AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Şubat-Mart 2011
ÜNLÜ TOPLUMBİLİMCİLERDEN İNCİK BONCUK...

      16 Ocak 2011 gecesi NTV’de bir tartışma izlencesi… “Gerçek Orada…” Gerçeği arayan dört kişi beyazcamda… ”Dil ve Düşünce” tartışılıyor. “Entivi”nin deneyimli sunucusu Oğuz Haksever ev sahibi… O soruyor; üç konuğu yanıtlıyor. Bu izlencede başka konular da ele alındı; Murat Belge, Gündüz Vassaf ve Şerif Mardin bu kez de Türkçeyi tartışıyorlar.
      Bu televizyonun adı NTV… Nergis TV… Kısaltmasının “neteve” diye okunması gerekir; ancak “entivi” diye okunuyor. “Nergis” Farsçadan dilimize giren bir sözcüktür; hoş kokulu bir çiçeğin adıdır; öyküsü üzerine çok yazılıp çizilmiştir. “Nergis”in ilk harfine biz “en” demeyiz; “ne” deriz. Bizim abecemizde böyledir; “n” İngilizcede “en” diye okunur ve söylenir. Türkiye’de de “yüksek ve derin” bilgi sahibi kimseler, tıpkı “n” gibi başka harflerimizi de “derin ve yüksek” bilgilerini sergilemek için türlü türlü söyler ve okurlar.
      Gerçek Orada başlığı altındaki dil tartışmasında ilk soru, neden “entivi” olabilirdi. Sorulmadı; sorulmaz; niçin sorulsun ki…
      Üç toplumbilimci, “dil ve düşünce” konusunda kendi ağızlarıyla derinleştirdikleri ve içinden çıkamadıkları, çok yaşamsal, pek bilimsel açıklamalara yöneldiler.
      Oğuz Haksever’in sorularıyla açıklamalarını daha önce başka ağızlardan da duymuştuk; şaşırmadık. Haksever’e haksızlık etmeyelim; bir zamanlar dil kullanımına çok özen gösteren TRT’de yetişmişti; şimdi çalıştığı kanalın öteki sunucularıyla karşılaştırılamayacak kadar iyi konuşuyor. Doğallıkla dilci/dilbilimci değil; dili iyi/doğru kullanmakla yükümlü bir sunucu… İşin ilginç yanı, “Dil ve Düşünce” başlığıyla genel olarak dilin ve düşüncenin değil, doğrudan Türkçenin konuşulduğu, sıklıkla Dil Devriminin karalandığı izlencenin üç konuğu da dilci/dilbilimci değildi.
      Evet, Haksever’e haksızlık etmeyelim; merak etmediği ya da zaman bulamadığı için olacak, Türkçenin tarihsel akışını “herkes kadar” ucundan kıyısından biliyordu; doğallıkla bilgi eksiği içindeki pek çokları gibi “otoriter müdahaleler” yüzünden dilimizin gelişemediğini söyleyebilirdi. Şaşırmadık. “Lehçe ve ağız” (diyalekt ve şive) ayrımını bilmeyebilirdi; bilmediği için “İstanbul lehçesi…” diyebilirdi. “Lehçe ve ağız” ayrımını bilmeyen ama TV’lere çıkıp uzun uzun konuşan dilciler bile gördüğümüz için inanın şaşırmadık. Olsun; herkes ne yanlışlar yapıyor; varsın Haksever de yapsın diyerek bu tartışmayı dikkatle izledik. Haksever bir dükkâna gitmiş, “pıtpıt” diye yeni bir sözcük duymuş, pek sevinmiş. Sevincinin kaynağı, halkın yaratıcılığı… Hani kimi eşyaların kırılıp ezilmemesi için boncuk boncuk hava kabarcıkları olan bir tür kaplama malzemesi var ya, naylondan; halk ona pıtpıt diyormuş, ne güzel… Haksever’e göre kimi dilciler, halkın sözcük yapmasına bile engelmiş… Dil sokağa çıkmalıymış… Dil, dilciler yüzünden sokağa çıkamıyormuş… Kimi dilciler “oha oldum” diyene niçin kızıyormuş? Haksever’in bu açıklamasına üç toplumbilimci de hak verdi.
      Ah, önce şu bizim aydınlar bir sokağa çıksa… Hemen sayalım; “buzdolabı, biçerdöver, çekyat, seryat, şıpsevdi, açaray, büyükanne, camgüzeli…” gibi pek çok sözcüğün yapıcısı halktır. Halk ağzından derlenen sözlüklere bakmayı bilene… Halkımız, ah güzel halkımız; bir yolun açılsa… Sözüne kulak verilse daha neleri başarırsın ama… Neyse…
      Oğuz Haksever’in hakkını yememeye çalışıyoruz; ama ya Türkçenin hakkı, o ne olacak?
      Dil, kimsenin tekelinde değildir; belli eğitim aşamalarından geçen, kendini aydın olarak tanımlayan, toplum önünde konuşan, bilimsel ve sanatsal etkinlikler içinde olan herkes, kullandığı dilin öyküsünü hiç değilse ana çizgileriyle bilmek durumunda değil mi?
      Oğuz Haksever’in hakkını yemeyelim; sonuçta o bilimci değil; dili doğru kullanmakla yükümlü bir televizyoncu… Böyle diyerek onu hoş görebiliriz; ama Haksever gibi aydınların da az bildikleri bir alanda konuşurken daha duyarlı, daha özenli olması gerekmez mi? Murat Belge, Gündüz Vassaf ve Şerif Mardin’i dinlerken bu soruya yanıt aramaktan vazgeçtik.
      Üç toplumbilimci; üçü de ünlü… Yapıtları var; üçü de bilimsel etkinliklerin içinde; en önemlisi üçü de üniversite hocası… Bilgili, görmüş geçirmiş kimseler… Bilmedikleri yabancı yazar ve bilgin adı; görmedikleri ülke yok gibi…
      Biri Osmanlıcanın Türkçe olduğunu söylüyor; Dil Devrimiyle dilin büyüsünün bozulduğunu örneklemeye çalışıyor; öteki Fransızcadan örnekler vererek başka dillerdeki kimi terim ve kavramların Türkçeyle asla karşılanamayacağını… Örneğin Fransızcada “diskur” sözcüğünün tarihsel bir geçmişi, yaşanmışlığı varmış; böyle tarihsel geçmişi, yaşanmışlığı olmadığından bunu Türkçede “tam olarak karşılamak” olanaksızmış… Ne yapacağız? Türkçe, batılı kimi kavramları karşılamaya yetmediğine göre… Toplumbilimde Türkçe yazılan makalelerin çoğu anlaşılamıyormuş; İngilizce yazılınca anlaşılır oluyormuş… Türkçenin “sentaksından” gelen zorluğu varmış… Bu yüzden “biz dili cümleler halinde öğreniyormuşuz…” Ne demekse? Söyleyen kim, koskoca Şerif Mardin! Öyleyse doğrudur!
      Ooo, dereden tepeden ne örnekler…
      Bilgili insanın yaşı ve ünü büyüdükçe kafası karışır mı; karışmaz diye biliyorduk. Demek tersi de olabiliyormuş. “Bilge”ye tutunmak istiyorduk; demek her “çok bilen” bilge değilmiş…
      Bu üç toplumbilimcinin bakışıyla Türkçe bilim dili de değilmiş, sanat dili de…
      Dil Devrimiyle dilimiz bozulmuş; Arapça Farsça sözcükler ayıklanınca geriye bir şey kalmamış… İşin hoş yanı, bu üç toplumbilimci (gerçekten bir çizgiye oturtulamayacak kadar dağılan tartışma sırasında) sıklıkla devrimin kazandırdığı “sığ” sözcükleri kullanıyorlardı.
      Dil Devrimiyle gelen sözcüklerin “yaşantısal” olmadığını savlayan Murat Belge, yanlış anlamadıysam, “anlam, iletişim, söylem gibi kelimeleri ben buldum” dedi; sıkı durun! Bundan gurur duymuyor, tersine utanıyormuş. Neden mi? Çünkü bir adam sözcük yaparak dile karışmamalıymış… Vay canına… Sözcükler daldaki armut mu; olgunlaşınca ağzımıza düşsün…
      Gerçekten “anlam, söylem…” gibi sözcüklerin yaratıcısı Murat Belge mi diye küçük bir araştırma yaptık ve Belge’nin bu sözcüklerin kullanıcısı olduğunu gördük. Bu iki sözcük, Türk Dil Kurumu’nun 1935 baskılı, “Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu” ile “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu” adlı iki minik yapıtında birer inci tanesi gibi parlıyor. Atatürk’ün yönlendirmesiyle bu iki kılavuzu, aralarında Falih Rıfkı Atay, Hasan Âli Yücel, Fuat Köprülü, Afet İnan, İbrahim Grantay, Reşat Nuri Güntekin gibi o dönemin dilci ve yazarlarının bulunduğu 16 kişilik kurul hazırlamış. Kısacası, “anlam”la “söylem” sözcükleri türetildiğinde Murat Belge 8–9 yaşlarında bir çocukmuş…
      Bütün dillerde gereksinim duyuldukça o dilin kurallarına göre sözcük üretilir. Daha açıkçası, kuralına göre uydurulur. Evet, uy-du-ru-lur! Ancak bugün kimi sözde aydınlar, “uydurmak” sözcüğünün “uymasını sağlamak, elde etmek, bulmak…” gibi anlamlarını es geçiyor ve “gerçekdışı olanı” söyleyerek toplumu yanıltıyorlar. Bir başka deyişle asıl onlar uyduruyorlar!
      Çok acı; onca yaş yaşamış, iş işlemiş bildiğimiz kişilerin; toplumun, dahası aydın geçinenlerin bilgi eksiğinden yararlanarak boş atıp dolu tutturmaya çalışması gerçekten çok acı… Kendi diline bir sözcük kazandırmaktan utanç duyar mı bir aydın? Utanç duyulması gereken öyle çok saçmalık var ki!
      Türkçenin yazgısı mı bu; 1935’te Türkçeye onlarca sözcük kazandıran ekipte yer alan Falih Rıfkı, 1970’lerde Dil Devrimine sataşmaya başlamış, Ömer Asım Aksoy da yazılarına yanıt vermişti. Yine Atatürk’ün önünde Dil Devrimine övgüler düzen Fuat Köprülü, Atatürk’ün ölümünden sonra yalnız Dil Devrimine değil, bir bütün olan Türk Devrimine karşı olanların yanına geçmişti.
      “Dil ve Düşünce”nin tartışılacağını sandığımız izlence bittiğinde dört ağızdan söylenenlere hiç şaşırmadık; yalnızca üzüldük. Sunucudan konuklara dek hepsinin kafası karışıktı. Üç toplumbilimci “fena halde” yorulmuş gibi geldi bize… Dinlerken biz de yorulduk; boşu boşuna akıp giden birkaç saat… Kimseye değil; kendimize kızdık.
      Son zamanlarda TV’lerde dinlediğimiz bilimcilerin çoğu ayaklı ansiklopedi gibi… Din bilgini, iktisatçı, sosyolog… Alanı ne olursa olsun bilimcilerimizin çoğu, sayfaları karışmış ansiklopedi gibi… Bir çırpıda A maddesinden, Z’ye, Z’den N’ye, oradan oraya zıplıyorlar. Sanırım asıl sorun da bu; zıplamak… Zıplayıp yükseldiler mi, bu gücü neyle kazandıklarını yadsıyorlar; bir daha arkalarında kalan hiçbir şeyi anımsamıyorlar. En takıntılı oldukları madde de “cum…” seslemiyle başlayan “cumhuriyet…” Bununla başlıyor, cumhuriyetin en önemli iki atılımı olan Harf ve Dil Devrimlerine sataşmayı görev biliyor, yanlışı doğru gibi satmayı başarı sanıyorlar. Çok yazık, çok!
      Sorabilirsiniz; incir çekirdeğini bile doldurmayacak bir izlence için bunca satırı niçin yazdın diye… Nedensiz değil… Üyelerimizin, dilseverlerin tepkisini önemsiyoruz. Telefonlarımız susmuyor; e-posta kutumuz dolup taşıyor.
      Dahası dünyaca ünlü de olsa, kimse kendini devaynasında görmesin! Kimse bilgi diye incik boncuk satarak bu halkı kandırmayı sürdürmesin!
      Bunca yanlış ve yalan karşısında susalım mı? Susmayacağız!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter