AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Mayıs 2009
DİL KULLANIMINDA ÇİZGİYİ AŞIYORLAR!

Yabancı dille öğretim… Gittikçe yaygınlaşıyor. Son haber İstanbul Teknik Üniversitesinin de yabancı dille öğretime geçeceği… Yıllardır çözülemeyen bu sorunu, ulusal eğitimi biçimlendirecek olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın çözmesi gerekiyor. Gelin görün, MEB ile üniversiteler, böyle bir sorun yokmuş gibi adamsendeci bir tavır sergiliyorlar; dahası destek vererek sorunu derinleştiriyorlar.

Onlarca kez yazdık söyledik; olanakları ve yetenekleri ölçüsünde her yurttaş, bir değil, birçok dil öğrenebilir; ancak önce Türkçeyle düşünmeyi öğrenmesi bağımsızlığımız ve ulusal çıkarlar için zorunlu bir görevdir; en başta gelen ödevdir! Bu önemli görevi üstlenecek, yurttaşa Türkçeyle düşünmeyi öğretecek olan da eğitim kurumlarıdır.

Her yurttaşa sağlıklı yabancı dil/diller öğretme yerine, anaokullarına dek indirilen yabancı dille öğretimin kime hizmet olduğunu anlamak zor değil… Bu nedenle MEB’den şu sorulara ivedilikle yanıt bekliyoruz:

Bütün ülkede yabancı dille öğretim yapan okul sayısı nedir? Yabancı dille öğretim yapan okullarla, Arapçaya ağırlık verildiği için yabancı dille öğretim yaptığını söyleyebileceğimiz imam hatip okullarının toplamı nedir? Türkçeyle eğitim yapan kaç okul vardır? Böyle giderse yabancı dille öğretim yapan okullar, kaç yıl sonra bütün eğitim kurumlarını tutsak alacaktır?

Soruyoruz: Yabancı dille öğretim, “ulusal eğitim”in gereği midir; “ulusallık” bu eylemin neresindedir? Yurttaşlara ortak (resmi) dille özgürce düşünmeyi; düşünceleri, inanç ve kökenleri farklı da olsa eğitim, sağlık ve hukukta doğru anlaşmayı öğretemeyen MEB’nin adındaki “milli”yi nasıl yorumlamak gerekiyor?

Gerçekten de bugün en büyük sorun, işyeri ve ürün adlarındaki yabancılaşma değildir; yurttaşları bu yabancılaşmaya yönelten/iten “anlayış”tır. İşyerine soyadını bozarak yabancı ad veren, eleştirenleri “küçük beyinli, gerici” diye aşağılayan kişilerin; TV’lerde Türkçenin canına okuyan sunucularla habercilerin; TBMM’deki vekillerin kullandığı dil, MEB’nin ve üniversitenin kendilerine düşen görevi yeterince yapmadığının göstergesidir.

Ya kitle iletişim araçları… MEB ve üniversiteler gibi, toplumu nasıl etkilediklerinin ayrımında olmayan radyo ve televizyonların da dil kullanımında çizgiyi aştığını, işi saygısızlığa vardırdığını görüyoruz. TV’ler, eften püften birtakım izlenceler için milyonlar harcayabiliyor; ama haber ya da eğlence izlencelerini sunan kişilerin kullandığı bozuk dili duymazdan geliyor. Bir sunucu, bir haberci aynı yanlışı gün boyu yapıyor; kurumun içinden kimse uyarmıyor. Uyaran izleyiciyle alay ediliyor; yanlışı yapan değil, uyaran izleyici terbiye sınırları aşılarak azarlanıyor. Yalnız dil değil, insana özgü davranış sergileme açısından da önemli sorunlarımız var, sanırım.

Sesi ya da yüzü güzel kişilerin ölçünlü dili, dahası yerel dili bile nasıl bozduğunu görüyor, duyuyoruz; “k”ler “ka, ga” oldu;  “hanım”lar “garı”, “bey”ler “herif”… Argo ve senlibenli konuşma sözcükleri özellikle sabah izlencelerinde sözvarlığı kısıtlı olduğu için doğaçlama konuşma zorluğu çeken “ünlü”lerin “ün”ü… Yemek yapanları yarıştıran bir izlencede burnundan kıl aldırmayan birileri sürekli “çorba yiyor”, yemek adları, tanımları allahlık...

Kimi dizilerde hem yerel dilin hem yabancı sözcükler birbirine girmiş durumda; TV’ler için senaryo yazanlar “yazar” kimliklerini sorgulamıyorlar; nasıl bir dil kullandıklarının ayrımında değiller. Dili doğru kullanma, çoğu programcının, radyo ve TV yöneticisinin derdi olmaktan çıktı; “çok izlenme” kaygısı her şeyin önüne geçti. Yalnız dili değil birtakım toplumsal/ahlaksal değerler paspas ediliyor; “reyting” aldığı için lise öğrencileri evlendiriliyor, çocuk doğruyor; yolunu çizme kaygısı içindeki gençler kolay kazanca, erken evliliğe, diziler dışında örneği pek az olan yaşam biçimlerine özendiriliyor. Toplumsal gerçekleri, sıkıntıları konu alan tartışma izlenceleri, korku filmleri gösterilen saatlerde, yine çok izlenme kaygısıyla, kimi kez konuyla ilgisi uzak olan kişilerle yapılıyor.

Türk yazınının, “Yaprak Dökümü, Aşkı Memnu, Dudaktan Kalbe” gibi en büyük yapıtları günümüze uyarlanma savıyla sulandırıldı. Dizi kahramanları öyle bir konuşuyorlar ki bu dev yapıtların yazarlarının kemiklerini sızlıyor… Aşkı Memnu’daki Bihter’in, Behlül’ün ve ötekilerin “bye bye”lı, “okey”li “şımarıkça” bir dil kullanması bu önemli yapıtların özünü zedelemiyor mu? Ya Halit Ziya Uşaklıgil’in adının bile yanlış seslendirilmesi… “Halit”in “a”sı öyle kısaltılıyor ki, bu bizim Uşaklıgil’in adı mı diye şaşırıyoruz. Bütün bunlar dilimize olduğu gibi kültürel birikimimize de sahip çıkamayışımızın kanıtıdır. Bu dev yapıtları, bundan sonra nasıl okutabiliriz? Dudaktan Kalbe’de “dizi film” kahramanı yapılan ve hep “stres” içinde olan Lamia, artık kitapta anlatılan kadın mıdır?

Genç haberci “Şehitler öğle ezanından sonra toprağa verilecektir” dediğinde; Türkçesi varken birçok Arapça-Farsça sözcüğü yanlış seslendirdiğinde, yanlış kullandığında, yanlış haber yazdığında parmağını oynatmayan basın yayın, MEB ve üniversiteler kadar sorumsuzca davranmaktadır. Kendi adını “tivi” diye seslendiren TV’lerin, yabancı dille öğretim sorununu es geçmesi, yabancı adlandırmayı görmezden gelmesi, dahası destekleyici yayınları yaygınlaştırması; kendini aydın olarak tanımlayanların bu durumlara seyirci kalması, nasıl bir süreçten geçtiğimizi gözler önüne sermektedir.

Türkçeye sahip çıkmak, hem ülkeye hem ülkede konuşulan bütün dillere sahip çıkmak demektir. Dilci olmayan ama her şeyi bilen birilerinin, özellikle TV tartışmalarında bu durumu “ırkçılık” gibi göstermeleri, Türk Devrimiyle hesaplaşma çabalarının en tehlikeli yanıdır. Bunu görememek, Dil Devrimiyle bilim ve sanat dili olduğu kanıtlanan Türkçeyi küçümsemek aymazlıktır. Hangi demokratik ülke ortak (resmi) dilini pazarlık konusu yapıyor; hangisi hariçten gazel okuyanların dilini tartışmasına olanak veriyor; hangi demokratik ülkede yabancı dille öğretim yaygınlaştırılıyor; hangisi bütün işyeri ve ürünlerine yabancı ad vermesi için yurttaşlarını yarıştırıyor; hangisi ve bunu küreselleşmenin gereği diye yutturmaya çalışıyor?

MEB ve üniversiteyi göreve çağırıyoruz; çok değil biraz içeriye bakın, bize dönün! Ölçünlü diliyle eğitim ve bilim yapamayan bir ülkeye gün gelir, bugünün sözde dostları “one minute” der! Yaklaşık yüzyıl önce dedikleri gibi… Kurtuluş Savaşından önce imparatorluktaki yabancı okullarının sayısını biliyor musunuz; bunların niçin açıldığını hiç düşündünüz mü? Gelin, birlikte düşünelim!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter