AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Aralık 2009
BAŞKENTİ KİRLENEN BİR ÜLKENİN YURTTAŞI OLMAK

Başkentte yaşıyorum; cumhuriyetin getirdiği bilinçle yenileşip kasaba olmaktan çıkan, bilinçli yapıcıların bugün bile hepimizi hayran bırakan çabalarıyla güzelleşen bu kentin yol yol, sokak sokak kirletilmesine tanık olmanın acısını taşıyorum. Düşünceler hızla kirlenirken yaşadığımız alanlar, yediğimiz içtiğimiz şeyler temiz kalabilir mi? Yalnız Ankara mı; güzel yurdumuzun bütün kentleri, ilçeleri, sokakları, denizleri, ormanları; her yeri, her şeyi iyi, doğru, güzel olandan payını almamış çıkarcı anlayışın, açgözlülüğün, vurdumduymazlığın, tutuculuğun egemenliğine girmek üzere… Örneğin başkentin ortasındaki Atatürk Bulvarına bakıp bakıp insanın ağlayası geliyor. Her açıdan çirkinleşti, kirlendi… Sıhhıye Köprüsünden Atakuleye doğru, Atatürk Bulvarında kısa bir yolculuk yapın ve görün; bu çirkinliği yaratan herkesi Tanrı bildiği gibi yapsın!

Hürriyet’in Ankara Ekinde, 22 ve 29 Kasım 2009’da Sayın Erdal İpekeşen’in iki yazısı yayımlandı. Başkentte karnımızı doyurabileceğimiz kimi yerleri anlatıyordu.

Yazar yazısına, “İnsanlar, birbiriyle ilişkide bulunduğu sürece var olur Ankara'da... Zira bozkırdan başka manzarası bulunmayan şehirde, insanların dönüp bakacakları yer yine birbirinin yüzüdür. (…) Bir de yaşam alanı olarak seçtikleri mekânlar. Her ne kadar büyük gri binalar ile onların arasında gidip gelen koyu renk elbiseli ve deri çantalı resmi insanlar göze çarpsa da Ankara, Türkiye panoramasını en iyi koklayacağınız şehirdir” diye başlıyor.

Bu yargılara katılmasak da Sayın İpekeşen’in bu iki yazısını, başkentimizin her geçen gün yabancı adlandırmayla daha çok kirletildiğini ortaya koyması bakımından dikkatle okuduk. Okuduk ve hiç şaşırmadık. Kendi yaptığı işe, yarattığı işyerine kendi dilinden ad veremeyen anlayışın kolay kolay değişmeyeceğini bir kez daha gördük.

Bu konuyu kaç kez yazdığımızı, kaç kez kürsülere, iletişim araçlarına taşıdığımızı herkes biliyor. Yıllar önce işyerlerine Türkçe ad verenlere “anmalık” sunan resmi Türk Dil Kurumu’nun bu eylemini doğru bulanlar, bizi eleştirdiler. Belli ki resmi TDK’nin bu eylemi hiç işe yaramamış. Yaramayacağı baştan belliydi. Resmi TDK, ortak (resmi) dilin Türkçe olduğu Türkiye’de işyerine ya da ürününe Türkçe ad verenleri ödüllendireceğine, pıtrak gibi çoğalan yabancı adlandırmayı etkili ve etkin bir biçimde kınayabilirdi. TBMM’de kurulan sözde “Türkçeyi koruyup kurtaracak” komisyonda Dil Devrimini yadsıyanlara omuz vereceğine işe kendi yanlışlarından başlayabilirdi.

Neyse… Biz, asıl konuya dönelim.

İpekeşen’in yazısından öğreniyoruz. Kapalı yerlerde sigara yasağı, bize nur topu gibi yeni bir sözcük kazandırmış; "Smirting... Yani smoking ile flirting'in bir arada kullanıldığı bir tanımlama. Kapı önünde sigaradan doğan insan ilişkileri Smirting olarak adlandırılıyor."

Görüldüğü gibi şaka yollu da olsa yeni bir durumla, oluşumla mı karşılaştık; önce İngilizce düşünüyoruz. Düşünüp “okey”liyoruz. Artık “okeyleme”nin bir sakıncası yok; çünkü TDK sözlüğünde böyle bir eylem var. Resmi TDK belki yakında sözlüğüne “smirting”i de ekler.

Biz Sayın İpekeşen’in yazısını okumayı sürdürelim:

"Birbiri ardına açılan alışveriş merkezleri Ankara'da sosyal yaşamı kapalı alandaki kafe ve restoranlarına kaydırırken bir baktık ki, başkentin gözde caddeleri silkelenip kendine geldi. Birkaç yıl öncesine kadar kendi halinde bir sokakken büyük değişime uğrayan Filistin Caddesi ile Park Caddesi birbiri ardına açılan mekânlarıyla âdeta sosyal yaşamın merkezi konumuna geçti. Arjantin Caddesinden bayrağı devralan Filistin Caddesinde öncülüğü Home Store ile Big Chefs yaparken her gün yeni bir işletme müşterilerine ‘Merhaba’ diyor. İstanbullu The House Cafe, Tribeca ve Kitchenette gibi markalar, Ankaralı girişimcilerin yarattığı Kuki, Meet ve Eat'n Joy gibi işletmelerle yarışıyor. Cadde tüm bu mekânları doyuracak potansiyele sahip mi derken bakıyorum yeni yerler daha açılıyor ve bölgenin daha önceki sakinleri konsept ve dekorasyonlarını değiştirmeye çalışıyor.

Filistin Caddesine gelen bu hareketlilik bitişik cadde ve sokakları da etkisine alıyor. Artık ünü tüm Türkiye'ye yayılan Trilye Restoran’da balık ve meze keyfi, Köşebaşı Restoran'da kebapların lezzeti, Makkarna Restoran'da İtalyanları bile kıskandıracak pizza ve ravioli mönüsü, Palet ile Funda pastanelerindeki parmakları yalatacak pasta çeşitleri aklıma ilk gelenler. Nenehatun Caddesindeki Göksu Restoran, Park Fora ile Agora balık evleri ise favori listemin diğer unsurları. Canlı müzik performanslarıyla Şömine, Shake ve özellikle de perşembe geceleri Alpay'lı gecelere başlayan Satsuma çok keyifli. Sheraton Otel'in Copper Clup'ı ile Hilton Otel'in Murphy's'i bu yıl da çok gözde.

(…)Arjantin Caddesi ise her ne kadar eski popüler günlerini geride bıraksa da, Budakaltı ile Cafemiz cazibe merkezi olma özelliklerini sürdürüyorlar. Tıpkı, hemen bitişik caddesindeki balık restoranı Yosun, kulakların pasını silen Ankara Jazz Club ve yeme-içme ile eğlenceyi bir arada sunmayı başaran Hok's gibi. Yemekleri kadar yarattığı eğlence ortamıyla da taverna geleneğini sürdüren Çevre sokaktaki Trelos, caz müziği eşliğinde yemek sunan Fige, Uğur Mumcu Caddesi'nde klasikleşen Wok ile Aktar Sokakta suşideki liderliğini pekiştiren Sushico'yu da unutmamak gerek."

Sözümüz İpeteşen’e değil; hoş, Ankara’nın sorunlarına, sevinçlerine ilişkin güzel yazılar yazan İpekeşen’den bu adlandırma kirliliğine dokunmasını da beklerdik; ama sıraladığı “restoran-cafe”leri yaratan öykünmeci girişimciliği bir kez daha kınıyoruz.

Bakar mısınız Uğur Mumcu Caddesinde bir“Wok” var; Tunalı Hilmi’de neler neler…"Paper Moon, Cambo Köfte, C'viz, Gloria Jean's…"

İpekeşen, Park Caddesinin, Çayyolu girişimcilerinin becerilerini de sıralıyor:

"Caddenin gözde yerleri arasında Wall, Butcha, Tike, Quick China, Las Chicas, Taps, Escape ve Lagos akla ilk gelen isimler. Wall'daki keyifli ortam ve fizyon mutfağı, Butcha da et mamulleri sizi mest edebilir. ‘Unutulmuş lezzetlerin ve melodilerin buluştuğu yer’ sloganıyla hizmete giren Dacha Cafe-Bistro da Borch Çorbası bir hayli iddialı.

Merkez konumunu her geçen gün pekiştiren Park Caddesinin komşu cadde ve sokaklarında lezzet ile keyif durakları bir hayli fazla. Minasera Alışveriş Merkezi'ndeki restoranlar ağız tadınız, en üst kattaki D'blyu ise eğlence için hoş bir çekim merkezi. Keza Mesa Salata canlı müzik performansında liderliği kimseye kaptırmıyor. Brunch için Marmelatte ve Leda, et yemekleri için Çayyolu Alaçatı Caddesi'ndeki Barbecue Kebap, Balık için Bilkent Fish House ve Sadoby aklıma ilk gelen yerler."

Türkçeye ne zaman geldiğini bile unuttuğumuz, “kulüp, şef, caz, makarna, marmelat, barbekü, şov, lüks…” gibi sözcükleri yeniden özgün biçimiyle yazmak da girişimcilerimize Avrupalılık görüntüsü veriyor olmalı… Sakın şu C'viz”,kırıp kırıp yediğimiz ceviz olmasın! Bakar mısınız, nasıl da havalı bir buluş? Adam Dikmen Caddesine kocaman bir kebapçı yaptı; tabelasında hem “mangal” hem de Fransızcasıyla “barbecue”… “Yabancıları güldürüyorsunuz” dedim. “Onlar kendilerine baksınlar” yanıtını aldım.

Ülke giremese de girişimcilerimiz akılları sıra bu yolla birer ikişer AB’ye giriş yaptıklarını sanıyorlar. Artık “trend” bu...

Başkenti bu tür adlandırmayla kirleten girişimleri çok eleştiriyoruz, işyerlerine girip sahipleriyle konuşuyoruz, duyurular, yazılar yayımlıyoruz. Çoğunca “Haklısınız” diyorlar; böyle derken içtenlikli olmadıkları belli. Bizleri mahallenin delisi gibi gördükleri için, “He…He” deyip bir an önce başlarından savmak istiyorlar.

Girişimcilerimizin üstün girişimci ruhuyla oluşturdukları bu tür yerlerde karnını doyuranlardan, alışveriş yapanlardan yeterli tepki almaması da şaşırtıcı bir durumdur. Yemek yediği yerin adından hiç rahatsız olmayan kişiler de tepkisiz kalarak AB yolculuğu yaptıklarını sanıyorlar. Çünkü bu konuyu kiminle tartışsanız size hemen küreselleşmeden, AB’den, en acısı bu yapılanların da bir tür çağdaşlaşma olduğundan söz ediyor. Kapısında Barbecue Kebapyazan,buram buram soğan kokan bir lokantada yiyeceklerin sunumuna, çalışanların kullandığı dile, kılık kıyafetine baktığımızda ne denli çağdaşlaştığımızı şıp diye anlıyoruz. Biraz tartışacak olsanız, örneğin mutfağınızda sağlık ve temizlik kurallarını en ince noktasına değin uyguluyor musunuz, küreselleşmekten anladığınız nedir türünden soruları, söyleşinin tadını kaçırmadan kaymaklı ekmekkadayıfı ister gibi, sımsıcak bir sesle bile sorsanız, çok çağdaş bir dille ve pek küresel bir tavırla ya azarlanıyorsunuz ya da kapı gösteriliyor. Azarlayıp kapı gösterenler bu başkentin sahibi, bizler konuğuz sanki...

Sorun tabelalara yazılan sözcüklerin yabancı oluşu değil; bu açıdan bakınca tabela kirliliğinden değil, düşünce kirliliğinden söz etmemiz gerekir. Kuşkusuz girişimcilerimizin bu konularda bir düşüncesi varsa… Dil bilinci varsa...

Kimse telaşlanmasın. Türkçenin kirlendiği, bozulduğu yok; Ankaramız da kendi kendine kirlenmiyor. Ne dil ne kentler kendi kendine kirlenir; dilimizi de kentlerimizi de biz kirletiyoruz. Ankara’yı öyle bir kirlettik ki Atatürk Bulvarını boydan boya geçenlerin, özellikle ülkenin yönetimine soyunanların gözlerinde büyük bir sorun olduğu ortada. Yalnız gözlerinde de değil yurt ve dil sevgilerinde de büyük bir aşınma var.

Başkentimiz bu denli kirlenmişken öteki kentlerimiz, ilçelerimiz, beldelerimiz, dağlarımız, ormanlarımız, denizlerimiz, yiyecek içeceklerimiz, ilişkilerimiz temiz kalabilir mi?

Kentin en uzak köşesindeki, iki masalık bir aşevinin camına bile “self servis” yazan kişiye çok mu yükleniyoruz ne?

Hep birlikte düşüneceğimiz, yanıtını birlikte arayacağımız çok soru, çözümünü birlikte bulacağımız çok sorun var. Soru ve sorunlar eksilmiyor, tersine dağ gibi büyüyor.

Kendi adıma artık yüzümüzü yönetenlerden çok yönetilenlere çevirmemizi öneriyorum. Özellikle aydınlara seslenmek istiyorum; bu ne uykusu?

Bu duygularla yeni yılınızı kutluyor, yeni yılın sağlık, esenlik içinde geçireceğimiz günler getirmesini diliyorum.

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter