AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Haziran 2011
EVREN'İN TÜRK DİL KURUMU'NU KİM UYARACAK?

      Odatv’nin 29 Mayıs 2011'de yayımlanan, “Türk Dil Kurumu Başkanını Göreve Çağırıyoruz!” başlıklı yazısı yüzünden okurların biraz zamanını alacağız; ama herkesin hoşgörüsüne sığınarak belleklerimizi tazeleme gereksinimi duyduk. Yazıda, bizlerin yıllardır dile getirdiği noktaların yanı sıra, bilgi eksikliğinden kaynaklanan önemli yanlışlar var.
      Yazık ki ulus olarak dünü, bir saat öncesini bile unutuyoruz; belleğimiz çok çabuk tozlanıyor. Aydınların belleğinin tozlanması ise kaygı verici bir durumdur. Odatv’nin çağrı yaptığı Türk Dil Kurumu, 1983’ten bu yana Başbakanlığa bağlıdır; başbakana çağrı yapabilir mi? Dünkü başbakanlara yapamazdı, bugün de yapamaz. Bu sorumluluğu tek başına bugünkü TDK Başkanına yüklemek yanlış olur; çünkü TDK Başkanı, dünkü iktidarın atadığı, şimdiki iktidarla çalışmaktan hoşnut olan ve yıllardır yerini koruyan bir bürokrattır.
      İlkin harflerimizi doğru okumayı bilmeyenlere, İngilizceymiş gibi seslendiren çokbilmişlere anımsatalım. Harf Devrimi 1 Kasım1928 gün ve 1353 Sayılı Yasayla yaşama geçmiştir; bu yasayla saptanan yeni Türk abecesinde 29 harf vardır; yasada 29 harfin nasıl okunacağı da belirlenmiştir. Bu devrim yasası Anayasanın güvencesi altındadır. Bu nedenle başka dillere özenerek “ce”yi “si”, “fe”yi “ef”, “he”yi “eyc, aş”, “ke”yi “ka”, “le”yi “el”, “me”yi “em”, “ne”yi “en”, “se”yi “es”, “re”yi “ar”, “te”yi “ti”, “ve”yi “vi” biçiminde okumak yanlıştır, Türkçeye ve abece yasasına saygısızlıktır.(*) Ancak bu yasayı çiğneyenler hiçbir biçimde uyarılmamaktadır. Özelikle radyo ve televizyonlarda, TV (teve) kısaltmasını “tivi” diye; NTV’yi “entivi” diye; CHP’yi “cehape” diye; MHP’yi “Mehape” diye, HD’yi “eyçdi” diye ve başkalarını yanlış söyleyenler çoğunluktadır.
      Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak (resmi) dili olan Türkçeye ilgisizlik, abecemizi önemsememekle başlamakta, bununla kalmamaktadır. Bütün ülkeyi yabancı adlandırma sarmıştır; ürün, işyeri, konut adları neredeyse tümden yabancıdır. Yabancı dille öğretim anaokullarına dek inmiş; yetmemiş; MEB, 40 bin anadili İngilizce yabancı öğretmen getireceğini açıklamıştır. Türkçenin eğitim ve öğretimi için uygulanan yöntemler, ders kitapları kötüdür. İletişim araçlarında (özellikle radyo ve TV’lerde) her dakika Türkçenin canına okunmakta; aydınlar karma bir dille konuşmaktadır. Bakanlıkların, üniversitelerin ve pek çok kurumun uygulamaları, yazışmaları “vizyon, misyon”lu açıklamalarla doludur. Çocuklara “performans” ödevleri verilmektedir.
      Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak (resmi) dili olan Türkçeye Dil Devrimiyle kazandırılan yeni sözcükler yıllarca aşağılanmış, alay konusu olmuş, 1980’li yıllarda genelgelerle yasaklanmıştır. Ne ki dün sözcük yasaklayan “milliyetçi muhafazakâr”ların ardılları bugün bu sözcükleri şıkır şıkır kullanırken örneğin okul müdürleri, “Ecevit Türkçesiyle konuşma” diyerek öğretmenleri azarlamaktadır. Dün devrim, devrimci diyeni zindanlara atanlar, bugün inanç ve köken farkını kullanarak sürdürdükleri siyasalarına devrim diyebilmektedir. Hiçbir çağda, hiçbir ülkede, kendi diline bu denli saygısız, bu denli düşman siyasalar ve siyasetçiler görülmemiştir. Üstelik dilinde devrim yapan ilk ve tek ülke Türkiye değildir. Bizdeki Dil Devriminin başarısından etkilenen Fransa, 1972’de Türkiye’den öneri istemiş, Fransızcayı korumak için yasa çıkarmıştır. Bizim siyasetçiler de birkaç kez dili korumak için yasa girişiminde bulunmuş, hazırladıkları taslakların gerekçesinde Atatürk’e ve Dil Devrimine öfkelerini dillendirmişlerdir.
      Atatürk ve arkadaşları, cumhuriyetin kuruluşundan beş yıl sonra Harf Devrimini, dokuz yıl sonra (1932’de) Dil Devrimini yaparak ulusun ortak (resmi) dille birbirini doğru anlaması, bireylerin kendini doğru anlatması, özgürce düşünce oluşturması, eğitim, sağlık ve adalet kurumlarından hakça pay alması için büyük bir atılım yapmışlardır.
      Türk Dil Kurumu’ndan önce Harf Devrimini yaşama geçiren “Dil Encümeni/ Dil Heyeti” bir süre MEB’ye bağlanmış, bir “İmla Lügati” çıkarmış, sözlük yapmak için çabalamış; ama kurulun bulduğu Türkçe karşılıklar üzerine tartışmalar TBMM’ye taşınmıştı. Mecliste dil çalışmalarını uydurmacılık sayanların girişimiyle MEB’nin 1931 yılı bütçesinde kurula ayrılan 30.000 liralık ödenek 10 liraya indirilmiş, böylece kurulun çalışmaları 1931 Temmuzunda durdurulmuştu. İlginçtir, birileri 80 yıl önce de Türkçeleştirme eylemini uydurmacılık sayıyor, sözcük türetmek için çabalayanlara sataşıyordu. Falih Rıfkı Atay, “Hâkimiyeti Milliye” de, “Kusur Kimin” başlıklı yazısında yabancı sözcüklere karşılıklar bulmanın uydurmacılık değil, dili zenginleştiren bir yapma (yaratıcılık) olduğunu belirterek suçlamaları kültürsüzlük olarak değerlendirmişti. Bu değerlendirme bugün için de geçerli.
      MEB’ye bağlı Dil Encümeninin dil işlerinde yol alamaması üzerine Atatürk, 12 Temmuz 1932’de Türk Dil Kurumu’nu kurmuştur. Türk Dil Kurumu’ndan bir yıl önce de Türk Tarih Kurumu’nu kurmuştu. Bu iki kurum da dernek yapısındaydı.
      Atatürk bu iki derneğin özgürce çalışmasını istiyordu; dernekler siyasanın güdümüne girmemeliydi; bu nedenle eliyle yazdığı vasiyetnamesiyle ikisine de gelir bırakmıştı. Vasiyetname, CHP’nin koruyuculuğu altındaydı. 12 Eylülcüleri tavlayan Türk İslam sentezcileri, Demokrat Parti döneminde başlayan Atatürk kurumlarına düşmanlığın ödülünü sözde Atatürkçü Kenan Evren’den aldılar. Hava paşası Tahsin Şahinkaya’nın Danışma Meclisine verdiği yasa taslağına, Kamer Genç gibi vasiyetnameye sahip çıkan üyelerin karşı duruşu yetmedi ve taslak alkışlarla kabul edildi. Böylece Evren’in değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün kalıtı (mirası) yasa zoruyla devlet kurumuna aktarıldı. Bu hukuk ayıbı, yaklaşık otuz yıldır sürüyor.
      Atatürk’ün dernek olarak kurduğu Türk Tarih Kurumu 52, Türk Dil Kurumu 51 yıl yaşadı; bu iki dernek 17 Ağustos 1983’ten bu yana Cumhurbaşkanının gözetiminde, Başbakanlığa bağlı iki devlet dairesidir. Siyasetçilerin ağzına bakmaktadır.
      Gelelim Kenan Evren’in kurduğu Türk Dil Kurumu’na… İlkin Türkçe Sözlük’le oynadı; yukardan gelen buyrukla, örneğin devrim sözcüğünü “katlanma, çevrilme, bükülme” diye tanımladı. Yeni sözcüklerin tanımını, eski biçimlerine taşıdı; tepki alınca çark etti. İlk işlerinden biri de yaygın yazım (imla) biçimlerini bozmak oldu; bütün bileşik sözcükleri ayırdı. Örneğin Gaziantep gibi kent adlarından girdi; uluslararası, genelkurmay, radyoevi, kitabevi gibi binlerce bileşik sözcükten çıktı; tepki alınca çark etti; parça parça düzeltti.
      Odatv’nin Türk Dil Kurumu Başkanını göreve çağırdığı yazısında, “Bunca emek vererek mükemmel sözlükler hazırlayan, "Büyük Türkçe Sözlük’te söz, deyim, terim ve ad olmak üzere toplam 616.767 söz varlığımız vardır. Türkçemizin düzgün kullanımı için çalışan TDK Başkanı Sayın Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın lütfen başbakanımızı uyarınız” deniyor.
      Odatv’nin sevgili yazarı, belli ki Evren kurumunun Türkçe Sözlük’ünü yeterince incelememiş; belli ki yaşı genç ve birçok genç gibi o da bu kurumu, bilimsel kimliğine güvenilir bir kurum sanıyor. Maddebaşı olan “616.767 söz varlığımız” içinde neler neler var; “Miraç Gecesi, Miraç Kandili, Mevlit Kandili, Allahuteala, Allahualem, Allah vergisi, mevhibeiilahiye, sabah ezanı, namaz niyaz, bayram namazı, teravih namazı, ahir zaman peygamberi” gibi dinsel kavramlar var; ama ulusal kavramlar kısıtlı. “Namaz seccadesi” de vardı; düzelttiler.
      Sözlükte maddebaşında ilginç tamlamalar var; bu yüzden “616.767” gibi bir sayıya ulaşılmış; uydur uydur koy! Sorgulayan yok, denetleyen yok; bu nedir diye tepki veren yok!
      Bakınız, maddebaşına taşınan tamlamalara; “acıklı komedi, adam adama savunma, adam yokluğunda, adres defteri, ağır vasıta ehliyeti, Arap alfabesi, balon lastik, bile bile lades, bira bardağı, boğazına düşkün, bulaşık deterjanı, çatal bıçak takımı, dediğim dedikçi, eşek kafalı, film yıldızı, gâvur inadı, göbek havası, güneş gözlüğü, ıslatma suyu, külhanbeyi ağzı, lamba karpuzu, lavabo musluğu, makam arabası, medya maydanozu, övünç çizelgesi, öz kardeş, perdesi sıyrık, rakı âlemi, sokaktaki adam, şarap çanağı, toparlayıcı krem, üçler yediler kırklar, vakit kaybetmeden, viski bardağı, yağlı müşteri, yemek duası…”
      Bunların hiçbiri maddebaşı olamaz; gerekli olanlar ilgili sözcükler tanımlanırken söz öbeği olarak içine alınır; sözlüğü şişirmek, çok çalışıyor görünmek için bu denli uydurulmaz.
      Sevgili Odatv yazarları, değerli okurlar; TDK’nin ne başkanı ne başka yetkilisi, hiçbiri siyasetçilere uyarıda bulunamaz. Sözlüğünde “okeylemek” maddesi olan, ABD’deki hoca efendinin düzenlettiği Türkçe olimpiyatlarında yer ve etkin görev alan; AKP’li vekillerle dernek kuran, etkinliklerinin çoğunu iktidarın “teşrifi” ve bu övünçle yapan TDK mi başbakanı uyaracak?
      İşte Atatürk bu nedenle Türk Dil Kurumu’nu dernek olarak kurmuştu; Atatürk’ün Türk Dil Kurumu özgürdü, özerkti. Yeri gelmiş iktidarlarla, başbakanlarla, bakanlarla, milletvekilleriyle, yeri gelmiş CHP dahil siyasi partilerle, yeri gelmiş kara çalan her kurum ve kişiyle yargı önünde hesaplaşmıştı. Demirel hükümetleri “devrimleri altüst edecek” ısmarlama ders kitaplarını, TDK’nin tepkisiyle çıkaramamıştı.
      Evren kurumunun göstermelik bir iki söz ve toplantısı dışında; yabancı dille öğretime, yabancı adlandırmaya yönelik iktidarı eleştiren, uyaran sesini duyan oldu mu? Topluca yayınlarına bakın; Türkiye Türkçesine ilişkin kaç çalışması var?
      Atatürk’ün Türk Dil Kurumuyla bugünkü Evren kurumunun, yalnız ad benzerliği bulunuyor; amaç ve ilke benzerliği yok. Durumu saygılarla bildiririz!

SEVGİ ÖZEL

(*)Yazım Kılavuzu, Dil Derneği - Cumhuriyet Kitapları, 8. baskı, s. 19.
 

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter