AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Ocak-Mart 2012
ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE SESLENİŞİNİ
DOĞRU OKUTMAK VE DOĞRU ANLATMAK GÖREVİMİZDİR!
      Mustafa Kemal Atatürk'ün Söylev (Nutuk) adıyla tanınan yapıtı, kurucusu olduğu Cumhuriyet Halk Partisinin 1927'deki büyük kurultayında yaptığı konuşmanın metnidir. Atatürk, her gün iki birleşim yapan kurultayda Söylev’i, 15 Ekim 1927 Cumartesi sabahı okumaya başlamış, 20 Ekim Çarşamba günü, 36 saat 31 dakika sonra bitirmiştir.
      Söylev, Atatürk'ün kendi deyimiyle, 9 yıllık bir dönemin tarihçesidir. Yine kendi değerlendirmesine göre Atatürk Söylev’inde kendisine ve giriştiği devrime yönelik eleştirileri, suçlamaları yanıtlamış; doğal olarak içinde yer aldığı ya da yönlendirdiği olaylara ağırlık vermiştir. Amacı, Türk Devriminin doğru anlaşılması için tarihe ve genç kuşaklara kolaylık sağlamaktır.
      Atatürk, Söylev’ini Osmanlıcayla oluşturmuş, eski yazıyla kaleme almıştı. Çünkü daha Harf Devrimi yapılmamış; Dil Devrimi başlamamıştı. Atatürk’ün, Osmanlıcayı çok iyi kullanması, onun eski yazı ve Osmanlıcaya bağlılığını değil, dönem aydınlarıyla yazarlarının birçoğu gibi iyi yetişmiş, sorumluluğunu bilen bir aydın oluşunun kanıtıdır.
      1950’den bu yana “milliyetçi muhafazakâr”lar Söylev’in Türkçeleştirilmesine karşı çıkmaktadır. Bu karşı çıkışı ikiyüzlülükle, “Atatürk’e saygısızlık, tarihsel bir metni bozmak, anlamını değiştirmek” gibi sudan nedenlere dayandırıyorlar. Çünkü Söylev’de Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi zorlukları yenerek kurulduğunu, yalnız yayılmacı (emperyalist) devletlerle değil, yobazlıkla, işgalcilere destek vererek ulusuna ihanet eden çetelerle de savaşıldığını bütün çıplaklığı ve belgelerle anlatmıştır. Söylev, bir anlamda cumhuriyetimizin kuruluş ve varoluşunun, aynı zamanda genç cumhuriyetin yükselişini engellemek isteyenlerin başvurduğu yalanların, karanlık oyunların da belgesidir. Atatürk 1924’te kurulan, sonradan aynı amacı güden birçok örgütün varlığına tanık olduğumuz Terakkiperver Cumhuriyet Partisi için şunları söyler:
      "Cumhuriyet sözcüğünü söylemekten bile çekinenlerin, cumhuriyeti daha doğduğu gün boğmak isteyenlerin kurdukları partiye cumhuriyet, hem de ilerici cumhuriyet adını vermeleri, içten gelme ve inanılır bir davranış sayılabilir mi?
      Rauf Bey ve arkadaşlarının kurdukları parti, ‘tutucu’ diye nitelendirilseydi, belki bir anlamı olurdu. Ama bizden daha çok cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduklarını savlamaya kalkışmaları kuşkusuz doğru değildi.
      ‘Parti, dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır’ sözlerini ilke edinip bayrak gibi kullanan kişilerden iyi dilek beklenebilir mi idi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri bilisizleri, bağnazları ve boşinanlara saplanmış olanları aldatarak özel çıkarlar sağlamaya kalkışmış kimselerin taşıdıkları bayrak değil mi idi? Türk ulusu yüzyıllardan beri sonu gelmeyen yıkımlara, içinden çıkabilmek için büyük özveriler isteyen pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş mi idi?
      Cumhuriyetçi ve ilerici oldukları sanısını vermek isteyenlerin, yine bu bayrakla ortaya atılmaları; dinsel bağnazlığı coşturarak ulusu, cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yeni parti, dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında: ‘Biz halifeliğin yeniden kurulmasını isteriz. Biz yeni yasalar istemeyiz. Bize din yasaları yeterlidir. Medreseler, tekkeler, bilgisiz softalar, şeyhler, müritler, biz sizi koruyacağız; bizimle birlik olunuz! Çünkü Mustafa Kemal'in partisi halifeliği kaldırdı. Müslümanlığı zedeliyor. Sizi gâvur yapacak, size şapka giydirecek!’ diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin ilke edindiği sözler, bu gerici haykırışlarla dolu değildir denebilir mi?
      Yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında eski kurumların ve boş inançların birer birer yıkılışını gören bağnaz ve gerici kimseler, ‘dinsel düşünce ve inançlara saygılı’ olduğunu bildiren bir partiye ve özellikle bu partinin içindeki tanınmış kişilere dört elle sarılmaz mı? Yeni parti kuran kişiler bu gerçeği anlamış değil midirler? Öyleyse ellerine aldıkları din bayrağı ile ulusu ve ülkeyi nereye götürmek istiyorlardı? Böyle bir soruya verilmesi gereken yanıtta, ‘iyi niyet, aymazlık, umursamazlık’ gibi sözler, yurdu ilerleteceğim diye ortaya atılan bir partinin ileri gelenleri için özür sayılamaz.
      Baylar, yeni parti, adındaki ‘ileri’ ve ‘cumhuriyet’ sözcüklerinin karşıtanlamlarıyla gelişmiştir. Bu partinin ileri gelenleri, gerçekten gericilere umut ve güç vermiştir.”

      Atatürk’ün ne denli ileri görüşlü bir devlet adamı olduğunu, bugün daha iyi anlıyoruz; çünkü yıllardır benzeri onlarca siyasal olay ve eylemin tanığı oluyoruz. 1920’lerdeki “Terakkiperver Cumhuriyet Partisi”nin ardılları, Söylev’i genç kuşakların okumasını bu nedenle istemiyorlar; çünkü Atatürk’ün yaklaşık 90 yıl önce tanımladığı yüzleri, eylemleri açığa çıkıyor ve ellerinde de yine din bayrağı var. Dikkat edilirse “dil” ile “din” ilişkisi de hızla kuruluyor; yetkililerin sürekli dinsel sözcükler kullanması, dinsel öğelerin sürekli yinelenmesi, doğallıkla yurttaşın bilincini ve dilini de etkiliyor.
      Atatürk, Söylev’de cumhuriyetin kuruluşuna dek uzanan olayları açıklığıyla anlattıktan sonra şöyle der:
      “Sayın baylar, sizi, günlerce işlerinizden alıkoyan uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım.
      Baylar, bu söylevimle, ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım. Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.
      Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.”

      Ne acıdır ki bugün kimi yaşı ilerleyen ama dünyadaki oluşumlara ve ülkenin durumuna bakışı gerileyen; kimi dışı genç, içi çoktan kocamış, düşünceleri kiralanmış birileri “Atatürk’ün gençliğe seslenişi”ni genç kuşakların öğrenmesini istemiyor. Tıpkı saltanatın ve hilafetin yok edilmesini istemeyen öncülleri gibi telaş ve korku içindeler. “Atatürk’ün gençliğe seslenişi”ni tersten okuyarak kendilerince bambaşka anlam yüklüyorlar:
      “Ey Türk gençliği! Birinci görevin; Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa kadar korumak ve savunmaktır. Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte de, seni bu hazineden yoksun etmek isteyecek yurtiçi ve yurtdışı düşmanların olacaktır.”
      Bu seslenişin neresi yanlış? Her gencin, her yurttaşın kendi varlığının korunması, yurdun bağımsızlığının korunması değil midir? İnancımız ve kökenimiz ne olursa olsun, her açıdan bağımsız Türkiye Cumhuriyeti hepimizin en değerli hazinesi değil midir?
      “Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz bir durumda belirebilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine göz koyacak düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi açıkça işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurtiçinde iktidara sahip olanlar, aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik içinde bulunabilirler. Dahası bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını istilacıların siyasal emelleriyle birleştirebilirler. Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.”
      Atatürk, bağımsızlığı ve toprakları işgal edilen, iktidar sahipleri düşman gemilerine binip kaçan bir imparatorluğun küllerinden tek başına değil, arkasına koskoca bir ulusu alarak bu cumhuriyeti kurdu. Bu seslenişle kendi kuşağının deneyimlerini gelecek kuşaklara aktarmayı görev bildi; bu aktarımı yaparken de tıpkı ulusu Kurtuluş Savaşına hazırlarken yaptığı gibi dürüst, onurlu ve açık sözlüydü. En önemlisi, o, sömürgecilikten beslenen yayılmacının (emperyalizmin), siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan zayıf olan ülkeleri rahat bırakmayacağını biliyordu. Yanılmadığını, cumhuriyetin 89. yılında görüyoruz. Kuruluş yıllarında yayılmacılara olan bütün borçlarını ödeyen, kendi karnını doyuran, yazısını, dilini yenileştiren, laik eğitime, özgür bir üniversiteye sahip cumhuriyetimiz bugün “gelişmekte olan” masalıyla “azgelişmiş”ler sırasında bulunmaktadır. Üniversitesi, tüm eğitim düzeni, dili tehlikelerle yüz yüzedir.
      “Türkiye halkına inanç ve köken ayrımı yapmaksızın yurttaşlık bakımından Türk denir” tanımını da Atatürk’ün yaptığını ve bu tanımı anayasaya koydurduğunu biliyoruz. Bu nedenle “Ey Türk geleceğinin evladı! İşte bu durumlar ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlığını ve cumhuriyetini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” sözlerine bugün yapılan uçuk yorumların iyi niyetten kaynaklanmadığı açıktır.
      Atatürk ve dönemiyle, Türk Devrimiyle hesaplaşma artık açık açık yapılmaktadır; hesaplaşanlar arasında kadınların olması şaşırtıcı değil üzücüdür. Söylev’de, “…uzun ve ayrıntılı sözlerim, en sonu tarihe mal olmuş bir çağın öyküsüdür. Bunda ulusum için ve yarınki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek kimi noktaları belirtebilmiş isem kendimi mutlu sayacağım” diyen Atatürk’e inananların hiç de mutlu olmadığı bir sürece girmiş bulunuyoruz.
      Dilci gözüyle baktığımızda, “Atatürk’ün gençliğe seslenişi”ni çarpıtan ve onun anlattığı cumhuriyetin doğuş öyküsü ve metinle hiç uyuşmayan yorumlar, ussal olmadığı açık, çıkara dayalı bir hesaplaşmanın açık göstergesidir.
      Ulusça ürkütücü boyutlara varan bir iletişim kopukluğu yaşıyoruz. Kimilerinin çaldığı çıkar davulları yurdu baştan başa gürültüye boğuyor. Bu gürültü içinde Atatürk’e saldırarak ulusun düş ve düşünce dünyası kirletiliyor; geçmişe özlem damarları kabartılıyor. Doğmamış bebelerin bile borçlanıp halkın yoksulluktan kıvrandığı, eğitim ve gelir düzeyinin iyice düştüğü, sınıf farkının derinleştiği, inanç ve köken ayrımının siyasaya araç yapıldığı bir dönemde üniversite suskundur. “Atatürk’ün gençliğe seslenişi” kaldırılsın diyenlere ilk tepkinin üniversiteden gelmesi beklenirdi. Aynı üniversite laik eğitim yara alır, düşünce özgürlüğü kısıtlanır, ilköğretimlere Arapça dersi konurken; yabancı dille öğretim ve yabancı adlandırma yaygınlaşırken; resmi dil Türkçe öğretilemez ve horlanırken; yakın tarih çarpıtılırken; siyasal, ekonomik, kültürel bağımsızlık ve değerler bozulurken susarsa, doğallıkla meydan bilgi yoksulu, art düşünceli kişilere kalacaktır.
      Biz, “Yurtta barış, dünyada barış” diyen Atatürk’e ve devrimlerine inancımızla, damarlarımızda Türkiye Cumhuriyeti’nin onurlu yurttaşı olmanın övüncüyle dolaşan “asil kan”dan alacağımız güçle, hangi inanç ve hangi kökenden oluşumuza bakmadan, laik cumhuriyetimizi korumayı görev biliyoruz. Dindar değil, önce yurtsever olan, önce insan olduğunun bilincine varan, inancına kendi aklıyla ve bilimsel doğruların ışığında karar verecek bir gençlik yetiştirmek için… Düşüncesini özgürce oluşturacak, düşüncesinden, bedeninden utanmayacak, hak ve özgürlüklere saygılı bir gençlik yetiştirmek için… Durum ve koşullar ne olursa olsun… Bir din devletinin değil, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nin yurttaşları olarak ortak çıkarlar için ortak dille ortak akıl üretmeyi mutlaka başaracağız!
      Atatürk’ün 90 yıl önce söylediği de budur, gösterdiği yol da budur! Gençliğe seslenirken yaptığı tanım, çizdiği resim de doğrudur; bugünkü resme de benzemektedir. İşte karşıdevrimcileri korkutup telaşlandıran da budur!
SEVGİ ÖZEL

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter