AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Temmuz-Ağustos 2011
TÜRKÇEYİ UZAKTAN SEVENLERE YAZIKLAR OLSUN!

      Bir şarkı var ya, “Seni uzaktan sevmek, aşkların en güzeli…” diye, tıpkı böyle. Birileri de Türkçeyi uzaktan seviyor. “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları”nın son dokuz yılda parlama ve patlama yapması ilginçtir; Türkiye’deki iktidar değişimiyle aynı zamana denk geliyor. Gerçekte Türkçeyi uzaktan sevme şarkısı uzun zamandır söyleniyor. 1950’den bu yana çoğunca iktidarda olan ve “milliyetçi muhafazakâr” olmakla övünenler, önce “Küçük Amerika olacağız!” muştusu verdiler; sonra “Atatürk’ü sevmek ibadettir!” gibi parlak söylevlerle Türk İslam sentezini devletin ekin/eğitim siyasası yapmak için üstün çaba harcadılar. 12 Eylülle de altın tepside sunulan karşıdevrim ödülünü aldılar. Ülkenin çıkarlarını, yeraltı ve üstü varsıllıklarını pazarlayarak, ulusal ve evrensel değerleri çıkar için sömürerek, aydınımsıları da balla yağla besleyerek bir koro oluşturdular. Yıllar akıp gitti; bu koro sürekli Türk Devrimine saldırırken 2011 yazında “9. Türkçe Olimpiyatları” başladı.
      Yıllardır Türkçenin başına gelenleri görüp de susan ya da hiç ayrımında olmayan, belki “rezidans”ta yaşayan bir sanatçı, burada “hangi nedenle olmadığını bilmediği” ABD’deki hocaefendinin, “büyük bir düşünür, din adamı” olduğunu söyleyip iri iri sözler etti. Atatürk’ün ulusumuza en büyük armağanı olan meclisin bir üyesi ise çokları gibi, Atatürkçü düşünceyi içselleştiremeyen, devrimlerle hesaplaşan anlayışla yetiştiği için, doğallıkla Atatürk’ü yayılmacıları kovan, devrimleri yapan devrimci olarak değil de “karga kovan biri” diye öğrenmişti; “Atatürk’ün 1930’lu yıllarda Sovyetlerin bir gün çökeceğini öngörerek 60 yıl sonrasına yönelik bir talepte bulunduğunu bize öğretmediler” diye yakınıyordu. Haklıydı; Atatürk’ü hiç öğrenememişti. Şimdi ona göre, Türkçeyi uzaktan sevmeyi öğreten kişi, Atatürk’ün “bir hayalini gerçekleştirmekle kalmayıp Türk dünyasının da ötesine geçip kültür köprüleri” kurmuştu; o kişinin “önünde saygıyla” eğiliyordu. Başımıza gelenler, hep bu yüzden değil mi? Nerde eğilip nerde dik duracağını bilememek ne acı…
      Türkçe Olimpiyatlarının “tertip heyeti”ne, yarışma “jüri”lerine bakıyoruz; çoğu Türkçeyi uzaktan sevme alışkanlığı edinmiş kişiler. Dahası bu “heyet”lerde bulunan kimileri bugün bile Dil Devrimiyle kazandığımız sözcükleri uydurukça diye yeriyor; Harf ve Dil Devrimlerinin geçmişimizle bağları kopardığını yazıp çiziyorlar. Çoğu için Nâzım Hikmet yakın zamana dek “vatan haini”ydi; şimdi yabancı çocuk Nâzım şiiri okuyunca alkışlıyorlar. Dil Devrimine yürekten bağlı, “Bağımsızlık “Gülü”ne tutkun Ceyhun Atuf gibi bir yurtseverin “Dünyanın Bütün Çiçekleri” şiiri okunurken iğreti gülücükler saçıyorlar. Yabancı çocuklara önerdikleri kitaplar içinde Türkçenin yaşayan ya da yaşamayan ustalarının neredeyse hiçbiri yok…
      Nedense yabancı devlet adamlarına “Atatürk Türk Dili Ödülü” sunuyorlar, ancak etkinliklerin hiçbir noktasında Atatürk’ün adı ve başlattığı Dil Devrimi anılmıyor. Kimi “Türk büyükleri” adına ödüller var; ama dün ve bugün bütün yaşamını dil ve yazına adamış dilciler, yazıncılar, düşün insanları göz ardı ediliyor. Tıpkı okullarımızdaki gibi… Dahası olimpiyatları tanıtan bilgisunar sayfalarında kullanılan dil, allahlık… Yabancı çocuklara yazdırsalar, hiç değilse bunun bir özrü olurdu. Dün yasaklattıkları, hor gördükleri, “tasarım, paylaşım, sunum, sınav, genel, özel, ödül, doğal, amaç, oluşum, özgürlük, ilişki…” gibi sözcüklerin yanı sıra yazımı ve söylenmesi zor sözcüklerle karma bir dil kullanıyorlar. Anlatım yanlışları sıra sıra; örneğin “Bu yarışmaya yurt dışında Türkçe öğretmenliği yapan Türkçe öğretmenleri katılabilir; Finalde dereceye giren öğretmenlere yapılacak bir törenle ödül verilecektir” gibi parlak tümceler tam da olimpiyatlık…
      Türkiye’deki Türkçe öğretmenlerinin nasıl yetiştiğini, yaşama koşullarını biliyoruz; bütün beslenme yolları tıkalı. Ancak Türkçeyi uzaktan sevdirenler, öğretmenler için “bilgi ve ders anlatım yarışmaları” düzenliyor. Düzenleyenlerin Türkçesi, ülkemizde nasıl bir eğitim aldıklarının da göstergesi…
      Dokuz yıl önce 62 ülke katılmış, şimdi sayı 130. Yaşları, kökenleri, inançları, renkleri farklı yüzlerce çocuğun Türkçe öğrenmesi kuşkusuz önemlidir. Gelin görün ki ülkemizde değil 130, 62 okulda bile Türkçe doğru dürüst öğretilemiyor. Dünyada Türkçe rüzgârı estirdiğini söyleyenler, ülkemizde İngilizce rüzgârı estiğini görmezden geliyorlar. İşte yayılmacılık böyle bir şey, kimin gücü kime yeterse; parayla gelen güç, siyasal gücü katlıyor.
      Türkçeyi uzaktan sevenler paraya kıymış; uygulayım dibine dek kullanılıyor. Kimbilir, yurtdışındaki etkinliklerde ve olimpiyatlarda harcanan para, belki de bizim genel bütçeden MEB’ye ayrılan paydan büyüktür. MEB, bedava kitap dağıtıyor; bu kitaplarla bizim çocuklar, ancak olimpiyatlarda “sahne alan” büyüklerimiz ve politikacıları övmekten ağzı dili kuruyan sunucular kadar konuşabilir. Hâlâ 60-70 kişilik sınıflar; ısınmayan, damı akan okullar; öğretmen çıkardığımız; ama öğretmen yapamadığımız gençler var. Ceyhun Atuf’un “Dünyanın Bütün Çiçekleri”ni isteyen köy öğretmeni gibi, yıkılmak üzere olan okullarda olanaksızlıklar ve çarpık düzenle boğuşan binlerce yurtsever öğretmen var. Bunları görmezden gelerek Türkçeyi uzaktan sevdirenlerin önünde eğilenler, Atatürk’ün gerçek “hayal”ini öğrendikleri gün, belki Atatürk’ün önünde saygıyla eğilmeyi de başarabilirler. Sözde sanatçı ve aydın değillerse…
      *
      Mustafa Kemal, ulusun tarih ve dil bilincini kökleştirmek, bireyleri yurttaşlık bilinciyle birbirine yaklaştırmak için 1931’de Türk Tarih Kurumu’nu, ondan bir yıl sonra da Türk Dil Kurumu’nu dernek olarak kurmuştu.
      12 Temmuz 1932’de “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla kurulan; 1936’da kurultay kararıyla adı Türk Dil Kurumu olarak Türkçeleştirilen dernek, ulusun ortak dili Türkçenin bilim ve sanat dili olması, bütün uygulayım alanlarındaki terimlerin ortak dille karşılanması için çalışıyordu. 1932-1983 arasında epeyce yol alınmıştı.
      Bu coğrafyada yüzyıllardır ortak dil olan Türkçe, Osmanlıcanın devlet dili olduğu dönemde bile ortak anlaşma aracı olmayı sürdürmüştü. İnancı ve kökeni farklı her birey, dilekçesini Osmanlıcayla yazdırıyordu (çünkü dilekçesini kendi eliyle yazabilen kişi sayısı azdı). Dilekçesini Osmanlıcayla yazdıranlar, her türlü alışverişte, iletişimde Türkçeyle anlaşıyordu. Türkçe; Rum, Ermeni, Laz, Kürt ve başka kökenden bireyleri bir araya toplayan çatıydı.
      Atatürk, Türk Dil Kurumu’nu özellikle dernek yapısıyla kurmuştu; özerk ve özgür olsun diye… 1983’te yasa zoruyla Başbakanlığa bağlanan resmi kurum, ne yazık ki özerk ve özgür değildir. Siyasal iktidarların egemenliği altındadır. Bilimsel doğrular yerine iktidarlara yakın olmayı yeğlemektedir; Türkçeyi uzaktan sevenlerle kucak kucağa olmazsa varlığını sürdürememek korkusu yaşamaktadır. 1983’te devlet dairesi olur olmaz, tepeden gelen buyrukla sözcüklerin yaygın anlamlarını tersyüz etmiş; Dil Devriminin işlevlerinden biri olan yeni sözcük- terim yaratma yolunu tıkamak için epeyce çabalamış; ama devrimin önünde duramamıştır. 1983’ten önce özgür ve özerk çalışan, yöneticilerini üyelerinin seçtiği Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun yaptıklarını bozma, yıkma çabaları işe yaramamıştır. 1983’ten önce sözcük türetmeyi “uydurmacılık” diye niteleyenler, gün gelmiş, eski TDK’nin türettiği sözcükleri sahiplenmek zorunda kalmış, yavaş yavaş “uydurmaya” başlamışlardır.
      Türkçeyi uzaktan sevenlerle el ele olan resmi TDK, 1983’ten bu yana geçen 28 yılda, göstermelik törenlerde iktidarlar büyükleriyle birlikte, Atatürk’ün başlattığı Dil Devrimini dil ucuyla anmanın, eski ürünleri kendi yapmış gibi sunmanın ve siyasallaşmış birtakım etkinliklerin dışında, ortak dil Türkçe için dişe dokunur bir varlık gösterememiştir. Üstelik Atatürk kalıtından gelen onca parası varken, devletten destek alırken, uygulayımbilimin olanakları 28 yıl önceden çok daha gelişmişken resmi TDK ya da Dil Devrimini tersine çevirmek için Kenan Evren’in kurduğu devlet dairesi, tuğla gibi yandaş yapıtları basmaktan öteye geçememiştir. Yanlış anlaşılmasın, eleştirimiz basılan yapıtlara ve yazarlarına değil, resmi TDK’nin genel tutumunadır. Görünen köy kılavuz istemez çünkü.
      İşte Atatürk bu nedenle Türk Dil Kurumu’nu dernek olarak kurmuştu. Bu kurum Türkçeye uzaktan bakanların değil, saygın bilimcilerin, sanatçılarının ve halkın katkısıyla varlık gösteriyordu. Atatürk’ün kalıtından gelen parayı nereye, nasıl harcadığının hesabını, hem devlete hem topluma verebiliyordu.
      1983’ten bu yana iki kuşak, resmi TDK’nin bozduğu dil ve yazım biçimiyle yetişti; testle büyüdü; yabancı dille öğretim belasıyla dil bilincini yitirdi. 130 ülkeden gelen yabancı çocukların çoğu, bizim çocuklarımızdan güzel konuşuyor, güzel şarkı söylüyor. Bizim çocuklarımıza okutulmayan şiirlerle alkış alıyor. Bu durumdan kimse rahatsız değil, devleti temsil edenler, sözde akademisyenler, sözde aydınlar, sözde sanatçılar, bir dönem Türkçe sözcüklerin yasaklatıldığını unutmuş görünerek, yabancı dille adlandırmayı, yabancı dille öğretimi göz ardı ederek Türkçeyi uzaktan sevenlerin önünde eğiliyor.
      Atatürk çocukluğunda karga kovalamıştı; ama devrimci Atatürk yayılmacıyı (emperyalisti), yobazı, halk düşmanlarını kovalamıştı. Bunu bilmezden gelip de kurumuş, içi boşalmış her ağaç önünde eğilenlere… Kendine, diline, ülkesine yabancılaşanlara… Atatürk’e ve devrimlere saldıranlara yazıklar olsun!

SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter