AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Atatürk'ün Amaçladığı Türkçe

A. Dilâçar

Adım adım zincirlediğim anılarıma göre, Atatürk’ün dili onarma tasarısı türlü evrelerden geçmiştir. Bu tasarının ilk ereği, bence, I. Dünya Harbi yıllarında belirmiştir. 1917’de Almanca yazılı bir Türk dilbilgisi kitabında eski harflerimizle yazılı “kaba Türkçe, orta Türkçe, fasih Türkçe” biçimindeki ayırtları görünce Atatürk’ün öfke ile irkildiğini ve kabasını, fasihini bırakarak, gazete dilinin herkesçe anlaşılmasını bir baş erek olarak gösterdiğini anımsıyorum. Atatürk aynı kitapta Latin harfleriyle yazılı Türkçeyi de gördü, okuyabildi beğenisini de bildirdi. Onarım yolunda atılacak ilk adımın alfabe alanında olmak gerektiğini anladı. Fakat Kurtuluş Savaşı başlangıcında Ruşen Eşref eski harflerimizi değiştirme sorununu Atatürk’e hatırlattığında ondan “Harp olurken harfle oynamak sırası mıdır?” yanıtını almış, bundan da onarımın bekleme evresinde olduğu anlaşılmıştır.

Harflerimiz 1928’de değişti, 1932’de Türk Dil Kurumu kuruldu, I. Kurultaydan sonra 1933 -1934 yıllarında tarama ve sözcük derleme evresi başladı, 68 kişilik bir derleme kurulu gece gündüz çalışarak 2 ciltlik “Tarama Dergisi”ni ortaya koydu. Bu dergi işlenirken tarayıcılardan 125.998 fiş geldi, bunlar elenerek 7500 Osmanlıca sözcüğe karşılık olarak, Türkçenin her türlü eski ve yeni lehçelerinden -Oğuz, Kıpçak, Orta Asya- 30.000 sözcük gösterildi, örneğin Osmanlıca akıl sözcüğüne karşılık olarak 26 Türkçe sözcük, “an”dan “zerey”e dek. Bu alanda, yazarların çektiği güçlüğü anlatabilecek bir anımı buraya eklemek faydalı olacaktır sanıyorum.

Bir gün, 1934’te Akşam gazetesi başyazarı Necmeddin Sadak’ı görmeye gitmiştim. Sadak, gazetenin başyazısını yazmıştı, Osmanlıca. Zile bastı, gelen odacıya yazıyı vererek “Bunu ikameciye götür” dedi. Karşı odadaki ikameci Tarama Dergisini açtı ve yazının sözdizimine hiç bakmadan, Osmanlıca sözcüklerin yerine bu dergiden beğendiği Türkçe karşılıkları “ikame” etti. Başka bir gazete bürosunda başka bir “ikameci” aynı Osmanlıca sözcüklere başka karşılıklar seçmiş olabilirdi. İşte Atatürk’ün ilk bunalımı bu kargaşadan doğdu.

Atatürk bu durumu gördü ve yeni bir evre olarak, 1934’teki II. Kurultaydan sonra, onarım işini kendi üzerine aldı. Önce, Falih Rıfkı Atay’ın başkanlığı altında “Kılavuz Çalışma Kolu”nu kurdurdu, az sonra buna Türk Dil Kurumu Genel Merkez Kurulu üyelerini de kattı. Genel olarak Osmanlıca bir sözcük tek bir Türkçe sözcükle karşılandı ve bunlar Ulus gazetesiyle, Halkevlerinin Ülkü dergisiyle sıra ile yayımlandı. Ulus’ta çıkanlar “Kılavuz Dersler, Yeni Kelimeleri Nasıl Kullanmalıyız?” başlığı ile 1935’te bir kitap olarak çıktı; 2 ciltlik Cep Kılavuzu da aynı yılda okuyuculara sunuldu. Bu ciltlerde genel yönetmen Atatürk, uygulayıcı Falih Rıfkı Atay’dı. Böyle olmakla birlikte, Atatürk, onaylanan yeni sözcükleri birkaç kez gözden geçirir, kendi keskin “anadili duygusu” ile yeni onarımlar yapardı. Örneğin Osmanlıca zait, nakıs’a karşılık olarak, Falih Rıfkı’nın da katılmasıyla önce arta, ekse sözcükleri kondu, sonra Atatürk tek başına bunları, artı, eksi’ye çevirdi ve bu yolda, askerlik, yayın, hukuk, yönetim, öğretim, bilim, sanat ve genel konuşma alanlarında kullanılan terim ve sözcüklere öz Türkçe karşılıklar bulundu. Ayrıca 1936 -1938 yıllarında Türk Dil Kurumu, türlü kollarda kullanılan ilk ve ortaöğretim terimlerinin Türkçelerini işleyip ortaya koydu. Atatürk, bu çalışmalara 1937’de yayımladığı Geometri kitabıyla önemli bir katkıda bulundu.

Atatürk, amaçladığı Türkçeye gün geçtikçe yaklaşıyordu. Amacına tamamıyla kavuşabilmek için bir zorunluluk belirmişti: Bizde bulunmayan anlam incelikleri. Fransızcayı çok iye bilen Atatürk, bu konuya ilk olarak 1935 yılında Cep Kılavuzunu işlerken dokunmuştu, Osmanlıca tavsif, tarif sözcüklerine Türkçe karşılık aranırken. Kitapta buna tanım dendi. Ama kitap yayımlandıktan sonra Atatürk anlam inceliği bakımından bu sözcüğü yine ele aldı ve 1936 yılının sonbaharında, bir gece sofrada, eksik saydığı bir şeyi tamamladı. Osmanlıcada, genel olarak, tarif ve tasvir bir arada kullanılır ve anlam odaklanmaz, yayılır ve Fransızca iki anlam odağını karşılardı. Atatürk, birbirinden çok değişik olan bu iki anlam odağının Fransızca karşılıklarını biliyordu: Biri décrire (yani description yapmak), öbürü définir. Düşündü, décrire’in Türkçe karşılığını betimlemek, définir’in karşılığını da tanımlamak olarak saptadı. Bunlardan ilki “tasvir etmek”, ikincisi ise “bir kavramın bütün öğelerini sınırlayıp eksiksiz olarak anlatmak” demektir.

Atatürk’ün “anlam inceliklerini ayırma” yolunda yaptığı iki açıklamaya da tanık olmuştum sofrasında. Biri ilan, öbürü sebep; ikisi de Osmanlıca. “Duvar ve gazete ilanını bırakarak, Atatürk “ilan etme” anlamını ele aldı, örnek olarak da harp ilan etmekle cumhuriyet ilan etmek arasındaki farkı anlattı: Biri Fransızcada déclarer öbürü aynı dilde proclamer. Bunlardan ilki “açık olarak bildirmek”, ikincisi ise “törenle bir kararın haberini yaymak” anlamına gelir. Sebep de iki anlam taşıyordu: Biri nesnel olarak Fransızca cause’un karşılığı (örneğin niçin geç kaldın, sebebi ne? Cevap: Otobüsler işlemediğinden dolayı), öbürü öznel, Fransızca raison’un karşılığı (örneğin Niçin geç kaldın, sebebi ne? Cevap: Hocama kızmış olduğumdan dolayı).

İşte Atatürk’ün amaçladığı Türkçe, bu anlam inceliklerini birbirinden ayırmış olan bir Türkçe idi. Bu amaca erişebilmek için Atatürk, Fransızcayı çok iyi bilen Reşat Nuri Gültekin’den 2 ciltlik Larousse Sözlüğünün sözcük bölümünü Türkçeye çevirmesini istemişti, fakat bu yazarımızı, bu görevi yapamadan yitirdik. Bu iş Atatürk’ün bir buyruğu ve isteği olarak er geç yapılmalıdır. Tahsin Saraç’ın bu yıl kurum yayınları arasında ortaya koymuş olduğu 2 ciltlik Fransızca-Türkçe Sözlük, bu işi kolaylaştırmış olsa gerek.

Türk Dili, XXXIV, sayı: 302, 1976

 


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter