imparatorluklar kurup imparatorluklar batıran yöneticiler, ne yazık ki Türkçeyi hiç sevmemiş, hiç benimsememiştir. Yüzyıllarca Arapça ve Farsçayı Türkçeden üstün tutan yanlış ve yanılgıların başka bir anlamı olabilir mi?

Biz, 13. yüzyıldan bu yana dilimiz için kaygılanıyoruz. Karamanoğlu Mehmet Beyin yaşama geçirilemeyen 13. yüzyıldaki haykırışı da bunun en somut, en açık kanıtıdır!

Arapça ve Farsçayı Türkçeden üstün tutan anlayış günümüzde “küreselleşme” masalına sığınarak İngilizceyle yeni bir boyut kazanmıştır!

Tarihsel akışa baktığımızda bozulmanın dilden değil, insandan, bozulmaya çanak tutan yönetim anlayışından kaynaklandığı çok açıktır.

Karamanoğlu Mehmet Beyin ve yüzyıllardır Türkçe için kaygılanan bir avuç aydının seslenişini, Osmanlı İmparatorluğunun son döneminde doğru algılayan aydınların varlığını yadsıyamayız. Ancak yüzyılları aşıp gelen seslenişi asıl Mustafa Kemal Atatürk duymuştur.

Atatürk’ün öncülüğünde, 1928’de yasayla yaşama geçirilen Harf Devrimi, 1932’de aydın desteği ve coşkusuyla başlayan Dil Devrimi, Türkçenin yolunu açacak iki önemli adımdır. Atatürk’ün ölümünden sonra, Atatürk yaşarken devrimlere alkış tutan ikiyüzlü sözde aydınlar yüzünden bu iki devrim sürekli tartışma konusu yapılmış, bu kısır tartışmalar da Türkçenin yeniden tehlikeli sulara yönelmesine yol açmıştır.

Korkmadan, çekinmeden açık açık söylemek zorundayız; bugün Türkçeyi sevmeyen, Türkçenin bilim ve sanat dili olamayacağını açıkça ya da türlü oyunlar çevirerek dile getiren bir yönetim anlayışıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Bugünkü yönetim anlayışı, 1950’de “demokrasi” sözü vererek iktidar olanların ardılıdır.

1950’den bu yana Harf ve Dil Devrimlerini etkisizleştirmeye çalışanlar, abeceye Arap abecesinden harf eklemek için türlü oyunlar çevirdiler; Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nu kapatmak için her yolu denediler. Yasayla korunan Harf Devrimine dokunamadılar; ama Atatürk’ün kalıtını çiğneyerek Türk Dil Kurumu’nu susturdular.

Sıra Harf Devriminde mi, dersiniz?

Demek ki bozulan Türkçe değil! Özellikle yönetici konumundaki kişilerin sorumsuzluğu hepimizi tedirgin ediyor.

Karşıdevrim, ülkenin ortak dilini bozarak başarılı olabilirdi; bunun için en vurucu atağı 12 Eylülcülerin hukuk tanımazlığını kullanarak yaptılar.

2008’de TBMM’nin çatısı altında birileri çıkıp Atatürk’ün dilde devrim yapmadığını söylüyor; bu bilimsel ve yaşamsal hiçbir dayanağı olmayan savlar, yazık ki bütün eğitim kurumlarına aktarılıyor. İşin acı yanı, yasa zoruyla Atatürk’ün kurduğu kurumun adına, malvarlığına konan şimdiki resmi TDK, TBMM’deki komisyonda susuyor.

Atatürk’ün kurumu, işte bu nedenle kapatıldı; susması için!

Resmi TDK, kendine biçilen görevin gereğini yapıyor; uzman sanılarak başköşeye oturtulduğu TBMM’de başka, eğitim kurumları ve TV’lerde başka başka konuşarak toplumun, özellikle de genç kuşakların bilincini bulandırmayı sürdürüyor.

Yıllardır haykırıyoruz; ölçünlü dil ve yazım birliğini bozan, bozmayı da sürdüren resmi TDK ülkenin bütün okullarında Türk İslam sentezine uygun olarak görevini yapıyor. Yayımladığı yapıtlar, yanlışlarla dolu Yazım Kılavuzu ve Türkçe Sözlük’ü ortada; Türkçeleştirmeyi “tasfiyecilik”, devrimi “katlanma, çevrilme, bükülme” diye tanımlayarak Atatürk’ün kalıtını tepe tepe kullanıyor.

Demek ki bozulan dil değil!

Ulusal eğitimi aklın, bilimsel ve sanatsal verilerin ışığında yönlendirmesi, yenilemesi, çağdaş yöntemlerle yürütmesi gereken Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere birçok kurumda,  Dil Devrimini yadsıyan anlayış egemen olduğu için bilim ve sanatta Türkçeye öncelik tanınmıyor. Örneğin YÖK, bilim dili Türkçeyi “yok” etme girişimlerini sürdürüyor.

Türkçenin eğitimi ve öğretimi için hazırlanan izlenceler, öğretmen yetiştirme kural ve kurumları, ders kitapları… Ne yana baksanız, içler acısı bir görüntü var. Oysa Türkiye Cumhuriyeti gerçek bilimcilerini, sanatçılarını yetiştirdi. Ancak bilimsel düşünceyi değil, inancı temel alan yönetim anlayışı gerçek bilimcileri tanımıyor, uyarıları tınmıyor.

Açın MEB’nin bilgisunar sayfalarını, görün “sefalet”i…

Açın ders kitaplarını görün aymazlığı…

Demek ki bozulan dil değil!

*

Son zamanlarda artan abeceye x, q, w ekleme önerileri, hem Türk hem Kürt kökenli yurttaşlara yönelik yeni bir kandırma yöntemidir. Türk abecesiyle Kürtçe, Kürt abecesiyle Türkçe yazılamaz. Bilimsel doğru budur. Kürt abecesinde bu üç harfin dışında, birtakım imler bulunuyor; bunları da eklediniz mi Türk abecesi diye bir şey kalmaz. Türk abecesine harf ya da im ekleyerek Kürtçe yazılamaz da seslendirilemez de. Yazılır diyenler, bilerek isteyerek hem Türkçeye hem Kürtçeye zarar veriyorlar.

Batılı, niye Türk abecesine açık ya da gizli açıklamalarla çomak sokuyor?

Emperyalist Türkleri mi, Kürtleri mi seviyor?

Bu coğrafyada ilkin biz birbirimize sahip çıkacağız; birbirimizin bütün kültürel zenginliklerini biz tanıyacak, el ele verip bunları ulusal kazanıma biz çevireceğiz.

Emperyalistin ülkesinde de başka başka diller konuşuluyor; niçin kendisi “ortak dil”le eğitim yapıyor?  

Biz 20. yüzyılda bu yakıcı, öldürücü tuzakların kıyısından döndük; yaratılan yapay gündemle, dil konusu bilimsel ve akılcı verilerin dışına çıkarılarak yeni tuzaklar kuruluyor.

Ne olur görelim!

*

29 Marttaki yerel seçimler öncesinde politikacıların dili iyice bozuldu; yine de karamsar olmamak, ama yurttaş olarak tepki vermek gerekli, diye düşünüyoruz.

Çünkü bozulan dil değil, neyin bozulduğu ortada!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter