AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Nisan-Haziran 2012
DİL DEVRİMİNİN 80. YILINDAYIZ,
DİL DERNEĞİ DE TAM 25 YAŞINDA

      Dil Derneği’nin 25 yıl önce başlayan öyküsünü anlatmadan önce, bugün yaşamayan kurucu üyelerinin hepsini; özellikle ilk adımı atan Dr. Haldun Özen’i, Ali Püsküllüoğlu’nu ve Mustafa Ekmekçi’yi özlemle, saygıyla anıyorum.
      Bu öyküyü birçok kez yazdık, anlattık; ne ki gündemin saat başı değişerek bellekleri tozlandırdığı bir dönemde, bir kez daha yinelemekte yarar görüyorum.
      12 Eylül sabahı marşlarla uyandık; sokağa çıkma yasağına aldırmadan giyinip Türk Dil Kurumu’na koştuk. Kapı duvardı; 12 Eylülcüler bütün dernekleri kapatmış, Türk Dil Kurumu’nu da kapatılan dernekler arasına almıştı. Atatürk’ün Türk Dil Kurumu’nun seçilmiş son Başkanı Prof. Dr. Şerafettin Turan’ın öncülüğünde yöneticilerimizin girişimleriyle kurum öğleden sonra açıldı. O gün, üç yıl sonra olacakları bilmiyorduk.
      12 Eylül 1980 sabahı başlayan karabasan daha da kararak sürerken aydınların çoğu, bir yandan yapay suçlarla adliyelerde aklanmanın ya da işsiz kalmamanın savaşımını veriyor, aynı zamanda cumhuriyet Türkiyesinin değerlerini savunuyorlardı. 12 Eylülü izleyen günlerde Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih ve Dil Kurumları da darbecilerin hedef tahtası olmuştu. Kenan Evren, yurt gezilerinde Türk Dil Kurumu’nu karalıyor; yeni sözcükleri anlayamadığı için kitap okumakta zorlandığını anlatıyordu. Kime, alanlara toplanan ilk ve ortaokul çocuklarına… Çünkü kandırabileceği kesim yalnız çocuklardı; büyüklerin kimi 12 Eylül şakşakçısı kesilmiş, kimi kabuğuna çekilmişti. Gerçek aydınlarsa hak savaşı içindeydi; ama karşılarında adaleti, hak ve özgürlükleri tuzla buz etmiş bir darbe kafası vardı.
      Bu yasa ve hukuk tanımaz kafa, 1982 Anayasasının 134. maddesine dayanarak Danışma Meclisinden apar topar çıkardığı 2876 Sayılı Yasayla Atatürk kurumlarını, Başbakanlığa bağlı birer devlet dairesine çevirdi. Danışma Meclisinde onaylanan yasa, 19 Ağustos 1983’te Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi.
      Bu kafalar, hukukun üstünlüğü diye bir şeyi tanısaydı, dernek olarak Atatürk tarafından kurulan, onun kalıtından pay ayırarak sonsuza dek yaşamalarını istediği bu iki kurum yasa zoruyla kapatılmazdı. Göz göre göre Atatürk’ün “vasiyetnamesi” çiğnendi. Kurumları kapatmayı başaran paşalarla “karargâh emri”ni uygulayacak sözde hukukçular, sözde bilimciler kol kolaydı. Yasanın çıktığı günü bayram ilan etmek isteyen bile vardı. 12 Eylülden önce TDK’den yana olan koca koca profesörler, birden darbecilerin yanına geçmiş, kitaplarının adındaki “devrim” sözcüğünü “inkılap” yapıvermişlerdi.
      Okurların beni bağışlamasını dileyerek söylemek zorundayım; 25 yıl geçti; insan taş olsa çatlar… 12 Eylülcülere çok öfkeliyim; ama asıl öfkem bilimci, sanatçı görüntülü aymazlara; aydınımsılara… Bir insan koltuk için, çıkar için bu denli küçülür mü?
      Türk Dil Kurumu’nun kapatıldığı günlerde incinmiştik, yara almıştık; ama yılgın değildik. Keşke 25 yıl sonra da yılgın değiliz, diyebilsem… Türk Dil Kurumu’nun niçin kapatıldığını, Atatürk’ün “vasiyetnamesi”nin niçin çiğnendiğini biliyorduk. 1950’den bu yana süregelen ve her adımda Türk Devriminden önemli parçalar koparan bilinçli, tasarlanmış bir eylemle yüz yüzeydik. Bu eylemin adı tek sözcükle “karşıdevrim”di. Çiğnenen laik cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal’in kalıtıydı ve kapatılan kurum, Türk Devriminin en önemli dayanağı olan Dil Devrimini 51 yıl boyunca her koşulda sürdüren devrimcilerin kalesiydi. Karşıdevrimciler bu kaleyi yıkmanın esrikliği içindeydi.
      İçim yanarak söylüyorum, bu kale bugün tanınmaz durumda, tümden yıkıldı…
      Toplumun, Türk Devrimini içselleştirmesi, kendi diliyle düşünüp kendi düşüncesini oluşturması, düşüncesini özgürce dile getirmesi; bir başka deyişle laik eğitimle sorgulama, sorma bilincine erişmesi için tek aracı dildi. Bu nedenle Atatürk’ün Dil Devrimini başlatırken asıl amacı aydınlanmaydı. Türk Dil Kurumu aydınlanma sürecini hızlandırmak için kurulmuştu ve kurum, bu amacı yadsıyanların önünü kesiyordu. Karşıdevrimin, Harf ve Dil Devrimlerine öfkesi büyüktü; çünkü gerici kafalar, Arap abecesi nedeniyle yazı ve dili, dinle ilişkilendiriyor, inancını sömürdükleri halkı kullanıyorlardı. İşte Türk Dil Kurumu’na, Harf ve Dil Devrimlerine yönelen ve çoğunlukla devlet desteği alan örgütlü tepkinin nedeni buydu. Bu devrimler, yazı ve dilin, dinle bağını koparmıştı.
      Dil Devriminin 80. yılını kutlayacağımız bir dönemde, yazık ki karşıdevrim bugün yine halkın inanç ve ırksal özelliklerini kullanarak hızla yol alıyor.
      1983’te TDK’nin kapatılması, içimize sindirebileceğimiz bir eylem değildi. Ancak 12 Eylül darbesi değdiği yeri yakmış; yalnız TDK değil, aileler dağılmış; binlerce insan, izleri yıllarca taşınacak fiziksel ve düşünsel işkencelerden geçmiş; zamansız ölümler, idamlar, ihbar-muhbir trafiği birbirini izlemişti. 1980’lerin ortasına gelindiğinde birçok ilde, Ankara’da bile “olağanüstü hal” vardı. Sarsıntılar sürerken toparlanmanın, kapatılan Türk Dil Kurumu’nun amacını üstlenecek bir yapı oluşturmanın güçlüğü ortaydı. Buna karşın, eski TDK üyeleri suskun kalmamayı yeğleyecekti. Susmadılar!
      Dil Derneği, 12 Eylül hukuksuzluğuna karşı direnişin en somut, en saygın örneğidir!
      1984’ün Dil Bayramını izleyen günlerde Ali Püsküllüoğlu ve Haldun Özen’le buluştuk. Üçümüz de üzgün ve öfkeliydik. Bir şey yapmalı, ayağa kalkmalı, örgütlenmeli, Dil Devriminin geleceğe akmasını sağlanmalıydık. O günün koşullarında bu zor, dahası olanaksız görünen bir işti; ama aynı zamanda tarihsel bir görevdi, aydın sorumluluğunun gereği idi. Türk Dil Kurumu’nun kapatılmasına sessiz kalmayacaktık. Ali Püsküllüoğlu, görüştüğü kimi TDK üyelerinin bir dergi çıkarıp çevresinde toplanmak, kimilerinin de “başka” bir örgüt kurmak düşüncesinde olduğunu duymuştu. Başlangıçta kimse, “başka” bir örgütün adını koymuyordu. Kimilerine göre yeni bir dernek kurmak, “Atatürk’ün kurduğu TDK’yi tarihe mal etmek” anlamına geliyordu. Bir de eli kolu bağlı oturmanın “Atatürk’ün kurduğu TDK’den vazgeçmek” olduğunu düşünenler vardı.
      Ali Püsküllüoğlu, Haldun Özen ve ben, dernek kurma düşüncesine sıcak bakıyorduk; bir yandan “Bir dergi çevresinde nasıl toplanabiliriz” sorusuna yanıt arıyor; bir yandan da zaman yitirmemek amacıyla eski TDK’nin tüzüğünü temel alan bir tüzük hazırlanması için hukukçularla görüşüyorduk. 1985 yılı boyunca eski TDK üyelerine ulaşmak için iz sürdük; çoklarına ulaştık.
1 Üç kişiydik; Mustafa Ekmekçi ile dört olmuştuk; Aziz Nesin, Talip Apaydın, Orhan Asena ile Tahsin Saraç gibi aydınlar da suskun kalmamaktan yanaydı. O dönem Mülkiyeliler Birliği Başkanı olan ve 1402 Sayılı Yasayla üniversiteden atılan Prof. Dr. Cevat Geray, bu oluşumu destekleyeceğini, tüm çalışmalara katılacağını belirtti. Ne ki dernek kurulmasını istemeyenler de boş durmuyordu. Özen, Püsküllüoğlu, Ekmekçi, Prof. Geray’la birlikte ilkin TDK’nin seçilmiş son Başkanı Şerafettin Turan’a gittik. Prof. Turan, “Bu girişimi sonuna dek destekleyeceğim, tek başıma bile kalsam Atatürk’ün kalıtı için savaşımdan caymayacağım; yapılacak çalışmalara, toplantılara da katılacağım” dedi. Aslında Dil Derneği, o gün kuruldu diyebiliriz.
      O sırada DTCF’de öğretim üyesi olan Prof. Turan, bu görüşmeden sonra çalışmaların hepsinde yer aldı. Ancak Prof. Turan ve başka öğretim üyeleri, YÖK’ten hiçbir nedenle, hiçbir eylemleri için izin almak istemediklerinden kurucu üye olamadılar. Onların dik duruşunu sergileyen bu tavır, doğallıkla övgüye değer bir davranıştı.
      Bu arada tüzük çalışması yürüyordu. Bir yandan iletişim ağı genişliyor, bir yandan da 1985’in Dil Bayramını Mülkiyeliler Birliğinin çatısı altında görkemli bir törenle kutlanma çalışmaları sürüyordu. Aynı yıl yapılan ilk ve sonbahar toplantılarıyla toplumu bilgilendirme yolu seçilmişti. Yapılan her açıkoturum, her söyleşi umudu diriltti. Salonlar dolup taşıyordu. Ankara Valiliği, toplantıların izleyicisiydi; “Niçin kapılara polis yığıyorsunuz?” diye sorduğumuzda yanıt hazırdı; “Sizi korumak için!”
      Yekta Güngör Özden ile Attila Göktürk, tüzüğü tartışmaya açılacak duruma getirdiler. 1986’nın ilk aylarında tüzük taslağıyla birlikte birçok kişiye bir mektup daha gönderildi. Bu mektup ve tüzük taslağının bir bölümü üst düzey bir kamu görevlisinin işyerinde çoğaltılmış, geri kalanı da Bilgi Yayınevinin olanaklarıyla tamamlanmıştı. Tüzük taslağı ekli ve posta ederi epeyce yüklü olan bu mektubun yanıtı beklenirken 1986 baharındaki toplantılar salonlara sığmıyordu. Haldun Özen ve Püsküllüoğlu ile birlikte dernek çalışmaları ve etkinlik harcamaları için gereken geliri, “Atatürk’ün Türk Dil Kurumu ve Sonrası” adlı kitabı
2 hazırlayarak sağladık. 1986’nın Dil Bayramını bu kitapta yazısı olan aydınların katılımıyla kutladık. Yer yerinden oynamıştı. Artık örgütlenmek isteyenleri bir araya getirmek, kurucuları saptamak kaçınılmaz olmuştu. Dernek kurmaktan yana olan üyeleri 29 Ekim 1986 Çarşamba günü, Cumhuriyet Bayramında, saat 14.30’da Mülkiyeliler Birliğinde toplantıya çağırdık. Bayram coşkusuyla süren tartışmaların sonunda karar verildi. Dernek kurmak hem aydın sorumluluğu, hem de aydın direnişiydi. Aziz Nesin, bu derneği kurmak ve yaşatmak boynumuzun borcudur, diyerek noktayı koydu.
      Dernek kurulması için kollar sıvandı. Derneğin adı ne olacaktı?
      Hukukçular, “Dil Kurumu” dediğimizde İçişleri Bakanlığının baştan yolumuzu kapatacağını anlattılar; Türk sözcüğünü de yasal engeller yüzünden kullanamazdık. Püsküllüoğlu, Haldun Özen ve benim önerim, “Dil Derneği” idi; çok sıcak karşılandı. Kuruluş günü için dil ile bağımsızlık kavramı arasındaki bağı vurgulamak amacıyla bağımsızlığımızı dünyaya duyuran Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan “23 Nisan” benimsendi; 22 Nisanda yapılacaktı. 34 bilim ve sanat insanı kurucu olmayı üstlendi; kuruluş başvurusu yapıldı. Kurucu üyelerimiz şöyleydi:
      Dr. Haldun Özen, Ali Püsküllüoğlu, Sevgi Özel, Prof. Dr. Cevat Geray, Beşir Göğüş, Mustafa Ekmekçi, Attila Göktürk, Doç. Dr. Aydın Köksal, Tahsin Saraç, Orhan Asena, Talip Apaydın, Refet Erim, Ali Dündar, Salim Şengil, Adnan Özyalçıner, Prof. Dr. Necip Bilge, Ahmet Maruf Buzcugil, Ali Rıza Önder, Prof. Dr. Türker Alkan, Doç. Dr. Bahriye Üçok, Prof. Dr. Coşkun Üçok, Prof. Dr. Cahit Talas, Prof. Dr. Bahri Savcı, Gülten Akın, Doç. Dr. Tahir Hatiboğlu, S. Suphi Karaman, Mehmet Aydın, Berin Taşan, İskender Özturanlı, Yılmaz Dağdeviren, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Ahmet Yıldız, Prof. Dr. Metin Özek, Yahya Kanbolat.
      İçişleri Bakanlığına verilen belgede yönetim şöyle belirlendi:
      Asıl üyeler: Başkan Prof. Dr. Cevat Geray, Astbaşkan Tahsin Saraç, Genel Yazman Doç. Dr. Aydın Köksal,
3 Sayman Sevgi Özel, üyeler Dr. Haldun Özen, Beşir Göğüş, Refet Erim, Ali Rıza Önder, Orhan Asena, Ali Püsküllüoğlu, Ahmet Maruf Buzcugil.
      Yedek üyeler: Attila Göktürk, Yahya Kanbolat, Prof. Dr. Necip Bilge, Talip Apaydın, Doç. Dr. Tahir Hatiboğlu.
      Tam bu sırada dernek kurulmasını çok isteyen, çalışmalara her aşamada emek veren Ahmet Maruf Buzcugil’in ölüm haberi geldi; bunun üzerine yedek listeden Attila Göktürk asıl üyeler arasına alındı; Yılmaz Dağdeviren de yedek listeye girdi.
      Ankara Valiliği kuruluş dilekçemizi kabul etmişti. Ancak İçişleri Bakanı Yıldırım Akbulut, 8 Mayıs 1987 günlü bir yazıyla valiliklere böyle bir derneğin kurulmasını önleyin, diyordu. Bir memur bu yazıyı Uğur Mumcu ile Mustafa Ekmekçi’ye göndermişti. 12 Eylül hukuksuzluğunun belgesi olan bu yazı, kurulduktan sonra Dil Derneği’nin ne gibi zorluklarla karşılaşabileceğini de gösteriyordu. İçişleri Bakanlığı geç kalmıştı. Çünkü bu gizli yazı, kaplumbağa hızıyla valiliklere ulaşmış, Dil Derneği çoktan başvurusunu yapmıştı.
      Dil Derneği’nin kuruluş dilekçesini alan ve derneğe “kod” numarası veren Ankara Valiliği, başvuru yapıldıktan sonra 60’ıncı gün dolar dolmaz, Dil Derneği’ni “kurulması yasak derneklerden saydı; etkinliklerin durdurulmasını istedi. Kurucular için de suç duyurusunda bulundu. Yargı yoluyla bütün engelleri aştık; daha sonra kamu yararına dernek olmayı bile yine yargıda savaşım vererek başardık. İyi ki o yıllarda hukukun üstünlüğünü yere düşürmeyen yargıçlar, savcılar varmış… Yargılama süreci sözün tam anlamıyla gülmece örneğidir. “Milliyetçi muhafazakâr” anlayışla iktidar olanların, yıllar yılı Türk Devrimine, Dil Devrimine ve Atatürkçü düşünceye karşı biriktirdiği “nefret”in oyunlaşmış biçimidir.
      Dil Derneği, tam çeyrek yüzyıldır üyelerinin ve dilseverlerin katkısıyla yaşıyor. Derneği kurduğumuz dönemin koşulları da bugünkü gibi ağırdı. Acı sözcüğü, sözcük olmaktan çıkmıştı. Ancak bütün yurtseverler daha uyanık, daha duyarlıydı. Bugün çoğumuzda bir yorgunluk, bir aldırmazlık var sanki… 12 Eylülden bu yana 12 Eylülün eğitim birliği ilkesini yok eden, eğitimi dinsel ve ırksal öğelere bulayan kafasıyla iki kuşak yetişti. Bugünkü iktidar, ilköğretimlere Arapça dersi koydu; daha önce “sosyal bilim liseleri”nde programa aldığı Osmanlıca ve eski yazı dersiyle eski yazı ve dili sisteme sokmuştu. Ben bu yazıyı yazarken 15 yıldır süren 8 yıllık eğitim düzenini bozmaya çalışıyordu. Bu uygulamaların eğitim amaçlı değil, Türk Devrimini sonlandırmak için yapıldığı ortada. Uzun zamandır tutucu iktidarların eğitim anlayışında Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak dili olan Türkçe yok… Dahası Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarından bir kısmının ikidilli oluşu ve dil konusu siyasaya öylesine araç yapılıyor ki “terör” sorunu bile dil üzerinden tartışılıyor. Türk, Türkçe demenin bile suçlanma nedeni olabileceği bir karanlığa sürükleniyoruz.
      Söyleyeceğim şu: Ortak dilimiz Türkçe için savaşım veren bizlerin işi daha da zorlaştı. Daha açık söyleyeyim: Bugün, Türk Devrimini savunmak suç; ulusalcı olmak suç… Atatürkçü olmak daha büyük suç… Kısacası yalnız Dil Derneği’ne değil; bir bütün olan Türk Devrimine, akılcı, bilimsel, sanatsal olan tüm değerlere, cumhuriyetin ilkelerine sahip çıkmak, her aydının görevi… Sağduyulu her yurttaşın görevi…
      Şimdi soruyorum: Peki, ne oldu bize? Dil Derneği ve üyesi olduğumuz öteki örgütlerle yeterince ilgili miyiz? Örgütlere ilgi ve desteğimizin laik cumhuriyetin değerlerini koruma gücümüzle, bilincimizle orantılı olması gerekmez mi? Geride bıraktığımız 25 yıl kimileri için bir masal; ama bizin için değil… Gerçek bir öykü; bizim öykümüz. Bizim olan, birlikte var ettiğimiz, tüm aydınlanmacılara açık bir merkezimiz, İzmir ve Bursa’da temsilciliklerimiz var. İzmir’deki üyelerimiz Yunus Bekir Yurdakul’un, Bursa’da Hakan Akdoğan’ın öncülüğünde ses bayrağımızı dalgalandırıyor. Ne ki zaman zaman uzattığımız el, boşlukta kalıyor; karşıdevrimin yeşil bayrağı cumhuriyet kurumlarına asılırken, Türk Devrimiyle hesaplaşma artık açık açık yapılırken ne oldu bize? Bugün paylaşmaktan kaçındığımız devrimci ruhumuz, bir dilim ekmek, üç beş lira yarın hiç işe yaramazsa, ne olacak? 25 yaşındaki Dil Derneği, olanaksızı olanaklı kıldığımız kendi fotoğrafımız, kendi gücümüz değil mi?
      Öfkeliyim; ama karamsar değilim; hiçbirimizin karamsar olmak gibi bir lüksü yok; olmamalı! Gün yekinip ayağa kalkma günü… Bu derneği yaşatmak boynumuzun borcuydu; ancak asıl borcumuz laik cumhuriyetimize… Bu cumhuriyeti kuranlara…
      Gönül borcumuz ilkin Mustafa Kemal Atatürk’e… Sonsuz…
      Bilim ve sanat insanlarına… Yaşamını yitirenlere, yaşayanlara…
      Kuruluştan önce sonra el uzatan Mülkiyeliler Birliğinden başlayarak bütün örgütlere; bütün belediyelere; yayıncılara; Cumhuriyet gazetesinden başlayarak bütün basın yayın organlarına ve saygın gazetecilere…
      Bütün dilseverlere, bütün yurtseverlere… Gençlere… Üyelerimize…
      Bu duygularla Dil Devriminin 80. yılında, Dil Derneği’nin 25. yılını kutlamanın kıvancı içinde hepinizi saygıyla selamlıyorum! Sağ olun!

SEVGİ ÖZEL

1) Üyelere ulaşmamız, başlı başına öykü konusudur; ayrıntılı olarak Prof. Dr. Şerafettin Turan’la birlikte yazdığımız Dil Devriminin 75. Yılında, Dil Devriminin Öyküsü adlı kitapta yazdık; ayrıca bilgisunar sayfamıza da bakılabilir.
2) Bilgi Yayınevi, 1986.
3) Aydın Köksal ve Tahir Hatiboğlu o yıllarda doçentti.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter