AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Ekim 2009
DİL DEVRİMİNİN 77. YILINDA BİLE
TÜRKÇENİN IŞIĞINI GÖREMEYENLERE SESLENİŞ

Sayın Ilıcak, 28 Eylül 2009 günlü yazınızı, başlığı ilgimi çektiği için okudum.

Yaklaşık kırk yıldır Türkçe için çalışan biri olarak bu yazınızın, 2009 Türkiyesinde insanın içini acıtacak kadar çok yanlış ve yanılgıyla dolu olduğunu gördüm. Size ve Dil Devriminin 77. yılında sizin gibi düşünen, hâlâ Türkçenin ışığını göremeyenlere kaynaklara dayanarak bir kez daha doğruları anımsatmak istedim.

Dil, kimsenin, hiçbir kurumun tekelinde değildir; ancak aydınların, yazarların, toplum önünde konuşan herkesin kullandığı dile herkesten çok özen göstermesi, başta gelen aydın sorumluluğudur. Çünkü aydın bilinen kişiler ilkin kendini sonra toplumu yanıltmamakla yükümlüdür.

Bir köşeyazarı, dilin tarihsel akışını, bütün kurallarını, bir dilci gibi bütün ayrıntılarıyla bilmek zorunda değildir; ancak eğitimi ne olursa olsun bir aydın, dil üzerine de yazıyor ve konuşuyorsa, dilinin öyküsünü en azından anaçizgileriyle bilmek zorundadır.

Nazlı Hanım, 28 Eylül günlü “Dil Bayramı’nı Kutladık” başlıklı yazınızı okuyunca Nâzım Hikmet’in, 12 Kasım 1934’te Akşam gazetesine yazdığı yazıyı anımsadım; Nâzım bu yazıda, “Dil yürüyor… Yürüyenin önünde durulmaz” diyor. “Dil yürüyor” Nazlı Hanım, ne ki siz ve sizin gibi düşünenler hâlâ aynı yerde ve çelişkiler içindesiniz.

1970’lerde içinde olduğunuz Tercüman gazetesi, Dil Devrimine ve Türk Dil Kurumu’na savaş açmıştı; siz de bu savaşı körükleyenlerdendiniz. 28 Eylül günlü yazıyı kalem alırken belli ki epeyce zorlanmışsınız. “Lisan” bayramını “tebrik” etmemiş, “Dil Bayramı”nı “kutlamış”sınız. Bu yazıdaki eski sözcükleri kullanma çabanızı, bundan sonraki ve daha önceki yazılarınızda göremiyoruz; çünkü “dil yürüyor” ve siz de her yurttaş gibi bu yürüyüşe katılmak zorundasınız. Güzel güzel de katılmışsınız...

Anımsayacaksınız, Tercüman gazetesinin “Yaşayan Türkçe” sayfalarında, “aday, aydın, ayrım, anlam, bağdaşmak, bağımsızlık, başarı, başarılı, başarmak, başvurmak, belirlemek, bilim, bireysel, boyut, çatışma, çelişki, çözüm, davranış, demeç, direniş, doğa, doğal, dönem, duygu, duyuru, eleştiri, eleştirmek, etki, etkilemek, eylem, gerek, gerekçe, görüş, ilgi, ilke, işbirliği, karşıt, kazanç, kesim, konut, köken, kural, kurum, kuşku, olay, olumlu, oluşturmak, ortak, ortam, önerge, önermek, özen, özenli, özel, özellikle, özet, özetlemek, özgürlük, sıkıyönetim, soru, sorumluluk, sorumlu, sorun, sorunlu, soruşturma, sözgelimi, suçlamak, süreç, tartışma, tepki, toplantı, toplum, uygun, uygulamak, uzlaşma, uzlaştırıcı, uzman, ülke, vurgulamak, yararlanmak, yargı, yasa, yatırım, yıldönümü…” gibi yüzlerce sözcük “uydurukça” olarak niteleniyordu.

Dahası bu tür sözcükleri “uydurukça”  diye karalamak karalayıcıları kesmiyor, “yaşam, kaymakam” gibi sözcüklere çirkin yakıştırmalar yapılıyordu. Yetmiyor, Türk Dil Kurumu’nun “gök konuksal avrat, dumansal tütüngeç…” gibi türetmeler yaptığı söylenerek dille ve kurumla alay ediliyordu. Bu tür saygısızca karalamalar bugün de yapılıyor. 1983 öncesindeki TDK'nin Türkçeyi aşağılayacak, gülünç duruma düşürecek bunlar gibi abuk sabuk tek çalışması, tek sözcüğü yoktur; buna karşın, “akademik” sanlı bir milli eğitim bakanı bile birkaç yıl önce bu saçma sapan örnekleri sıralayarak TDK’yi karalamaktan kendini alamamıştır.

Evet Nazlı Hanım, Türkçenin olanaklarını kullanarak türetilen, halk ağzından ya da eski kaynaklardan taranıp canlandırılan bütün sözcükler, sizin 28 Eylül günlü yazıda söylediğiniz gibi, “solcu” işi olarak gösteriliyor, Türkçenin ustalarına en ağır “sıfatlarla” saldırılıyordu. Şimdi bile yazar, öğretim üyesi ya da görevlisi bilinen birileri, Türk Dil Kurumu’nun başına bir Ermeni olan Agop Dilâçar’ın getirildiğini, bu nedenle Türkçenin bozulduğunu ileri sürecek kadar kendilerinden geçmektedir.

Saygısızlığı, bilgisizliği bilgi diye satanlara duyururuz:

Bir: Atatürk’ün çağrısıyla TDK’ye “uzman” olarak gelen Dilâçar, hiçbir zaman TDK başkanı ya da yönetim kurulu üyesi olmamıştır.

İki: Dilâçar’ı karalamayı iş edinen aymazlar, keşke Türkçeyi ve Türkiye’yi Dilâçar gibi içtenlikle, hesapsız, “maddi/manevi” çıkar beklemeden karşılıksız sevebilseler!

Ne yapmış Dilâçar? Arkasında bıraktığı yapıtlara ve yazılara bakın!

Yurtiçinde ve dışındaki dergilere yazarak bilim dili Türkçeyi tanıtmış; Türkçenin bilim dili olması için yaşamı boyunca çalışmış… Onu karalayanlardan birinin bile “Dil, Diller ve Dilcilik” kadar güçlü bir yapıtı yok… Bu aymazlar, bu yapıttan kopya çeke çeke büyüdüklerini sanırlar… Hodri meydan, biri çıksın da Dilâçar’ın Türkçeyi bozduğuna ilişkin bir kanıt göstersin! 12 Eylül 1979’da yitirdiğimiz Dilâçar’ı özlemle ve saygıyla anıyoruz!

Sayın Ilıcak, yazılarınızdan yalnızca birkaçını taradım ve epeyce “uydurukça” sözcük saptadım. Bu saptamayı sizi eleştirmek için yapmadım. Bir Türkçe sevdalısı olarak çok sevinçliyim. 1981 baharında da böyle yazılar yazmış, yenileşen Türkçeyi “maskara dil” olarak nitelemiştiniz. Dilin “maskarası” olmaz Nazlı Hanım; ama dili insanı gülünç durumlara düşürebilir. Dilin gücü, ne Nazlı Ilıcakların direnişiyle kırılır; ne Sevgi Özellerin övgüsüyle artar; bu gücün önünde kimse duramaz. Akıl işler, dil sorar: “Sen misin uydurukça diyen?” Gördüğünüz gibi “uydurukça” dediğiniz dil sizi de kendine uyduruyor.

Sizin gibi düşünenlerin “üstün” çabaları, Dil Devrimiyle kazandığımız sözcükleri birkaç kez yasaklatmıştı; yukarıya sıraladığım sözcüklerin çoğu da yasak listelerinde yer almıştı; şimdi başbakandan bakanlara herkes bu sözcükleri şıkır şıkır kullanıyor.

İşte Dil Devriminin başarısı budur. Devrim yürüyor...

Nazlı Hanım, Dil Devrimi yüzyıllarca göz ardı edilen Türkçeyi bilim ve sanat dili olarak bize kazandırmıştır. Siz, her konuda yazıyor ve konuşuyorsunuz. Bu açıdan bakınca imrenmemek elde değil; tarımdan iç ve dış ticarete, eğitimden iç ve dış siyasaya, toplumsal bütün olaylara, oluşumlara ilişkin söyleyecek sözünüz var. Kavramları değiştiriyor, çarpıtıyor, önünüze gelene sataşıyorsunuz. İsterseniz, artık “dil” konusunda biraz daha düşünün, araştırın ve öyle yazın. Bir öneri… Çünkü bakabileceğiniz epeyce kaynak var. Nâzım Hikmet’in yazıları da yayımlandı. Yakın günlere dek sizin gibi düşünenlerin yazı ve konuşmalarında Nâzım Hikmet’in adı anılmazdı; bugün her ağzını açan ustayı anma gereksinimi duyuyor.

İşte Nazlı Hanım, “dil yürüyor” ve Nâzım gibi ustalar sizi, bizi, hepimizi yürütüyor.

Bugün “Dil Devrimi” yüzünden gençlerin eski metinleri anlamadığını söylerken de çok yanılıyorsunuz; o metinleri, eski tamlamaları sizin nineniz de benimki de anlamıyordu. İmparatorluğun son döneminde Osmanlı aydınlarının en çok yazı ve dili tartıştıklarını belki duymuşsunuzdur. Bu nedenle Ömer Seyfettin’i ve başka yazarları örnek verirken hem yanılıyor hem de bu döneme ilişkin pek bilgili olmadığınızı dile getirmiş oluyorsunuz; dahası başta Ömer Seyfettin olmak üzere, örnek verdiğiniz yazarları da yeterince tanımıyorsunuz. Pek çok konuda yazmak ve konuşmak zorunda olduğunuz duygusuyla belli ki geçmişe ilişkin dil tartışmalarını okumaya zaman bulamamışsınız.

Hiç düşündünüz mü, Ömer Seyfettin’in öyküleri bugünün ilköğretim kitaplarında bile yer alıyor; niçin? Çünkü Osmanlıca değil Türkçe yazdı. Ömer Seyfettin de sizin gibi kavgacı biri; ama onun kavgası suya yazılmamış; neden? Türkçe sevgisi, Türkçe yazmak bilinci onu bugüne taşıyor. Biliyor musunuz düzyazılarında Osmanlıcadan çok yakınır. İsterseniz onun yazılarından örneklerle anlatayım. Sizin gibi düşünenlere de küçük bir katkımız olsun.

Ömer Seyfettin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu göremeden ölmüş bir Osmanlı aydınıdır. Öykünün hiç tartışmasız, en usta kalemlerinden biridir. Selanik’te yayımlanan “Genç Kalemler” dergisindeki “Yeni Lisan” başlıklı yazısıyla dilin “sadeleşmesi” konusunda bir çıkış yapmış, tartışmalara bambaşka bir boyut kazandırmıştır. Gerçekte bu yazılar, ta 1900’lerin ortasından bugün bile sizin gibi düşünenlere “taş gibi” birer yanıttır.

1914’te Türk Sözü adlı dergiye, “Osmanlıca Değil Türkçe” diye yazacak, Osmanlıcayı savunanlara “...ve ne kadar çalışsanız, Arapça Acemce terkipler yapsanız konuşulan tabii, güzel ve terkipsiz Türkçe galebe çalacak ve Osmanlıca denilen enderun dili eski divanların şimdi bile artık açılıp okunmayan mey’li, mahbub’lu sayfaları arasında müebbeden gömülü kalacaktır” diye seslenecektir.1 Buradaki eski sözcüklerin Türkçesini yazmıyorum; bu dili savunduğunuza göre nasılsa bilirsiniz.

Ömer Seyfettin “Yeni Lisan” başlıklı yazısıyla da taşları iyice yerinden oynatmıştır. Servetifünuncuları bir hayli kızdıran bu yazıda dilin “dünü bugünü” üzerine bilgiler verir, karşılaştırmalar yapar, sonunda da gençleri uyarır:

“Evet, ey gençler! Hepiniz yeni lisanı ihya ve icada çalışınız, zekânızı, maharetinizi dünküleri körükörüne taklide değil, yeni lisanı vaz ve tesise sarf ediniz. Yazdığınızı herkes anlarsa, severse kitaplarınız çok satılacak, zengin olacak, sa’yınızın mükâfatını göreceksiniz(…). Siz muhafazakârlık ettikçe, yani maziye muhip ve sadık kaldıkça kaybolacak şahsi menfaatleriniz yanında âli, muhterem, büyük bir mefaat da kaybolacaktır. Bunun için mesulsünüz. Eskiler ve dünküler idraklerinde mahdut ve masumdurlar. Sathi ve behimi düşünürlerdi, onların gayesi hal ve mazi idi, sizin gayeniz istikbal, istikbal, istikbaldir... Sizden sonra gelecek olan nesil, idrakinize rağmen muhafazakâr ve maziye muhip kaldığınızı görürse, size ebedi lanetler edecektir.”(Genç Kalemler, C.II, sayı 1, 11 Nisan 1911)2

Ömer Seyfettin’in bu yazısı özellikle yazının son satırı, Dil Devrimi karşıtlarına da sesleniş gibidir. Ali Canip’e yazdığı bir mektupta da şunları söyler:

“Sevgili Ali Canip Bey,

Size bir teklifim var. Kanaatlerinize pek yakın olduğu için hemen kabul edeceksiniz sanırım. Bakınız ne? Biraz izah edeyim: Edebiyattan nefret ettiğimi ve bu nefretimin iğrenç, tiksindirici bir nefret olduğunu yazmıştım. Bu nefretim edebiyata olmaktan ziyade lisanadır. Bizim lisanımız -her zaman düşündüğümüz gibi- berbat, perişan, fenne ve mantığa muhalif bir lisandır. Garp edebiyatını biraz tanıyan, mümkün değil bu nefretten kurtulamaz.

Bu lisanı zaman ve vakıfane bir say tasfiye eder. (…)Arapça Farsça terkiplerin hiç lüzumu yoktur. Bunlar ancak süs içindir. Kimin gösterecek, teşhir edecek fikri yoksa onları çok kullanmıştır. Eğer terkipler terk olunursa, tasfiyede büyük bir adım atılmış olmaz mı? Bunu yalnız başaramam: Geliniz Canip Bey edebiyatta, lisanda, bir ihtilal vücuda getirelim. Ah büyük fikir… Say sebat ister."3

Bu satırları ben uydurmadım; kaynağından aktardım. Evet, dilde bir devrim yapmak büyük bir düşüncedir. Nedense Dil Devrimi karşıtları bu tartışmaları hiç gündeme getirmez, hiç anımsamak istemezler. Gençlerimize en ağdalı metinleri okuturlar da Ömer Seyfettin’in düzyazılarını okutmazlar. Siz de bu nedenle duymamış, öğrenememiş olabilirsiniz. Ömer Seyfettin, düzyazılarında kullandığı dili öykülerinde kullanmaz, neden dersiniz? Yazılarını okuyun ve yanıtı siz verin!

Dil Devriminden sonra kimi yazarlarımız, cumhuriyet öncesinde yazdıkları kitapları yeni Türkçeye aktarmıştır. Bu da gösteriyor ki bu yazarlar da Nâzım Hikmet gibi dilin yürüyeceğini önceden görmüştür. Bir de Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi, Tahsin Banguoğlu gibi Atatürk yaşarken hızlı devrimci olan, Atatürk’ün ölümünden sonra her sözünü, her eylemini yadsıyanlar var. Örneğin Fuat Köprülü, ilk Türk Dili Kurultayında Dil Devrimini “Türk rönesansı” olarak adlandırırken sonradan devrim karşıtı olmuştur. Banguoğlu, "Dil Devrimi ulu ırmaklar gibi gürül gürül akacaktır" derken, bu ırmağın yatağını değiştirme çabası içine girmiştir. Size, birçok kaynaktan bu kişilerin kendi ağızlarından birçok örnek verebiliriz.

Ahmet Cevat Emre’ye gelince… Söylemesi ayıp, onun yaşamöyküsünü yazdım; tanıyanlarla konuştum. Sizin andığınız yapıtından önce o da en hızlı devrimcilerden biri. Atatürk’e yakın olabilmek için epeyce uğraşmış; üstelik o yıllarda adamakıllı solcu; ama iyi bir dilci, ilkin Harf Devrimine emeği geçen, sonra Dil Devrimi ve Türkçe için kafa yoran biri… Emeğine saygımız büyük… Ne ki andığınız kitapla öncekiler biraz çelişir, nedense kendi dönünce dili de dönmüştür. Ahmet Cevat’ın TDK arşivinde mektupları var (dilerim mektupların başına bir şey gelmemiştir), 1950’li yıllarda TDK’den ayrılırken birtakım “maddi” isteklerde bulunmuş; ama TDK’nin o yıllarda bunları karşılayacak gücü yok… Çünkü Demokrat Parti iktidarı, bu kurumla uğraşmaya ilk günden başlamıştı. Ahmet Cevat Emre de böyle bir dönemde yıllarca içinde olduğu bir kurumu ve dil ülküsünü silip atmış, hemen yer ve yön değiştirmiş biridir.

Nazlı Hanım, ta o zamanlardan bu zamanlara yön ve yer değiştiren ne çok aydınımız var değil mi? Sizce de bugünkü sıkıntıların çoğu, yönüne ve yerine karar veremeyenlerden kaynaklanmıyor mu?

Gelelim Atatürk’ün Dil Devriminden vazgeçtiği savına… Yalnız siz değil, sizin gibi düşünenlerin çoğu da bu yanlışa tutunmaktadır. Belki siz de bu savınıza Falih Rıfkı Atay’ın Çankaya romanındaki birkaç satırı kanıt diye göstereceksiniz. Yapmayın; roman okumayı bile bilmeyen bazı “cahillere” katılmayın!

Falih Rıfkı, Atatürk’ün ağzından “Dili bir çıkmaza saplamışızdır” tümcesini aktardıktan sonra Atatürk’ün “sözlük” ve yeni söz bulma işinin hızlanmasını istediğini, bu nedenle “Cep Kılavuzları”nı hazırlamak için kolları sıvadıklarını anlatır. Cep Kılavuzları 1935’te yayımlanmıştır; bu kılavuzlarla birlikte Türkçeye yüzlerce yeni sözcük kazandırılmıştır. Bu küçük ama içi dolu kılavuzların önsözleri de Atatürk’ün bilgisi içinde yazılmıştır. Bunları da görmemiş olabilirsiniz; çünkü Atamızın devrimden caydığını kanıtlama çabası içine giren sözde dilciler, bu kılavuzları da görmezden gelirler. Bu yapıtlar, Atatürk’ün Dil Devriminden caydığının değil, devrime ne denli önem ve hız verdiğinin kanıtıdır.

Demek ki Atatürk, Falih Rıfkı’nın aktardığı bu sözü Dil Devrimi için değil, Osmanlıca için söylemiştir. Çankaya’nın “Dil ve Tarih” bölümünü önyargısız ve anlayarak okuyunca bu sözü doğru değerlendirebiliyoruz. Ne yazık o yıllarda devrime emek veren aydınlarla birlikte birçok Türkçe sözcüğün yaratıcısı olan Falih Rıfkı’nın da sonradan yönünde ve yerinde bir kayma olmuş, Atatürk’ün masasındaki Türkçe söyleşilerinin tanığı ve ortağı olan bu büyük yazar da okurlarını yanıltmıştır.

Ayrıca Atatürk dilde devrimden caydıysa Türk Tarih ve Dil Kurumlarına neden gelir bırakmıştır; neden bu kurumları birer devlet dairesi olarak kurmamıştır? Atatürk’ün el yazısıyla yazdığı “vasiyetnamesi”ni görmüşsünüzdür; bu “vasiyetname”ye ne oldu?

Bu sorulara bir yanıtınız var mı? Olacağını sanmıyorum. Sizin gibi düşünenler bu soruları çeyrek yüzyıldır duymazdan geliyor; çünkü kimsenin akılcı ve hukukun üstünlüğüyle bağdaşır bir yanıtı yok! Var diyen, açıklasın.

Nazlı Hanım, “kelime düşmanlığı” diye bir adlandırma yanlıştır; dahası görmüş geçirmiş bir hanımefendinin kaleminden dökülüyorsa tek sözcükle “ayıp”tır. Siz hiç “imkân, cevap, mesele, sual…” diyenin cezalandırıldığını görüp duydunuz mu? Biz, “olanak, yanıt, sorun…” gibi sözcükleri kullananların başına gelenlerin tanığı olduk. Sürgün, uyarı, para cezası, aşağılama, 1402 ile işten atılma… Bugün bile kimi kamu kurumlarında öğretmenlerin, memurların çirkin bir dille uyarıldığını biliyoruz. “Kelime düşmanlığı” yapanlar Türkçe sözcükleri yeğleyenler mi, Türkçesi varken yabancı sözcükleri bağrına basanlar mı? Size ve sizin gibi düşünenlere soruyorum; bugün ulusalcılığa başka anlamlar yüklüyorsunuz; peki, kendi dilini sevmemek mi “milliyetçilik”tir? Yanıtınız evetse, bu nasıl “milliyetçilik”tir?

28 Eylül günlü yazınızın özelikle son bölümü bilimsel yanlışla doludur; önyargıyla yazılmıştır. Bol yanlışlı, yanılgı dolu, hiçbir derinliği, bilimsel değeri olmayan bir yazı daha tarihin yorgun kollarına bırakılmıştır. Evet, başka kalemlerden de böylesi yazılar okuyoruz. Hep aynı sözler, akılcı ve bilimsel dayanağı olmayan aynı suçlamalar!

Dil Devrimine tepkide “terbiye” sınırlarını zorlayanların, “uydurmacılık, solculuk, komünistlik” diye karaladığı dili yenileştirme eyleminin öncüsü Atatürk’tür; onu izleyen dilciler, yazarlar, her daldan bilimciler, Türkçenin ses/ biçim/ anlam olanaklarını kullanarak dilimizin bilim ve sanat dili olmasını sağlamışlardır.

Ey Nazlı Hanım ve onun gibi düşünenler; şimdi Türkçe İngilizcenin “işgali” altına giriyor; yabancı dille öğretime, yabancı adlandırmaya neden tepki vermiyorsunuz? “Rezidans”larda oturmak ve yenileşen Türkçeye öfke kusmak moda; ama her moda geçicidir.

İngilizcenin saldırısına tepki verenler kim? Çoğunlukla “solcu” diye karalanan Türkçe sevdalıları… Dile sahip çıkmanın solculukla sağcılıkla ilgisi yoktur; çünkü dil herkesin ortak iletişim aracıdır. Kullandığı sözcüklere bakarak insanları adlandırmak, dili siyasaya araç yapmanın ilginç, yanlış bir örneğidir! “Uydurukça” denilen sözcükleri ta 80’lerden bu yana Dil Devriminin bütün karşıtları kullanıyor. Siz Nazlı Hanım, ne güzel kullanıyorsunuz; siz solcu olabilir misiniz?

Bu işler bu denli kolay değil...

Bu yanlışlı, yanılgı dolu, hiçbir derinliği, bilimsel değeri olmayan bir yazıya neden uzun uzun yanıt yazdığımı merak edebilirsiniz. Her şeyden önce “Yetti artık! Bilen bilmeyen her konuda konuşup yazmasın, toplumun belleğini bulandırmasın” demek için… Ayrıca öğrenmenin ve öğretmenin yaşı ve zamanı yoktur. Belli mi olur; bu yazıları okuyanlar, bugüne dek sizin gibi “dilin yürüdüğünü” göre göre önyargısını koruyanlar, hiç değilse Ömer Seyfettin’i, Ziya Gökalp’ı, Mehmet Akif’i, Yahya Kemal’i, Refik Halit’i, Reşat Nuri’yi, Nâzım Hikmet’i, Peyami Safa’yı ve başka yazarları, başka düşünürleri doğru öğrenme çabası içine girebilirler. Bize geçmişimizi doğru aktaracak, bugünü doğru anlamamızı sağlayacak olan bilim ve sanat dili Türkçedir! Yarını da Türkçeyi doğru öğrenip öğreterek karşılayacağız! Başkaca bir aracımız da yok; çünkü dil düşüncenin yansımasıdır!

Ömer Seyfettin’in düzyazılarını size özellikle öneririm; onun yazıları dönemine ayna tutuyor, bütün tartışmaları yansıtıyor; lütfen okuyun! Nazlı Hanım gibi düşünenler, okuduklarınızı kavga, karalama aracına dönüştürmeden değerlendirin! Böylece dilde devrimi başlatan, bu devrimle “geometri”ye ve başka alanlara ışık tutan Atatürk’e, yenileşen Türkçeye ve 77 yıldır Türkçeye emek veren bilim, sanat insanlarına yapılan haksızlığı değerlendirme şansı bulabilirsiniz.

Dil yürüyor; artık sizler de yürüyün...

*

29 Ekimde laik cumhuriyetimizin kuruluşunun 86. yılını coşkuyla kutlayacağız. Laik cumhuriyetimizi kuran Mustafa Kemal ve arkadaşlarını, cumhuriyetimize emek veren bütün aydınlanmacıları saygıyla selamlıyoruz!

SEVGİ ÖZEL

1) Ömer Seyfettin, Dil Konusunda Yazılar/ 13, Bilgi Yayınevi, Ankara 1989, s. 76 ve ötesi.
2) Ö. Seyfettin, agy, s.32.
3) Ömer Seyfettin, Dil, s.19.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter