AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Temmuz-Ağustos 2012
DİL DEVRİMİNİN 80. YILINDAYIZ DA...
BİZ NEREDEYİZ, DİLİMİZ NERDE?

      “FATİH Projesi”ni duymuşsunuzdur; çocuklar defter kitaptan, kalem kâğıttan kurtulacakmış. Çocuklar zorunlu olarak defter kalem kullanıyordu; zaten pek yakın durmadıkları kitaptan biraz daha uzaklaşacaklar. Kitap büyüklüğündeki bir aracın üstünde parmaklarını dolandırdılar mı; tamam… Gelecek, parmaklarının ucunda olacak… Bu girişimin tanıtım filmini gördünüz mü? Eli “tablet”li, başı sarıklı bir çocukla Fatih Sultan Mehmet konuşuyor. Çocuk, konuştuğu kişinin Fatih olduğunu öğrenince biraz ürküyor; (doğal, padişahlardan kim korkmaz); ama az sonra Fatih’i şaşırtmayı başarıyor. Artık böyle; kimse şaşırmasın… Gelecekten söz edenlerin esin kaynağı geçmiş… 90 yıl önceki Kurtuluş Savaşıyla kazanılan bağımsızlık coşkusu, cumhuriyetle birlikte gelen devrimler değil esin kaynağı… Devrimlerle yenileşen içimiz ve dışımız da değil… Ya?
      Kısa bir süre önce yasalaşan ve “yeni” diye sunulan eğitim sistemiyle geçmişe yolculuk hızlanacak… Laik eğitim bitti… Bizler yabancı dille eğitime ve yabancı adlandırmaya karşı savaşım verirken konuşması, tepki vermesi gerekenler çoğunca sustu. Birileri, üzerinden yüzyıllar geçmemiş olan yakın tarihimizi çarpıtırken de diller yuvasına çekildi. Üniversite mi? “Medreseleşiyor” dersek, haksızlık mı yaparız? Aydınlar peki… Sözdeleri var… Gelin görün ki gerçek aydınlar da kendi alanları, işleri güçleri, aileleriyle yoğunlaşmış göründüklerinden, çoğunca yakınıyorlar. Yakınıyoruz; kendimi dışlarsam, olmaz. Gözünüzü seveyim, “FATİH Projesi”yle ilgilenen kaç aydın var; bunun neler getireceğini, neleri götüreceğini tanıtım filmi bile açık açık gösterirken kaçımız ayrıntısını merak ettik? Bir dostumuz, dernekteki bir toplantıda kendi penceresinden bakarak ve kendince haklı olarak eleştirdi; “FATİH Projesi”yle ilgilenmediğimizi söyledi. Doğru! Yeterince ilgilenemiyoruz; çünkü tek tek düşünüyor; bu düşünceleri ortak akla dönüştüremiyoruz.
      Bir başka dost, ABD’deki “hocaefendi”nin başını çektiği Türkçe Olimpiyatlarının adına takılmış; “olimpiyat” Türkçe değil ki diyor… Adı eksikli olsa keşke… Aşağıdaki açıklamayı MEB’nin bilgisunar sayfasından aktarıyorum:
      Uluslararası Türkçe Derneği (TÜRKÇEDER) tarafından bu yıl "İnsanlık el ele, bayram o bayram olur" sloganıyla 135 ülkeden 1500 öğrencinin katılımıyla düzenlenen "10. Uluslararası Türkçe Olimpiyatları", Four Seasons Oteli'ndeki açılış töreniyle başladı. Beyazıt Öztürk'ün sunuculuğunu yaptığı törende, olimpiyatlara katılan çocuklardan oluşan koro "İnsanlık el ele, bayram o bayram olur" şarkısını söyledi.
      Ne güzel, Türkiye’de, “Türkçe Olimpiyatları”nın açılışı “Four Seasons Oteli”nde yapılmış. Acaba 135 ülkeden gelen gençlerden biri, “Bizi konuk ettiğiniz otellerin, yedirip içirdiğiniz yerlerin adı niçin Türkçe değil?” diye sormuş mudur? Dünyada Türkçeyi yaygınlaştırmak isteyenler, kendi ülkemizde Türkçenin alanını daraltıyor. Acaba konuk gençlerin kimisi Türkçeyi, bizim öğrencilerden, dahası bu “olimpiyatları” düzenleyen ve sunanlardan daha iyi kullandıklarının ayrımında mıdır? Nedenini merak etmişler midir? Bu 1500 öğrenciye Dil Devrimimiz anlatılmış mıdır?
      Bunlar, yanıtı belli olan, dahası kimi okurlarımızı kızdırabilecek sorular…
      Dil Devriminin 80. yıla eriştiği bir dönemde, devrimi sevmeyenlerin önde ve söz sahibi olduğunu biliyoruz. Bir öbek dilsever, Dil Devrimini sevmeyenlere karşı devrimi savunuyor. Oysa Türkçe, bu ülkenin tüm yurttaşlarının ortak dili. Ancak devrimle ivme kazanan Türkçenin gücü öylesine etkili ki devrimi yadsıyanlar da ister istemez kendilerini yeni sözcüklerle anlatmak zorunda kalıyor. Karma bir dille konuşup yazsalar da eski sözcükleri diriltmeye çalışsalar da devrimin önünü kesemiyorlar.
      Mustafa Kemal Atatürk, yurtseverliğini dilseverliğiyle, Türkçeye verdiği önemle de taçlandırmış bir önder. Türkçeye ilgisi çocuk yaşta başlıyor; hep de sürüyor. Cumhuriyet kurulduktan, 1928’de Harf Devrimi yapıldıktan sonra sıranın dilde devrime geldiğini görüyoruz. Yıllar süren bir Kurtuluş Savaşıyla kazanılan bağımsızlık, dilde de kazanılacaktır. Yayılmacıların her açıdan kuşattığı bir imparatorluğun küllerinden doğan cumhuriyetin bireyleri yurttaş kimliği kazanmıştır; yüzyıllar içinde aşınan tarih ve dil bilinci diriltilecek; yazısı ve dili yenileşen yurttaşlar, ortak dille eğitim, sağlık, adalet kurumlarından hakça pay alacak, özgürce düşünecek, düşündüğünü özgürce söyleyip yazacaktır. Eski yazı ve dil dinle ilişkilendirildiğinden, bu yazı ve dili toplumun bütün katmanları öğrenip kullanamadığından halkın neredeyse hepsi “ümmi ümmet kul”dur. Yüzyıllarca ne mektubunu ne dilekçesini yazabilmiş; ama türküsünü, ağıdını, manisini Türkçe söylemiştir. Dahası Türkçe, yaşadığımız coğrafyada inancı ve kökeni farklı olanlar açısından da çatı dil olmuştur.
      Atatürk 12 Nisan 1931’de “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”ni kurar. Bu “cemiyetin” ilk kurultayının toplandığı günün akşamı (11 Temmuz 1932) Çankaya’da aydınlarla buluşur. Onlara, “Dil işlerini düşünecek zaman da gelmiştir. Ne dersiniz?” diye sorar.1 Onun bu düşüncesi sevinçle karşılanır. Atatürk’ün deyişiyle “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”ne “kardeş bir dil cemiyeti” 12 Temmuz 1932’de, “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” adıyla kurulur.
      “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”nin adı 1935’te Türk Tarih Kurumu; “Türk Dili Tetkik Cemiyeti” de 1936’da Türk Dil Kurumu olarak Türkçeleştirilir. Bu iki kurum, tüzelkişiliği olan birer dernektir. İkisinin öncü kurucusu da Atatürk’tür; ancak Türk Dil Kurumu’nun (TDK’nin), kurulması için dilekçeyi İçişleri Bakanlığına 12 Temmuz 1932’de “Türk Dili Tetkik Reisi Çanakkale Mebusu Samih Rifat, Umumi Kâtip Afyon Karahisar Mebusu Ruşen Eşref; Aza ve Veznedar Zonguldak Mebusu Celâl Sahir, Aza Manisa Mebusu Yakup Kadri” verir.
      Sözün burasında, başta Atatürk olmak üzere TDK’nin kurucu üyeleri olan Samih Rifat’ı, Ruşen Eşref Ünaydın’ı, Celal Sahir Erozan’ı ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu saygıyla anıyorum.
      TDK’nin kurucularının hepsi milletvekilidir; ama aynı zamanda hepsi dönemin önemli ozan ve yazarlarıdır. Türk Tarih ve Dil Kurumlarının, kurultaylarında bu iki kurumun nasıl çalışacağı uzun uzun tartışılır, kimlerin görev alacağı seçimlerle belirlenir.
      TDK kurulduğunda, Türkiye Cumhuriyeti 9 yaşındadır. Birçok alanda yenilik yapılmış, halkın kısa zamanda okuma yazma öğrenmesi için cumhuriyet 5. yılındayken yazısı değişmiştir. Genç cumhuriyet, bilim ve sanat insanlarının daha üretken olması ve çoğalması, çağdaş dünya ile yarışacak bir toplum yaratılması için çabalamaktadır. Ulusal bilinçle bağımsızlığı kazanmak için ulusal direniş yapılmış; bir ulusdevlet kurulmuştur. En büyük eksiği bilimsel alandadır; yazının kısa zamanda yenileşmesi, yalnız yurtiçindeki aydınları değil, bütün dünyayı şaşırtmıştır. Tarih ve dil bilincini kökleştirecek adımların devlet denetiminde değil, özgürce çalışacak derneklerle yapılması da demokratikleşme açısından bugün yaşadığımızdan çok daha ileri bir adımdır. Nitekim başlangıçta bu iki derneğin kurucuları ve üyeleri, içinde çalışacak kadrolarda milletvekilleri görev alır. Ülkede bilimsel, sanatsal etkinlikler yoğunlaştıkça bu derneklerin yönetim ve bilimsel kadrolarında salt bilim ve sanat insanlarının yer aldığını, yönetsel ve bilimsel işleri yapacak kişilerin seçimle geldiğini görürüz. TDK, 1983’te kapatıldığında da yönetim kurulunu bilim ve sanat insanları oluşturuyordu; hepsi bu göreve üyelerin seçimiyle gelmişti.
      TDK’nin birincisinden başlayarak kurultay kitaplarını okuduğumuzda ilginç resimler görürüz. Atatürk yaşarken TDK’de görev alan ve Dil Devrimi için coşkulu söylevler çeken kimi aydınlar, Ata’nın ölümünden sonra çark ederler. TDK kurultaylarında dilde devrime karşı oluş gösterileri yavaş yavaş başlar. Dahası TDK’deki yönetim, denetleme ve onur kurullarına seçilemeyenler, TDK’den beklentisi olan ve bu beklentisi yanıt bulmayanlar, yalnız ağız değiştirmez, devrim karşıtı kişi ve kuruluşlarla işbirliği içine girerler. Bu konuları çok yazdık, çok konuştuk; bu kişileri tek tek anmak istemiyorum.2
      1950’ye dek TDK’nin tüzüğüne göre doğal başkanlar milli eğitim bakanlarıdır.
      Bilindiği gibi 1950’de Türkiye tek partili yaşamdan çok partili yaşama geçer ve Demokrat Parti (DP) tek başına iktidar olur. DP, daha çok demokrasi sözüyle gelir; ama gelir gelmez, kamu yararına çalışan bir dernek olan TDK ile uğraşmaya başlar, 1932-50 arasında 18 yıl Türkçe okunan ezanı yeniden Arapçaya döndürmek gibi işlere ağırlık verir. Atatürk’ün yanındayken bütün devrimlerin tanığı olan, devrimlere alkış tutanlar birden tam tersi söylem ve eylem içine girerler. TDK kamu yararına olmaktan çıkarılır. DP’li Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri, doğal başkan olmak istemediğini TDK’ye bildirir.
      Türk Dil Kurumu’nun bir dönem başkanı, bir dönem genel yazmanı olan Agâh Sırrı Levend, o günleri şöyle anlatır:3
      “1950 Mayısında yapılan genel seçimle iktidar değişmiş, yeni hükümet işbaşına gelmiştir. Milli Eğitim Bakanları tüzük gereğince kurumun doğal başkanı olduklarından, Genel Merkez Kurulunun kasım ayında yapacağı toplantıya başkanlık etmesi Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’den rica edilmiş, kuruma gelen bakan Genel Merkez Kurulunun 22 Kasım 1950 tarihinde yaptığı toplantıya başkanlık etmiştir.
      Bu toplantıda tüzükteki aksaklıklar üzerinde görüşülmüş, bu aksaklıkları giderecek yeni bir tüzük tasarısı hazırlanarak kısa bir zamanda toplantıya çağrılacak olan olağanüstü kurultaya sunulması kararlaştırılmıştır.
      Tevfik İleri, Milli Eğitim Bakanlarının kurumun doğal başkanı olması maddesiyle siyasal parti liderlerinin koruyucu başkan bulunması maddesinin de kurum tüzüğünde yer almaması gerektiğini söyleyerek yeni hazırlanacak tüzükten bu maddelerin çıkarılması gerektiğini bildirmiştir.”

      Bunun üzerine Türk Dil Kurumu 8 Şubat 1951’deki olağanüstü kurultayında tüzüğünü değiştirir. Bakan İleri bu kurultaya katılmış, kendisinin ve iktidarın bundan böyle kurumla ilişkilerinin olumsuz yönde olacağının işaretlerini verdiği bir konuşma yapmış, kurultay epeyce tartışmalı geçmiş ve bu tarihten sonra Milli Eğitim Bakanlarının Türk Dil Kurumu’ndaki başkanlığı bitmiştir.
      Atatürk’ten sonra cumhurbaşkanı seçilen İsmet İnönü TDK’nin koruyucu başkanı idi, 1950 seçimlerini yitiren İsmet İnönü’nün de yeni tüzükle bu görevi sona ermiştir. Böylece Atatürk’ün önerisiyle Milli Eğitim Bakanlarının Türk Dil Kurumu’nun başkanı olma geleneği sona erdirilmiş, bir bakıma TDK’nin devlet kurumlarıyla olan bağı, yine devlet eliyle koparılmıştır.
      Atatürk sağken onun önünde Dil Devrimini onaylayan, doğru bir eylem sayan birçok kişi, örneğin Dil Devriminin başlamasını “Türk rönesansının başlangıcı” sayan ve 1950’de DP’nin İstanbul Milletvekili olan Fuad Köprülü, 1952’de 203 arkadaşı ile TBMM’ye bir önerge vererek hazırlanmakta olan anayasa metnindeki Türkçe sözcüklerin değiştirilmesini istemiştir. Önergede yer alan kimi sözcükler şöyledir: “…belirir” yerine tecelli eder; “toplanır” yerine temerküz eder; “kendi” yerine bizzat; “eliyle” yerine marifetiyle; “kurulur” yerine teşekkül eder; “katılmak” yerine iltihak etmek; “olduğu gibi” yerine aynen; “yanında” yerine nezdinde; “belli” yerine muayyen; “güven” yerine itimat; “kesin” yerine kat’î; “yetki” yerine salâhiyet; “sanık” yerine maznun; “ödenek” yerine tahsisat
      1930’larda devrimci olan, 1950’de Türkçe sözcük avına çıkan Fuad Köprülü, 18 yıl önce Atatürk’ün önünde şöyle konuşmuştur:
      “…İnkılap ruhiyle meşbu olan bugünkü Türk nesli pek iyi bilir ki, Türk ruhunu ve muazzam Türk tarihinin tabii akışını herkesten daha evvel, daha derin sezen ve milli temayüllere daima en vazıh ve en doğru şeklini veren Gazi, milli şuurun ve milli irfanın bu eşsiz mihrakı, milletine hediye ettiği büyük inkılaplar zincirinin yeni bir halkası olan muazzam dil inkılabını da ilmin sağlam esasları üzerine kuruyor. ‘Askerler, hedefiniz Akdeniz’dir!’ dediği zaman bu emir nasıl uzun hazırlıkların, dâhiyane ve ilme müstenit bir planın son neticesi idiyse, diğer inkılaplar gibi dil inkılabı da aynı surette uzun uzun hazırlanmış, düşünülmüş bir planın tatbikatından hayati bir zaruretin takibinden başka bir şey değildir. (…) 26 Eylül (…) birbiriyle ahenktar ve muazzam bir kül teşkil eden Türk inkılabının en tabii ve belki en azametli neticesidir. ‘Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir, dilin milli ve zengin olması, milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır’ diyen büyük kurtarıcı, hedefi kati ve muciz şekilde göstermiştir. Diğer inkılaplarımızda olduğu gibi, bunda da muvaffak olacağımızdan bir an bile şüphe edemeyiz.
      Dil Devriminde başarılı olunacağına ilişkin kuşkusu olmayan Köprülü gibi düşünen kimi eski “inkılapçılar,” yüzünü karşıdevrim rüzgârına çevirmiştir. Ne ki ardılları yıllar sonra Köprülü’nün bu söylevini göz önüne almadan, onun daha Atatürk döneminde dilde devrime karşı olduğunu ileri sürecektir. Nihad Sâmi Banarlı, “Fuad Köprülü ve Türk Dili” başlıklı yazısında şöyle demektedir:
      “…Atatürk’ün vefatından sonra, onun ulaştığı tabiî yol devâm etmedi. Türk Dili, öztürkçecilik, arı Türkçecilik adları altında, yeni bir mâcerâya sürüklendi. Uydurmacılık vahîm cereyan hâlini aldı. İşte o târihlerde Fuad Köprülü’ye bunun hikmetini sorduğum zaman, bana verdiği cevâbı kendim yazmayacağım. Çünkü Köprülü, o gün bana söylediklerini, kısa bir zaman sonra kaleme aldı. (…) Önce şunu belirteyim ki:
      Yirminci asırda Türk ilminin yetiştirdiği en büyük dil ve edebiyat târihi âlimi Fuad Köprülü, konuşulan dile müdâhale fikrine daha Atatürk zamânında râzı değildi. Atatürk’ün, dilin çıkmaza vardığını gördüğü ve Türkçeyi kurtarmak için çok cesur tedbirlere başvurmak yolunda seçtiği hâdisede Köprülü’nün de hizmeti vardır. (…)
      Zaman ilerleyip de Türk dili ve edebiyatı sahâsında tam bir otorite olduğu zaman, yeni dil hareketlerine de fiilen katılmadı. Tıpkı Yahyâ Kemal gibi, Hüseyin Cahid gibi, öztürkçeciliğin dışında kaldı. Mustafa Kemal Paşa’ya, yalnız bu harekete iştirâk etmeyişiyle değil, bunun sebeplerini açıkça bildirmesiyle de büyük yardımı oldu.”
4
      Banarlı, “Türkçenin Sırları” adlı yapıtındaki yazılarda yer yer açıkça, kimi zaman üstü örtülü bir biçimde Atatürk’ü eleştirir, dilde devrimi yanlış insanlarla başlattığını söylemeye çalışır. Ona göre, “Türkiye’de Fuad Köprülü, Yahyâ Kemal, Hâlide Edip gibi hakikî dil, kültür ve sanat otoriteleri hayatta iken, bu üç imzânın iştirâk etmediği bir dil hareketi yapmak, işi esâsından yanlış tutmak demekti.”5
      Bu anlatım, halifeliği kaldırırken, cumhuriyeti kurarken ve devrimleri başlatırken, kendi düşüncelerinin göz ardı edildiğini düşünerek Atatürk’e kırgın davranan, dahası tepki gösterenlerinkine benzer bir bakış açısıyla değerlendirilebilir. Ancak Banarlı, bütün devrim karşıtları gibi Güneş Dil Kuramını Atatürk’ün devrimden vazgeçme yöntemi olarak belirtirken, “Mustafa Kemal Paşa, çok kısa bir zamanda, çevresindeki sahtekârlardan sıyrılarak, Türkçeyi hakikîki aynasında görmüştü” demektedir.6 Bir dönem TDK üyesi olan ve orada aradığını bulamayan Banarlı’nın kaynakçası bile olmayan, dedikodu mantığıyla yazılan bu yapıtı, bugün okullarda çocuklara sunulan tek “sözde kaynak”tır. Devlet büyüklerimiz de dille ilgili söylevlerinde bu yapıttan esinlendiklerini dile getirmektedirler. Dil Devriminin 80. yılında neredeyiz, diye boşuna sormuyoruz.
      Nihad Sâmi Banarlı, Fuad Köprülü, Muharrem Ergin gibi düşünen ve aralarında akademik san da taşıyan kişilerin 1950’den sonra politik kimlik ya da kişilikleri ağır basacak, dillerine öfke, aşağılama, sövgü karışacak, eleştiride ölçü kaçacaktır. “…ne idüğü bilirsiz manyaklar; sol emeller; kültürsüz, cahil, kasıtlı kişiler; dilimize güve gibi musallat olanlar; fareler; havhavcılar; türediler; birtakım herifler; Nurallah Ataç da olduğu gibi (işi) deliliğe kadar götüren bir ruh hastalığı ve kuru inatçı bir taassub; abesle uğraşma; ilmi tezyif ve istihkâr etme; hür teffekküre düşman olma; cehalet ve hiyanet; hoyrat; densiz; dinsiz; cibilliyetsiz; milletin aklı selimine küfretmek; gençliğin ruhi asaletini yıkan ve behimi hislerini kışkırtan sapıklık; manevi cinayet; milli facia; ilericiliğin soysuzlaşması; Hitlercilik; azılı bir ırkçılık…”7 gibi anlatımlar “bilimsel” olduğu ileri sürülen yapıtlarda bile yer alacaktır. Devrime ve devrimi savunanları bu tür anlatımlarla suçlayanlar arasında ordinaryüs profesörler, profesörler, yazarlar, gazeteciler bulunmaktadır. Eleştiri adıyla büyüyen ve örgütlü tepkiye dönüşen suçlamalar, meyvesini 1980’lerin başında verecek, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu, olağanüstü bir dönemde koşullar zorlanarak kapatılacaktır.
      Atatürk’ün dilde devrimden vazgeçtiği, kurumları akademi yapmak istediği, Dil Devriminin “dile müdahale” edilerek kuşaklar arasında kopukluğa yol açtığı gibi, ussal ve bilimsel hiç tutar yanı olmayan bir yığın palavrayla 1950’den bu yana Dil Devrimi yadsınmaktadır. “Milliyetçi muhafazakâr” iktidarlar, TDK’yi kapatmayı 1983’e dek birçok kez istemiş; ama utku bayrağını Kenan Evren hukuksuzluğu dikmiştir.
      Dile yeni sözcük (ve terimler) kazandırmayı “dile müdahale” olarak algılayanlar, Atatürk’ün eliyle kurduğu iki derneği, onun “vasiyetnamesi”ni çiğneyerek devlet dairesi yapanlar göz ardı etmektedir. Uzun sözün kısası, Dil Devriminin 80. yılında devrimi yadsıyan, sevmeyen sözde aydınlara ve seçimle gelen yönetenlere karşın, devrim yürüyor. Nâzım’ın dediği gibi “dil yürür.” Bu nedenle “Dili doğal mecrasında, tabii akışı içinde bırakmak, dil üzerindeki mühendislik faaliyetlerine mutlaka ve mutlaka 'dur' demek zorundayız” diyen bugünkü başbakanımız da alanlarda devrimin sözcükleriyle konuşmak zorunda kalıyor. Bu sevindirici bir durumdur; çünkü kimse Türkçenin ve devrimin gücü önünde duramaz. Türkçe, bütün yurttaşların ağzına yakışır.
      25 yıl önce Dil Derneği’ni kurarken Aziz Nesin, “Bu derneği kurmak ve yaşatmak boynumuzun borcu” demişti. Bütün okurlardan, bütün yurtseverlerden, bütün dilseverlerden derneğe katkı ve destek bekliyoruz. “FATİH Projesi”ne, birçok sakıncayı içinde bulundurduğu şimdiden belli 4+4+4’lük eğitim sistemine, yabancı dille öğretime yönelik çalışmalarımızda başka türlü nasıl etkili ve güçlü olacağız? Ortak akıl üretmezsek adı Türkçe olan ne kalacak? Ortak akıl neyle üretilir? Dilin yürüyüşüne uzak durmayalım yeter!

SEVGİ ÖZEL

1) Ruşen Eşref Ünaydın, Hâtıralar, Ankara 1943, s. 9 ve ötesi.
2) Merak edenler 75. Yılda Dil Devriminin ve Türkçenin Öyküsü, Şerafettin Turan- Sevgi Özel, Dil Derneği, 2007 ve Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, son baskı, Can yayınları, 2007 adlı yapıtlara bakabilirler.
3) A. S. Levend, Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, TDK Yayını, 3. basım, 1972, s. 463 vö.
4) Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Yayınları, 2006 (ilk bas. 1972), s. 269.
5) agy. s. 251.
6) agy. s. 18.
7) Tahsin Yücel, Dil Devrimi ve Sonuçları, ilk baskı, TDK, 1982, s. 45- 69 arası.

 
BAŞYAZI
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ
Haziran 2017 - 352. Sayı
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter