AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Atatürk ve Türkçe

A. Dilâçar

Birinci Dünya Savaşında, buyruğu altında bulunduğum bir sırada, Atatürk’e dille ilgili bir kitap göstermiş olduğumu hatırlıyorum. Bu, genç Macar Türkologlarından Gy. Németh’in 1916’da Almanca olarak yayımladığı Türkçe dil kitapları serisinden Türkische Grammatik (Türkçe Gramer) idi. Ordumuzda bulunan Almanlar bunu kullanıyordu, bende de bir nüsha vardı. Kitap, Arap yazısı kullanmakla birlikte çevriyazıya da yer vermişti: ı için y; y için j; ğ ve h için Yuyanca birer harf; ö ve ü sesleri için, olduğu gibi ö ve ü harfleri kullanılmıştı; c, ç, ş, j sesleri, üstleri başka şekilde işaretlenmiş kuyruklu ˇz, ˇc, ˇs ile gösterilmiş; hemze, ayn ve uzatma işaretleri de unutulmamıştı. Atatürk, anahtarı öğrendikten sonra, çevriyazılı metni okuyabildi, fakat sistemi beğenmedi. Harflerin üstüne konulan işaretleri fazla buldu, Yunanca harfleri yadırgadı. Haklı idi, çünkü bu yazı Türk milletine has değil, uluslararası bir yazı sistemiydi. Önemli olan tarafı, Atatürk’ün ta Birinci Dünya Savaşında, yani Latin esaslı yeni Türk alfabesinin kabulünden 10-12 yıl önce, Latin çevriyazısıyla dizilmiş Türkçe bir metinle karşılaşması ve bundan bir izlenim almasıydı.

Aynı kitabın başka bir yerinde, Türkiye Türkçesinin tabakalanması konusunda kısaca bilgi verilmişti. Bu bölümde Atatürk, Latin çevriyazısıyla yazılmış olan kaba türkˇce, orta türkˇce ve fasih türkˇce kelimelerini bu şekilleriyle kolayca okudu, “kaba Türkçe” sözüne canı sıkıldı ve o parçayı Türkçeye çevirmemi istedi. Parçanın sonunda, “Son zamanlarda, dili her aydının anlayabileceği bir duruma getirmek için çalışılmaktadır” deniliyordu. Bunu, Atatürk, “Genel dili, yani gazete dilini yalnız aydınların değil, herkesin anlıyabilmesi gerekir” şeklinde düzeltti. Tanığı olduğum bu kısa “dil söyleşisi”, Atatürk’ün o zamandan beri Türk dilinin yazı ve anlatış bakımından onarımı hakkında düşünmekte olduğunu, hatta bu alanda bir fikir sahibi bulunduğunu gösterir.

On altı yıl sonra Atatürk’ün huzuruna çıktığımda, o, yurdumuzu düşmandan kurtarmış, devletin başına geçmiş, yeni harflerimizi kabul ettirmiş ve ulusu kültür alanında da yükselme yoluna koymuş bulunuyordu. Atatürk kendi için geniş bir kitaplık kurdurmuş, aydınları çevresine toplamış ve ulusal eskiliklerimizi incelemeye koyulmuştu. Bu eskiliklerden en heyecanlı konuların tarih ve dil alanlarında bulunduğu şüphe götürmez. Hele bir devlet başkanı için bu gerçek bir kat daha heyecan vericidir.

Atatürk bu konuda çok okurdu. Avrupa ve Amerika’daki büyükelçilerimiz, batı dünyasında çıkan önemli kitapları satın alarak Çankaya’ya gönderirlerdi. Yaz aylarında Atatürk’le birlikte Ankara’dan İstanbul’a gidilirken, kitaplıkçısı Nuri ile baş sofracısı İbrahim, Dolmabahçe Sarayına götürülecek kitapları boş cephane sandıklarına yerleştirir, Muhafız Alayı erleri de bunları arabalara taşırlardı. Kitapların cephane sandıklarına konulması, derin bir heyecan uyandıran görkemli bir semboldü. Askeri savaş kazanılmış, şimdi bilim savaşına girilmişti. Bu iki savaşın Atatürk’ün kişiliğinde birbiriyle kaynaşmasının sembolü işte bu sandıklardı. Atatürk bu kitapları okuduktan sonra, sık sık sofrada bilim adamlarıyla birlikte bu eserleri eleştirirdi. Bu bakımdan onun sofra söyleşileri çok kez birer bilim şöleni niteliğini kazanırdı.

Atatürk sözlüklere çok önem verirdi. Bunlar arasında V.W. Radloff’un 4 ciltlik “Türk Lehçeleri Sözlüğü” (1888-1911) ile E. Pekarskiy’nin yine 4 ciltlik “Yakut Türkçesi Sözlüğü” (1907-1928) başta gelen eserlerdi. Atatürk Yakut Sözlüğüne sık sık bakar ve baktırır, bu lehçedeki kelimeleri eskiliklerinden dolayı esas sayardı. Çuvaşça üzerinde pek durmazdı. Dilcilik alanında çok merak ettiği şeylerden biri yabancı kelimelerin etimolojisi olduğu için, etimoloji sözlüklerinden çoğu sofrasına ve çalışma masasına kadar götürülürdü. Atatürk’ün geniş biyografisini yazacak olanlara bir belge olsun diye, bu sözlüklerin başlıcalarını sayıyorum: A. Walde-J. Pokorny’nin “Hint-Avrupa Dillerinin Etimolojisi Sözlüğü” (3 cilt, 1. bas. 1930-1932), E. Boisacq’ın “Yunan Dili Etimolojisi Sözlüğü” (2. bas. 1923), A. Ernout-A.Meillet’in “Latin Dili Etimoloji Sözlüğü” (1. bas. 1932), O, Bloch’un “Fransız Dili Etimolojisi Sözlüğü” (1. bas. 1934). Başvurulan yabancı sözcükler arasında A. Bailly’nin Yunanca-Fransızca Sözlüğü (11. bas. 1925) ile L. Quicherat-A. Daveluy’nün Latince-Fransızca Sözlüğü (55. bas. 1929). Gerektiği zaman Dil Kurumu kitaplığında bulunan Sümerce, Akkadca, Eski Mısırca, İbranca, Süryanca, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Çince, Japonca, Fince, Macarca vb. sözlüklere de bakılırdı. Sümerce sözlükler (Fr. Delitzsch, 1914; A. Deimel, 1930-1937) ellerde çok dolaşırdı. Atatürk Dil Devrimine her şeyden önce kelime hazinesi alanından başladı. 1932-1936 yılları arasında Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan eserlerin çoğunlukla sözlük olması, bu gerçeği tanıtlar. İlk iş olarak, Türk dil ve lehçelerinin enginliğini ve zenginliğini ortaya seren Tarama Dergisi (2 cilt, 1933-1934) çıkarıldı; bu eser hazırlanırken 125.988 tarama fişi gelmiş, bunlar elenerek 7500 Osmanlıca kelimeye karşı, eski ve yeni Türk lehçelerinden 30.000 kelime gösterilmiştir. Bu dergideki gereç az sonra düzenlenmiş, kelimeler İstanbul ağzına uygun bir duruma getirilmiş ve bundan Cep Kılavuzu denilen Osmanlıca-Türkçe ve Türkçe-Osmanlıca iki ciltlik küçük bir eser 1935’te ortaya konmuştur. Bu esere son bir şekil verilmeden önce, 1933 yılında 8 Marttan 18 Hazirana değin basında anket açılmış, kurum her gün gazetelerde ortalama 15’er kelimelik 105 liste yayımlamış ve basında bunlara karşılık önerilmiştir. Bu kelimelerden her biri üzerinde Atatürk önemle durmuş ve çoğunu kendi önermiştir. Cep Kılavuzunda 8752 Türkçe karşılık vardır. Bunun 4696’sı herkesin bildiği kelimelerdir; 1735’i, bu kelimelerden Türkçe eklerle türetilmiş yeni şekillerdir; Türkiye dışı Türk lehçelerinden yalnız 415 kelime alınmış, bunlardan da Türk ekleriyle 450 türev yapılmıştır; 583 kelime, Türkçeleşmiş kelime sayılmış, bunlardan da Türkçe eklerle 873 yeni kelime türetilmiştir.

Ayrıca, 1932 -1933 yıllarında hükümetin buyruğuyla yurdumuzun bütün eğitim örgütü seferber edilerek Anadolu ve Trakya Türk ağızlarında kullanılan kelimeler toplanmış, sonra bunlardan Derleme Dergisi (6 cilt, 1936-1957) meydana getirilmiştir. Kurum, gelen 153.504 (mükerrerlerle birlikte: 173.000) fişi eleyerek 35.600 kelimeyi derlemeye almıştır. Yine Türk Dil Kurumu sözlük yayınları serisinden, eski eserlerden taranarak meydana getirilen 19.538 kelimelik Tanıklariyle Tarama Sözlüğünün (şimdiye değin 4 cilt, 1943 -1957) temelleri Atatürk zamanında atılmıştır. Hatta Atatürk bütün Türk lehçelerini içine alacak olan Büyük Türk Sözlüğü için de hazırlık yaptırmış, kurultaylar toplandıkça kurumun genel yazmanları raporlarında sık sık bu iş hakkında bilgi vermişlerdir. Zaten Atatürk, Radloff ve Pekarskiy sözlüklerini, tasarlanan büyük sözlüğe gereç olarak Türkçeye çevirtmek istemişti. 1932’deki birinci kurultayın çizdiği çalışma programında şöyle bir madde vardı: “Türk lehçelerindeki kelimeler derlenerek lehçeler lûgatı tez elden yapılmalıdır.”

1934 kurultayı genel yazmanlık raporunda da şöyle denmiştir: “Türk Lehçeler Lûgati için Radloff esas alınacak, tashih, ikmal, tadil yolunda taranacaktır.”

1936 kurultayı raporunda ise Radloff Sözlüğü tercümesinin başlanmış olduğu söyleniyor, Pasonen’in Çuvaş Sözlüğünün, Verbitskiy’nin Altay-Aladağ Türk Lehçeleri Sözlüğünün, Kumuk ve Balkar lehçeleri sözlüklerinin tercüme edildiği, Pekarskiy’nin Yakut Sözlüğünün de ele alınmış olduğu bildiriliyor, sonra şöyle deniyor: “Bu tercümelerden Türk lehçelerinin lûgatlerine ait olanları hep bir araya getirerek bir Türk Lehçeler Lûgati hazırlamak ve bu yolda yeniden hazırlanan bir program altında tercümelere devam etmek önümüzdeki yılların işi olacaktır.”

Sözlük konusunda, 1934 kurultayı genel yazmanlık raporu Yeni Türkçe Sözlüğünden (yani Türkçe Sözlükten) de söz açmış, bu işin ele alındığını bildirmiştir, ki bunun da gerçeklenmesi 1945’te çıkan Türkçe Sözlükle sağlanmıştır.

Atatürk’ü ilgilendiren ikinci bir konu Türkçe terimler olmuştur. 1932 Temmuzunda Dil Kurumu için çizdiği çalışma kolları planında bir “Lûgat-Istılah” koluna da yer verilmiş olması bunu tanıtlar. Birinci kurultaydan hemen sonra Atatürk’ün başkanlığında toplanan “Umumi Merkez Heyeti”, terim üzerinde yapılacak olan çalışmaları şöyle planlaştırmıştır: “Istılah kısmının işi, bugünkü ilim dilimizde kullanılmakta olan yabancı dillerden alınmış ıstılahlar yerine bütün ilim mefhumları için öz Türkçe ıstılahlar bulup yahut karatıp koymaktır. Istılah kısmı 16 ihtisas bölüğüne ayrılmıştır. Bu ihtisas bölükleri şunlardır: Felsefi ilimler 513 üye), riyazi ilimler (13), hayat ilimleri (135), ruh ilimleri (16), tarih ilimleri (26), cemiyet ilimleri (55), dil ilimleri (32), bediiyat ve güzel sanatlar (26), spor, av, oyunlar (21), askerlik (Harp Akademisi tarafından hazırlanacaktır), hükümet teşkilâtı (17), yollar ve nakil vasıtaları (36), teknoloji ve zanaatlar (37). Bu bölükler önce kendi uzmanlık alanlarında kullanılan terimlerin birer kadrosunu Fransızca ve Osmanlıca üzerine hazırlamış, 1971 sayfa halinde bastırmış, sonra bunların Türkçe karşılıklarını bulmaya koyulmuştur. Kadrolara alınan terimlerin sayısı, ikinci kurultay günlerinde 32.302’yi bulmuş, bundan 168 gramer, 566 matematik, 159 botanik, 859 askerlik 1017 yol ve nakil, yani hepsi 2769 terime Türkçe karşılıklar önerilmişti. Daha sonra, 1936 yılına kadar, ilk ve ortaöğretimde kullanılmakta olan 6075 terime karşılık bulundu; ayrıntıları şunlardır: matematik 778, kozmografya 82, zooloji 828, botanik 441, jeoloji 517, tarih 199, edebiyat 1014, psikoloji ve felsefe 1155, etnografya 323, beden terbiyesi 92, binicilik 146, hükümet terimleri 500.

1936-1937 yıllarında, Terim Merkez Kurulundan çıkan terim listeleri, Kurum Genel Merkez Kurulu üyelerinden ve kurum uzmanlarından başka, Kültür Bakanlığının seçtiği uzmanlarca da görüşülmüş ve bu kuruldan çıkan 8 bilim dalına ait 4062 terim, kurumca ayrı ayrı listeler halinde yayımlanmış, aynı zamanda bakanlığa da sunulmuştur. Bakanlık bunları benimseyerek 1937 yılı sonunda yeniden listeler halinde bastırmış, öğretmenlere dağıtmış ve ders kitaplarına almıştır. Terimleri düzenlenmiş olan bilim kolları şunlardır: matematik, fizik, mekanik, kimya, biyoloji, zeoloji, botanik, jeoloji. Sonra bunlara astronomi de katılmıştır. Atatürk bu terimlerin işlenmesiyle yakından ilgilenmiş, hatta bunlardan birçoğunu kendi önermiştir. Askerlik terimlerinden er, subay, kurmay, albay, yarbay vb. kendi buluşları olduğu gibi, matematik terimlerinden çoğu da onun tarafından önerilmiştir. Örnekleri aşağıda verilecektir.

Atatürk son, yani 1938 yılı Büyük Millet Meclisini açış söylevinde, terim konusu hakkında şöyle demiştir:

 “Bu yıl, okullarımızda tedrisatın Türkçe terimlerle yazılmış kitaplarla başlamış olmasını, kültür, hayatımız için mühim bir hâdise olarak kaydetmek isterim.”

Bu, ölümünden 12 gün önce Atatürk’ün milletine verdiği son müjdelerden biridir.

Atatürk sık sık bir Attilâ hikâyesi anlatırdı. Hun-Roma görüşmeleri yapılırken Roma temsilcileri Hunlara sormuşlar: “Roma İmparatoru soylu bir ailedendir. İmparatorunuz Attilâ kimdir, soylu mudur?” Attilâ Romalılara şu cevabı göndermiş: “Ben soylu olmayabilirim, ama büyük ve soylu bir ulusun başbuğuyum.” Atatürk bu sözü daima hatırlar ve ulusuna yönelttiği bütün söylevlerine “Büyük Türk Milleti!” diye başlardı. Türklerin eski, büyük ve soylu bir topluluk olduklarını biliyor ve bunu herkese bildirmek istiyordu.

Türk ulusunun eskiliğini doğrulayan ve Atatürk’ün üzerine derin bir etki bırakan ilk kitaplardan biri -Necip Âsım’ın “Türk Tarihi”nden (1900), Meşrutiyet yıllarında “Türk Yurdu”nda yayımlanan bazı makalelerden, B. Carra de Vaux’nun 1911’deki “Etrusk Dili”nden, Ruşen Eşref’in 1930’da Atatürk’ün buyruğuyla Léon Cahun’den çevirdiği “Fransa’da Ari Dillere Tekaddüm Eden lehçenin Turanî Menşei” ve Sadri Maksudi’nin 1931’deki “Türk Dili İçin” adlı eserinden sonra - İngiliz arkeologlarından Leonard Woolley’nin İngilizce aslı 1927’de, Fransızcaya çevrisi de 1930 Haziranında çıkan “Sümerliler” adlı eseridir. Bunun bir yerinde (s. 14-15) geçen “Sümerliler, etimoloji bakımından olmasa bile, herhalde yapı bakımından Turanlı eski Türkçeye benzeyen, bitişken tipte bir dil konuşurlardı” cümlesi, Atatürk’e bir ipucu vermiş, bu alanda etimoloji de yapılmış ve mesela “Tanrı, gök” anlamına gelen Sümerce dingir ile Türkçedeki tengri, Tanrı kelimeleri karşılaştırılmıştır. Bu arada, Turani ve Ari dillerin karşılıklı bağıntıları ile eskiliklerinden söz açan birçok eserlere de Atatürk’ün dikkati çekilmiştir. Mesela, F. lenormant: “Kaldenin İlkel Dili ve Turanlı Lehçeler” (1875), H. Winkler: “Ural-Altay Dilleri ve Gruplamaları” (1885), A. H. Sayce: “Hititler veya Unutulmuş Bir Topluluğun Hikâyesi” (1888), A. C. Haddon: “Ulusların Göçü” (1911), A. V. Edlinger: “Türk Dillerinin Hint-Avrupa Dilleriyle Olan Eski Bağıntıları” (1912), F. Hommel: “200 Sümer-Türk Kelimesinin Karşılaştırılması” (1915) vb. Yenilerden de bu kanışa katılanlar olmuş, Amerikalı tarih filozofu Will Durant, 1935’te çıkardığı “Uygarlığın Tarihi” adlı eserinde, uygarlığın beşiği olarak Orta Asya’yı göstermiştir. Sümerlilerin pek eski çağlarda Orta Asya’dan Hint ve Umman Denizine ve Basra Körfezine doğru indikleri, Sint havzasında yapılan Mohence - Daro ve Harappa kazıları raporlarından (1931) belli olmuştu; Sümer ve Sint havzasındaki kalıntılar ortak nitelikler göstermekte idiler.

Bu arada Atatürk’e birçok yenilikler de gösterilmekte idi. 1933 baharında, Rus Yafetidoloji okulunun kurucusu Prof. Nikolay Y. Marr, Ankara’ya gelerek, kelime taşılları üzerine kurulu olan paleolinguistik metodunu, Atatürk’ün huzurunda verdiği bir konferansta açıklamış; Fransız dilcilerinden Hilaire de Barenton, Sümerceyi anadil olarak gösteren “Dillerin Menşei” adlı eserini 1932-1933 yıllarında ortaya koymuş (L’Origine des langues, des religions et des peuples, 2 cilt, 1932-1933; birinci cildin başlığı: Les redicaux primitifs des langues conservés dans le sumérien = Sümercede muhafaza edilmiş, dillerin ilkel kökleri; ikinci cildin başlığı: Les langues, leur dérivation du sumérien = Diller, bunların Sümerceden türeyişi); Amerikalı emekli Albay James Churchward, M.Ö. 12000 yılında Pasifik’te batmış sandığı ve Mu diye adlandırdığı bir karayı ve bundan Türkistan’a ve Amerika’ya sığınan halk topluluklarındaki ortak öğeleri açıklayan “Batan Mu Kıtası” adlı eserini 1934-1935 yıllarında yayımlamış; Meksika’daki işgüderimiz, 1935 baharında Atatürk’ün dikkatini Maya dili üzerine çekmiştir. Bunlardan Albay Chruchward’a göre (The Lost Contient of Mu = Batan Mu Kıtası, 1931 ve devamı olarak daha 4 cilt, 1932-1935), tarihten önceki çağlarda Pasifik’te, Mu denilen ve yüksek bir kültürü olan ana bir kıta vardı. Avrupa ile Amerika arasında bulunan Atlantis kıtasının batmasından 5000 yıl sonra, M.Ö. 12000 tarihlerinde bir kataklizm yüzünden bu kıta da battı. Bir yandan Asya’daki Mayalar, Muların, bu kıtalara sığınmış olan torunlarıdır. Churchward, Mu’nun eski kültürünü, dinini, mitolojisini ve kozmogonisini, bir yandan Uygurların Gobi Çölündeki merkezleri olan Karahoto’da, öbür yandan da Mayaların Meksika’da Yucatan Yarımadasında bıraktıkları kalıntıları incelemiş ve bunları eski Mısır, Sümer, Hitit, Hint ve Çin mitolojisi ve dini ile karşılaştırmak yoluyla yorumlamıştır. 1937’de Atatürk bir fikir edinmek üzere bu 5 cildi 8 gün içinde Türkçeye çevirtmiş (yayımlanmamış Türkçe metin Dil Kurumu kitaplığındadır), fakat eseri okuduktan sonra bu konu ile fazla ilgilenmemiştir.

Son olarak da, 1935 baharında, Avusturyalı dilcilerden H. F. Kvergie´, Türkçeyi, S. Freud’un psikanaliz görüşüne göre açıklayan, ses sembolizmine dayanan ve “Türk Dillerindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi” adını taşıyan 41 sayfalık yazısını Atatürk’e göndermiştir. Bunların etkisiyle de 1935 güz aylarında “Güneş-Dil Teorisi” ortaya çıkmıştır.

Bu, bir dil felsefesi olup dilcilik dünyası için beklenmedik ve yepyeni bir görüş değildi. 1922’de Almanlardan Ernst Böklen de bir “Ay-Dil Teorisi” ortaya koymuştur. Bu teoriye göre dil (Bernard Marr: Die Sembolik der Lunation, Von der Entstehungsursache des Sprach- und Sagenschatzes der Gesamtmenschheit, 1905 ve Ernst Böklen: Die Entstehung der Sprache im Lichte des Mythos, 1922), bundan 100.000 yıl önce, anlaşma aracı olarak değil, dini bir edim (acte) olarak meydana geliştir.

Başlangıçta dil, ay kültünün anlatım aracı olduğu için, mitolojik bir nitelik taşımıştır. İlk insanlar ayı, değişen safhalarıyla bir ağza benzetmişler, onun konuştuğunu sanmışlar, kendileri de dillerini oynatarak ayın türlü safhalarını taklit etmişlerdir. Yine bu teoriye göre, bu hareketlerden çıkan ilk sesler, ay safhalarının sayısı (28) kadardı, ki bundan da 28 harfli bir alfabe meydana gelmiştir. İlk kelimeler uzun, anlamları karanlık, sesler de karışıktı. Sonra dil dünyevileşmiş, kelimeler kısalarak anlamları belirmiş, sesler de durularak konson + vokal + konson tipinde, ayın üç başlıca safhasını (ilk çeyrek, dolunay, son çeyrek) temsil eden üç sesli ve tek heceli kökler türemiş, ana kelime de om kutsal hecesi olmuştur. Önce “ay” anlamı her şeyi anlatan “tüm anlamlılık” (holosémie) kaynağı iken, zamanla “çok anlamlılık” (polysémie) derecesine sınırlanmış, daha sonra da dar anlamlar ve “tek anlamlılık” (monosémie) esası meydana çıkmıştır. Bu teoriyi 1936 yılı sonunda eleştirmeli olarak özetledimse de Atatürk’e sunmadım. Yazı şimdi Türk Dil Kurumu kitaplığındadır.

Güneş-Dil Teorisinin ortaya konmasında rol oynayan önemli eserlerden biri, şüphesiz Viyana Üniversitesinde Doğu Filolojisi doktorası yapmış olan Hermann F. Kvergié’in (doğ. 1895), 1935 yılı ocak ayında Viyana’da hazırlayıp Atatürk’e göndermiş olduğu “Türk Dillerindeki Bazı Öğelerin Psikolojisi” (La Psychologie de quelques éléments des langues turques) adlı yazısıdır. Atatürk, 1935 yılının Şubat-Ağustos aylarında bu yazı ile yakından ilgilenmiş ve onu incelemiştir. Hatta Jesuit papazı Sümerolog Hilaire de Barenton’la birlikte Dr. Kvergié’i de 1936 Türk Dil Kurultayına çağırmış, onlara birer tez okutmuş, ayrıca Dr. Kvergié’in bir süre Ankara’da kalmasını sağlamıştır. Dilcilik alanında Viyana okulu, Friedrich Müller’den beri (1876), geniş davranan, klasik disiplinin dışına çıkan ve dilciliğe antropoloji ve sosyoloji öğeleri de katan bir okul olarak tanınmıştır. Bu gelenek o zamandan beri değişmemiş, Dr. Kvergié de Prof. W. Czermak’ın öğrencisi olarak bu geleneğe göre yetişmiş, dilbilime Sigmund Freud’un psikanalizini de katmış ve dil çözümlemesi için yeni bir yöntem bulduğunu sanmıştır.

Dr. Kvergié’in 41 daktilo sayfası tutan yazısı 55 bölüme ayrılmıştır. Eserin hiçbir yerinde güneşten söz edilmemişse de Güneş-Dil Teorisinin bazı temel kavramlarına burada rastlanabilir. Zaten bu teorisinin esaslarını anlatan Etimoloji, Morfoloji ve Fonetik Bakımından Türk Dili (Ankara, 1935) adlı eserde (s.7), Dr. Kvergié’in yazısı hakkında şöyle denmektedir:

“Bu sırada Dr. Phil. Orient. H. F. Kvergié’in Psychologie de quelques éléments des langues turques adlı basılmamış kıymetli eserini okuduk. Türk dilindeki süfikslerin gösterici manalarını bulmak için Dr. Kvergié’in bu nazariyesini Türk Dil Kurumunun ekler hakkındaki geniş ve çok misalli çalışmaları sayesinde anlayabildik ve istifade ettik.”

Dr. Kvergié’in bu eseri basılmadı. Kendisi bunun bir suretini bana vermiş olduğu için, bunu birkaç satırla özetlemek ve Atatürk’ün “istifade ettik” dediği bazı noktaları burada kısaca anlatmak istiyorum.

Güneş-Dil Teorisi (s.8-11), ilk insanın iç benliğini (ego) ve dış dünyayı birbirinden kesin olarak ayrı gösteriyor. Buna göre, ilk insan “harici dünyadan gelen levhalar” ve “harici dünyayı temsil eden gösterici işaretlerle” karşı karşıya bulunmuştur. Yine teoriye göre, “insan benliğini, kendini saran harici âlemdeki objeleri tespit fikrine eriştiği zaman anlaşılmıştır.” Dr. Kvergié’in eserinde de aynı konu hakkında şu düşünceler geçiyor (s.2 -4): “Beşeri bir dili konuşmak, bize, dışımızda bulunduğunu sandığımız ruhi hayatla asıl iç benliğimizde geçen olaylar arasında bir alışveriş gibi gelir. Dış dünyayı görür ve onu fizik gücümüz veya düşünce ve psişik dilimizle hâkim oluruz... Manevi hayatımızın, harici dünyadan gelen levhalar veya iç benliğimizde geçen ruhi cereyanlar şeklinde beliren en ince teferruatını ancak dil vasıtasıyla tespit edebiliriz.”

 Güneş- Dil Teorisi, Dr. Kvergié’in bu son düşüncesini şu kelimelerle anlatmıştır:

“Fikri hayatın en ince teferruatı, harici dünyadan gelen levhalar veya içimizde doğan ruhi cereyanlar şeklinde tezahür eder. İnsan bunları dil vasıtasıyla tespit etmeye muvaffak olur.” Dil felsefesi alanında, Güneş- Dil Teorisi ile Dr. Kvergié’in görüşleri daha başka noktalarda da birleşiyor. Bunlardan biri, teorinin şu paragrafındadır (s.8): “Dilin fonksiyonu, açlığı bildirmek, kuvveti göstermek, zevk hislerini ifade etmek ve bütün fena hislerden ve hayat tehlikesinden nefsi vikaye etmektir.”

Dr. Kvergié aynı fikri şöyle anlatmıştır (s.4): “Dilin ödevi açlığı bildirmek, güç gösterme, zevk hislerine sahip olma, hoşa gitmeyen hislerden ve hayat tehlikesinden kaçınma isteklerini belirtmektir.” Yine, başka bir ilke olarak teori şöyle diyor (s.11): “İlk insanlar, aralarında türlü jestler yaparak anlaşmak devrinden, gayet basit ve mahdut birkaç manalı söze jestlerini katarak anlaşma devrine geçmiş oluyorlar. Dillerin bugünkü tekâmülünde bile insanlar, tam fikir ve maksatlarını anlatabilmek için sözlerine jestler katmaktadırlar.”

Dr. Kvergié’e göre de insanın ilk dili, gösterme esasına dayanan işaret dili olmuş, “lafzi dil”ler de bu “gösterme esası”nı devam ettirmişler; yalnız, “el işareti” yerine “sözlü işaret” kullanmışlardır. Buna göre, ilk insan gibi, gelişmiş insan da konuşurken kendisini merkez (ego) olarak kabul etmiş, dış dünyayı kendisinden belli şekillerde ve belli ölçülerde uzaklaşan ışınlar, alanlar şeklinde kavramıştır.

Bu esası Türkçeye uygulayan Dr. Kvergié, eklerimizi, konuşanın dış dünyasını meydana getiren ve bunun ince bölüntülerini gösteren alanlar, mesafeler şeklinde göstermeye çalışmıştır. Böyle olunca, tabii olarak her ses (harf) bir yön, mesafe, hareket alanı, dolayısıyla da kavram ve anlam değeri kazanıyor, gösterme, çevre, iyelik hareket, soru, olumsuzluk vb. gibi. Bu ses öğeleri birbirleriyle birleştiği zaman özel anlamlar çıkabilir, bunlar bazen birbirine karşıt durumda da olabilir. Mesela, Dr. Kvergié’e göre m, özü, benliği gösteren bir sestir, men (ben), el-i-im, ben-i-im sözlerinde olduğu gibi, n sesi ise, özün yakınını, “muhatab”ı gösterir, se-n, göz-ü-n gibi. z’nin alanı daha geniştir, bi-z, si-z; s bunun bir değişiğidir, geliyor-s-u-n-u-z örneğinde olduğu gibi. Güneş-Dil Teorisini açıklayan kitabın başında renkli iki levha vardır. Bunlardan birincisinde, 6 özektaş daire gösterilmiş ve ortadaki daire içni “İlk insanın bulunduğu mıntıka; buradan kendisini saran harici âlemdeki objeleri temaşa ve tetkik ediyor”, öbür daireler içinde “harici âlemi teşkil eden objeler” denmiştir. İkinci levha ise, “İnsan harici âlemdeki objelerin farklarını ve her birinin bulunduğu sahayı, bu sahaların birbirleriyle ve kendi ile olan münasebetlerini gösterebilecek gayreti neticesinde türlü vokalleri ve konsonları icat ediyor” şeklinde açıklanmıştır. Yine teoriyi açıklayan kitap, “Eklerin Rolleri” bölümünde, “objeler veya düşünceler, süjeye nazaran, yakın, uzak başka başka sahalarda bulunabilirler” dedikten sonra, bu sahaları birbirinden şöyle ayırıyor (s.33-35): m, en yakın sahayı, mülkiyeti ve belirme sahasını gösterir, p-b, v-f, ğ-y de bu sahadadır; n, kendine bitişik olan mahdut sahayı gösterir, z, oldukça geniş bir sahadır, s ile ş de bu sahanın içindedir; ç, c, j, esas olarak z sahasında ş, s gibidir, fakat süje ve objeyi gösteren konsonlar yerine de geçebilir; L, en uzak mıntıkalara kadar, her sahadaki objeleri ve hareketleri uzağı, büyüğü, belli olmayanı, enginliği, genişliği gösterir; t/d, çok kuvvetli yapıcı ve yaptırıcı, hâkim bir unsurdur; k, her türlü obje ve düşünceyi tamamlar, manayı tayin eder; r, yakın, belirli bir sahayı ve o sahadaki hareketi gösterir, istenilen şeyin olduğunu ifade eder. Vokallerden a, e, ı, i yakın hatlara, o, ö, u, ü ise uzak hatlara işaret eder.

Bunlar teorinin kullandığı kelimelerle anlatılan sözlerdir. Dr. Kvergié, ben, sen, şu, ol zamirlerine ve işaret edatlarına dayanarak, “b, yakını, s/ş uzağı, L (§ 21) daha uzağı gösterir” dedikten sonra, r, s, d/t’nin “saha ve uzaklık derecesi”ni belirtmeye yaradığını, L’nin geneli, uzağı, genişi, katmerliyi ve sınırsızı” gösterdiğini, t’nin “yapıcı ve yaptırıcı (§ 44) olduğunu, r’nin (§ 50) “bitmişi, erişilmişi, tamamlanmışı, istenilen şeyin yapılmış olduğunu” anlattığını, k’nin “bağ kurma ve belirtme” öğesi olduğunu, vokallerden (§ 28, 29), a, e, i’nin “yakın olana”, o, u, ö, ü’nün de “uzakta bulunana” işaret ettiğini birer birer açıklamıştır.

Güneş-Dil Teorisinin meydana gelişinde Dr. Kvergié’in oynadığı rol bundan ibarettir.

Atatürk, Türk dili hakkındaki olumlu görüşlerine daha çok antropoloji yoluyla varmıştır. Bu konu hakkında, Jacques de Morgan’ın “Tarih-Öncesinde İnsanlık” (L’Humanité préhistorique, 1921) adlı eserini okumuş, İsviçreli Antropolog Eugène Pittard’la Türkiye’de birkaç kez görüşmüş, onun “Irklar ve Tarih” (Les races et I’historie, 1924) adlı eserini ve genel olarak bu profesörün görüşlerini beğenmişti. Atatürk’ün, Türklerin tarih başlangıcı hakkındaki görüşü şöyle özetlenebilir:

Tarih öncesi çağında yeryüzünde birçok ırklar yaşamakta idiler. Bunlar arasında Türklerle doğrudan doğruya bir ilgisi olmayanlar da vardı. Bunlar kendilerine göre birer uygarlığa sahiptirler. Türlü yerlerde yapılan kazılar, bize bu ırk ve uygarlık tabakalarını tanıtmıştır. Çok kere uygarlıkla ırk arasında sıkı bir bağ bulunuyor, ırkı da bıraktığı iskeletlerden ve özellikle kafataslarından tanıyabiliyoruz. Mesela Akdeniz çevresinde yapılan bir kazı, alt tabakada uzunkafalı bir ırkın bulunduğunu, bunun da ancak “çamur ve balçık uygarlığı” içinde yaşanış olduğunu gösteriyor. Üst tabakaya çıkıldığında, maden uygarlığının izlerine raslanıyor; aynı tabakadaki kafatasları incelendiği zaman da bunların yuvarlak kafalı olduğu ortaya çıkıyor. Demek oluyor ki, üstün uygarlığı, yuvarlak kafalı bir ırk getirmiştir. Yuvarlak kafalı, yani dağlı Alpin ırkın anayurdu da Orta Asya olduğu için, üstün nitelikte olan maden uygarlığının, Türklerin anayurdu olan Orta Asya’dan Akdeniz’e ve başka yerlere dağılmış olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu tarih görüşüne ekli olan dil görüşüne göre de Orta Asyalı ırkın türlü kolları Cilalıtaş çağında anayurttan dağıldıklarında, üstün uygarlıkta kullanılan eşya ve kavram adlarını da birlikte götürmüşler, bunlar o yerlerde konuşulan dillere alıntı olarak girmiştir. Bu konularda Atatürk’ün görüşü kısaca bu olmuştur. O, “Bütün ırklar Türk ırkından, bütün diller de Türkçeden çıkmıştır” diye bir yargıda bulunmamıştır. Atatürk, eski Türk kültür kelimelerinden birinin yal- kökü olduğuna inanıyordu. Bu kanışını 1936 Türk Dil Kurultayına gelen yabancı dilcilere kurultaydan önce Dolmabahçe Sarayında verdiği bir çay toplantısı sırasında açıkladı ve savundu. Yal-yıl- (mesela, Uygur Türkçesinde yaltırık=ışık, Karahanlı Türkçesinde yalduruk=parlak, ayrıca yaldız, yıldız, yıldırım vb.) Türkçede ışığı, parlaklığı anlatan bir köktü; Macarcada vil- “ışık” demekti; Hint-Avrupa dillerinde de, électriquen’in kökü olan ulek (Sanskritçe ulka=parlak cisim, Yunanca êlêktôr parlak cisim, güneş, êlektron=altın ve gümüş karışımı, altın parlaklığı, kehlibar) “parlaklık” anlamını veriyordu; Hint-Avrupa ailesinde bu kökten ancak, dört beş kelime türemişti, oysa ki Türkçede yal-/yıl- kökünden olma yüze yakın kelime vardı. Atatürk aynı yaltırık kelimesini kurultayda okuttuğu tezde de (Üçüncü Türk Dil Kurultayı 1936. Tezler, Müzakere Zabıtları, İstanbul 1937, s.219-220) ele almış ve teoriye göre açıklamasını yapmıştır. “Güneş-Dil Teorisi’nin Analiz Metodu Tatbikatı” başlığını taşıyan bu tez tamamıyla Atatürk tarafından yazılmış, 27 Ağustos 1936 perşembe günü kurultayda, ad verilmeden, İsmail Müştak Mayakon tarafından okunmuştur.

1937 Eylülünde İkinci Tarih Kurultayı bu hava içinde toplandı. Birçok yabancı bilginlerin de katıldığı bu kurultayda okunan tezlerden pek çoğu tarih tezimizi ele almış veya onun çevresinde dolaşmıştır. Kurultaya katılan İsveçli Arkeolog T.J. Arne, yurduna döndükten sonra, 25 Ekim 1937 de, “Sveske Dagbladet” gazetesinde, “Atatürk’ün Dil ve Tarih Teorisi” başlıklı bir yazı yayımlayarak, Atatürk’ün görüşlerini çürütmeye çalıştı. Bu yazı Türkçeye çevrilerek Atatürk’e sunuldu, ertesi akşam Çankaya’ya çağrıldık. Atatürk yazıyı okumuştu; biz de öyle. Biraz görüşüldükten sonra, “Yani demek istiyor ki”, dedi Atatürk, “Orta Asya’nın altı bomboştur.” Yumruğunu masaya indirdikten sonra şöyle devam etti: “Fakat emin olunuz ki, arkadaşlar, günün birinde, bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar (yani Avrupalılar) verecektir.”

İsveçli profesörün yazısında Atatürk’ün hoşuna giden şu cümle de vardı: “Türkmen bozkırlarında Milattan Önce 1500 yıllarına doğru, uygarlığın aşırı derecede gerilediği tespit edilebilmiştir; sebebi bilinmeyen bu gerileme, yukarıda anılan Türk göçünden sonra meydana gelmiştir.” Bu cümleyi okuduktan sonra Atatürk şöyle dedi: “İşte ilk itiraf burada. Bu bozkırlarda uygar Türkler oturuyordu. Onlar göçe çıkınca, uygarlık tabii geriler.”

Ertesi yıl Atatürk’ü kaybettik, az sonra savaş başladı, yabancı dergilerin çoğu piyasadan çekildi. Fakat 23 Aralık 1940’ta elime geçen bir antropoloji dergisinde şu haberi okudum: 1939 yılının Temmuz ayında, genç Rus arkeologlarından Dr. Aleksey P. Okladnikov ve eşi, Orta Asya’nın tam göbeğinde, Taşkent yakınında bulunan Teşik-Taş adlı mağaradan, Homo neanderthalensis denilen tarih öncesi bir insan ırkından olan sekiz yaşındaki bir erkek çocuğunun kafatasını ortaya çıkarmışlar. O sırada Rusya’da çalışmakta olan tanınmış Amerikalı Antropolog Hrdliˇcka, bu kafatasını ve mağarayı inceledikten sonra, bu buluşun antropoloji ve Orta Asya’nın tarih öncesi bakımından “son derece önemli” olduğunu söylemiştir. Kafatası, Yontmataş çağının Muster tabakasına ait olduğu için, 150.000 yıllık bir eskiliği vardı. Çocuk kafatasının yanı başında, Muster uygarlığı tipinde, çakmaktaşından âletler, o çağa ait hayvan kemikleri ve kül kalıntıları görünüyordu.

Bu haberi okurken, Atatürk’ün masa başındaki sevimli yüzü, indirdiği yumruk ve “günün birinde bunun tam aksini ortaya çıkaran delili bize yine onlar verecektir” şeklindeki sezgisi bütün parlaklığı ile gözümde belirdi. Artık Orta Asya’nın alt tabakası “bomboş” sayılmayacaktı. Orada, Aşkabad dolayındaki eski Anau kültüründen (M.Ö. dokuzuncu bin yıl), hattâ Cilalıtaş çağından çok önce, Yontmataş çağının alt tabakalarında, Orta Asya halkının atalarına ait, gözle görülür, elle tutulur ve 150.000 yıllık bir eskiliği olan kafatasları, ateş kalıntıları ve uygarlık aletleri vardı. Atatürk, ölümünden sonra da bir yengi kazanmıştı.

Türkçenin eski bir kültür dili olduğuna inanan Atatürk, bu dilin birçok nedenlerden dolayı bin yıldan beri işlenmemiş olduğunu da biliyordu. Bu açığı kapatmak, Türk dilini yine işlenmiş ve işlek bir kültür dili durumuna getirmek için de Türk Dil Kurumunu kurmuş, Türk dilinin yapı kurallarına uygun olarak Türkçe köklerden yine Türk ekleriyle yeni kelimeler türetmiş ve dilimizin çeşnisini büyük ölçüde özleştirmiştir. Bu arada matematik terimleri üzerinde de önemle durmuş, hatta 1936 -1937 kış aylarında Dolmabahçe Sarayına çekilerek, geometri öğretenlere ve bu konuda kitap yazacaklara kılavuz olmak üzere küçük bir geometri kitabı yazmıştır. Yazdığı eser de yazar adı gösterilmeden, 1937’de İstanbul Devlet Basımevinde Milli Eğitim Bakanlığınca bastırılmıştır. Bu eseri yazarken göz önünde bulundurmak istediği Fransızca kitapları Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman’la birlikte Beyoğlu’ndaki kitabevlerinden seçerek aldık ve saraya götürdük. Atatürk okullarda kullanılmakta olan geometri kitaplarını da incelemiş ve bu arada Hasan Fehmi Hocanın bir kitabında dik paralelyüz (parallélepeipède droit) şeklinde örnek olarak aynalı dolabın verildiğini görünce hocayı saraya çağırmış ve Türkiye’de kaç köy çocuğunun aynalı dolabı bildiğini bir eğitim sorunu olarak güler yüzle sormuştur. Hoca ile tatlı bir söyleşiden sonra, “aynalı dolap” silinmiş yerine “kibrit kutusu” konmuştur.

Atatürk’ün “Geometri” adını taşıyan 48 sayfalık kitabında bütün terimler Atatürk tarafından bulunarak konmuştur; boyut, uzay, yüzey, düzey, çap, yarıçap, kesek, yay, kiriş, çember, teğet, açı, taban, eğik, yatay, düşey, dikey, üçgen, dörtgen, köşegen, eşkenar, ikizkenar, paralelkenar, yamuk, eşit, çarpı, bölü, oran, orantı, alan, varsayı, artı, eksi, kesit, türev, konum, gerekçe, yöndeş vb.

Bunlardan, mesela açı’ya biz eskiden “zaviye” derdik; açıortay’a “munassıf”, geniş açı’ya (zaviye-i münferice”, açı uzaklığı’na “bud-ü müzevva”, iç tersaçılar’a da “zaviyetan-ı mütekabiletan-ı dahiletan”. Eğitim ilkelerine göre, bir kavramı anlayabilmek için çocukta zihnin açık bulunması gerekir. Yukarıda anılan yabancı asıllı ve yabancı kurallı kelimeler tam tersine olarak, çocuğun zihnini tıkıyordu. İşte Atatürk’ün önderliğiyle ulusal dil kaynağından türetilmiş bu yeni terimler, zihni çelen ve tıkayan binlerce yabancı asıllı terimleri silmiş süpürmüş, zihinleri açmıştır.

Atatürk’ün de amacı zaten bu idi: Ulusal dilin benliğini ortaya çıkarmak, onunla övünmek, onu işlemek, anlamayı ve anlaşmayı kolaylaştırmak.

Atatürk ve Türk Dili, TDK Yayınları, 1963, s. 41-52


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter