AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
BEŞİR GÖĞÜŞ: Düğümler Düşünceler Anılar

HAYATIMDA OKUDUĞUM EN GÜZEL KİTAP BABAMDIR

     Bugün, “Düğümler Düşünceler Anılar” adıyla sizlere sunduğumuz kitap, babamın ölümünden sonra odasındaki bir dolapta bulduğum ve daha önce varlıklarından haberdar olmadığım beş anı defterinden oluşmaktadır.
     Bu defterleri bulmak, derin bir acıyla sarsıldığım o günlerde, benim için hem bir sürpriz hem de bir anlamda avuntu olmuştu…
     Babam, 1966 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’ndan emekli olup Türk Dil Kurumu’ndaki görevine başladığı günlerde, “Düğümler” adını verdiği bu günlükleri tutmaya başlamış. Defterlerine, yaşadığı önemli olayları, duygu ve düşüncelerini, arkadaş ve dostlarını, okuduğu kitapları, izlediği filmleri, tiyatro, opera ve konserleri, çalıştığı kurumları, gezip gördüğü yerleri, ailesini, torunlarını, kendi çocukluğuyla ilgili anılarını yazmıştı...

     Babamın, deneyim ve birikimini yansıtan düşünce ve değerlendirmelerini okuduktan sonra, içimde -özel de olsa- bir gün bu anılardan bir kitap hazırlanabileceği arzusu ve umudu doğdu.
     Babamın notları arasındaki, “Bir de kendi yaşayışımı yazmak istiyorum. Olmadı bu söz; hayatımı demeli ya da bunu karşılayacak bir kelime bulmalıydım. Ne için yazıyorsam… Kendim için. Hatırlamak, yeniden yaşamak, bugünkü ölçülerimle değerlendirmek için. Hatalarımı daha iyi anlamak, bir daha aynı hatalara düşmemek için…” sözleri, bu kitabın gün ışığına çıkmasında benim için bir itici güç oldu.

     Çocukluğunda Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini yaşamış, gençlik yıllarında özel yaşamında sıkıntılar geçirmiş, Atatürk ilke ve devrimlerini özümsemiş, mesleğine çok emek vermiş ve özen göstermiş idealist bir Cumhuriyet öğretmenine ait bu anıların, düşüncelerin ve belgelerin, bugünkü ve gelecek kuşaklara ışık tutacağı, o dönem öğretmenlerinin genç kuşaklara tanıtılmasını sağlayacağı düşüncesi de bu arzumu pekiştirdi.
     2010 yılında Akdeniz’de bir turistik gemi yolculuğuna çıkmıştım. Bu yolculuk sırasında, sevgili Nil Baransel ile tanıştık. Sohbetlerimizden birinde, biyografi kitaplarının editörlüğünde deneyimli olduğunu öğrendim. Kendisine, elimdeki anı defterlerini bir kitap haline getirmek istediğimi söyledim. Bu rastlantı sonucunda, bugün sizlere sunmanın mutluluğunu yaşadığımız kitaplar basıldı ve ben de bir dost kazandım…
     Babam, “Düğümler” adını verdiği defterlerinden başka, kendi yaşam öyküsünü ve anılarını anlatarak, bir kitap halinde toplamak üzere “Akşam Masalı” başlıklı bir dosya da hazırlamıştı. Bu dosyaya, Hilmi Yavuz’un “Doğu’nun Gurbetleri” şiirini, “Biz”, “Fransız Bombardımanı Altında Antep Kenti”, “Kol Saatimi Düşürdüm” ve “Türk Harflerini Nasıl Öğrendik” başlıkları altında aile geçmişini ve çocukluk anılarını yazarak koymuştu.
     Bununla ilgili olarak 1998 yılında defterine şöyle yazmış:

     “Anılarımı yazıyorum. Çocukluğuma dair bir şeyler yazdım. Yazmaya devam edebilir miyim, bilmem! Yeniden yaşıyorum, o üzüntüleri yeniden hissediyorum. Sorumluluk da duyuyorum; babama hiç yardım edemedim. Yetişmemiştim ki.”

     Defterlerine koyduğu ismi, “Defterin başına ‘Düğümler’ dedim. Eskiden bulduğum bir kelime bu. Hayatımda, çözülmesi gereken çeşitli sorunlar çıktı karşıma. Bunlar üzerindeki düşünce ve anlayışlarımı, kabullendiğim davranış yollarını yazıyorum buraya...” diyerek açıklıyor.
     27 Kasım 1967 tarihli anılarında ise “Düğümler kelimesinin, yazdıklarıma uyup uymadığı zihnime takıldı. Beni en çok ilgilendiren konular, sorunlar üzerinde düşünce ve bilgilerimi yazacak, bu düğümleri adeta çözmeye çalışacak, hepsini de “Düğümler” başlığı altında toplayacaktım. Bunu yapamadım. İsim çok uygun gelmiş olmalı ya da ben bu buluşumu çok sevmiş olmalıyım ki, feda edemedim; bu deftere, bu yazılara verdim bu ismi. Halbuki yaşamımın özeti bu defter, önemli olayları toplayan bir özet... Belki ‘düğüm’ sözcüğünü bunun için beğendim...” sözleri yer alıyor.
     Aradan yıllar geçmiş; 1992’de “Defterlerimin başında ‘Düğümler’ yazıyor. Düşünüyorum. Günlerin bir akışı var; bu akışı, yaşamın düzenli gidişini engelleyen olaylar var. İnsanın yaptığı hazırlıkların, çalışmalarının bir sonuca bağlanması var. ‘Düğüm’ diye bu güçlüklere, erişilen sonuçlara ad vermiştim. Güçlük bir ‘düğüm’; çözümlenecek... Sonuç, bir bitiş, ona da bir “düğüm” atılıp geçilecek...” diyor…

     Defterine başlarken “Yaşadıklarımı düşünüp, duyduklarımı yazmak istedim. Bir bakıma geç kaldım bunda... Öyle ya, elli iki yaşındayım. Devlet işlerinden ayrılıyorum; öğretim ya da yönetim işlerindeyken yazsaydım, meslek yönünden bir değeri olurdu bunların. Şimdi çekiliyorum bu işlerden... Ama yaşamaya devam edeceğim. Sanıyorum ki, bu defterle baş başa kaldıkça olayları, insanları, okuduklarımı, gördüklerimi daha iyi değerlendireceğim; çevremi daha iyi anlayacağım...” sözleri yer alıyor.

     Defterlerinde, özellikle kendi doğum günlerinde, rahmetli Mahmut Göğüş dedemin ölüm yıldönümü olan 22 Şubatta, rahmetli babaannem Firdevs Göğüş’ün 20 Ocak 1967 tarihindeki ölümünde ve onların ölüm yıldönümlerindeki notlarında çocukluk anılarına yer vermişti. Annesinin dört kız evlattan sonra nihayet 12 Şubat 1915 tarihinde bir erkek çocuğa kavuşması, sevinçle karşılanan bu olayın tarihini dedemin not etmesi, ancak yaşadığı sıkıntılar sonucunda hastalanarak erken yaşta ölümü, babamın yaşamında önemli bir iz bırakmıştır. Bu olay, ailenin geçimini sağlamak üzere erken yaşta çalışma hayatına atılabileceği öğretmenlik mesleğini seçmesine yol açmıştır: “Bugün doğum günüm. Gene, doğduğum gün annem, babam ne kadar sevinmişler diye içimden geçiriyorum. O günün evimizdeki sevincini, ablalarım anlata anlata bitiremezler... Onların hatırasıyla, sevgisiyleyim bugün. Benimle mutlu günler yaşamalarını isterdim. Olmadı! Babam, henüz büyüme, yetişme yıllarımızda sıkıntı ve ıstırapla yaşadı, yardımım olmadı. Annemden ise uzak kaldım. Doğduğuna sevindikleri oğullarından gördükleri fayda bu! Nurullah Ataç, yaşamanın amacını ‘sevinç peşinde’ olmakla anlatır. Başka nedir ya? Bir şey isteyeceksin, erişince sevineceksin. Ben doğdum, bir oğulları oldu, sevindiler. Onlar da ben de kaderimizi yaşadık.” Bu sözler, babamın bu konudaki hislerini ne kadar güzel yansıtıyor…
     Düğümler adlı defterlerde, öğretmenlik, Milli Eğitim Bakanlığı’ndaki çalışma yılları ve müfettişlik yaşamı pek fazla bir yer tutmaz. Buna karşılık, Türk Dil Kurumu’nda yaşanan olayları, bazı kırgınlık ve üzüntülerini anlattığı satırlarda, kendi duygusal yönü açığa çıkar. Ders kitaplarını ve diğer mesleki kitaplarını yazarken ve bastırırken yaşadıklarını da anlatır. Özelikle 1982 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’nın açtığı “İlkokullar için Türkçe Ders Kitabı” yarışmasını kazanması ve sonrasında, kitabı ders yılına yetiştirmek için çektiklerini, bakanlığın kitabın içeriğine olan yersiz müdahaleleri karşısında yaşadıklarını anlatır.

     Doğup büyüdüğü Gaziantep kenti onun yaşamında önemli bir yer tutar. Ankara’da yaşadığı için ablalarından ve sevgili kardeşi Abdülkadir amcamdan sevgiyle, yanlarında olamadığından duyduğu üzüntüyle sık sık söz eder.
     Fırsat buldukça annem ve dostlarıyla birlikte çıktıkları yurt içi ve yurtdışındaki seyahatlerini, orada gördüklerini anlatır.

     Torunlarından büyük bir sevgiyle bahseder: “Deniz’i sevgiyle kucağıma alırım, hemen başını omzuma koyar, ‘hi hi’ diye güler. Sarı pembe yüzü, boğum boğum kolları, bacaklarıyla bir civcive benzetirim, bir kuzu gibi masum ve tatlı bulurum. Ona, ‘canım, inci kızım, şekerim’ demekten zevk alıyorum. Ama sevgimi anlatamıyorum bu sözlerle...” Ya da “Bir hafta önce çocuklar Ankara’ya döndü. Küçüklerden, özellikle Defne’den ayrılma üzüntüsü… Her durumu aklıma gelir yaramazın. Bu defa da, yola çıkmadan önce bahçeye girdi, çiçekleri okşadı, kokladı. Koparacak da oynayacak sandım. Anlamadım amacını, meğer bir çeşit vedaymış bu hareketleri. En sonunda, otomobile giderken, ‘ben gitmek istemiyorum’ diye ağladı, anneannesinin bacaklarına sarıldı. Ben de tutamadım kendimi...”
     “Düğümler”de yazılanlardan başka, onlar için ayrı ayrı birer anı defteri tutmuş, küçüklüklerindeki sevimli hallerini, ilk sözlerini, yaşadıkları olayları yazmış ve büyüdüklerinde kendilerine armağan etmişti.
     Çok sevdiği okumaya yeteri kadar zaman ayıramadığına üzülür, ders kitapları yazdığı için, daha çok bu kitaplara yazı seçmek üzere okuması gerektiğinden söz eder, okumaya fırsat bulduğu kitapları anılarında değerlendirir:

     “Ben, bilim eserlerinden çok, edebiyat eserleri okudum. Edebiyatsa, gerçekleri, sanatkârın anlayışına göre gösteriyor, yani gerçeği değiştiriyor. Böylece ben, kendimi gerçekten ayrı, mübalağalı düşünür, kişisel ölçülerle davranır bulurdum. Bunu anlayınca, bende bir gerçek sevgisi doğdu. Bir taraftan yazarların kişisel görüşlerini ayırarak gerçeği bulmaya çalıştım, bir taraftan da bilim eserleri okumaya başladım: Sosyoloji, tarih, çeşitli incelemeler, hatta fen yazıları...”
     “Hafta boyunca, Avrupa milletlerinin kendi dillerini geliştirmek konusunda yaptıkları işleri öğrenmek için kitap karıştırdım. Eskiden, Sadri Maksudi’nin ‘Türk Dili İçin’ isimli kitabını okumuştum. Dil özleşmesine inancımın temelinde bu kitap vardır ama bu kitap milletlerin kendi dillerini geliştirmekte bir şuurlu hareketler manzumesidir, yani zenginleştirme, bilim dili yapma çabasıdır. Ben, milletlerin hayatında milli dile kendiliğinden dönüşün sebeplerini arıyorum."

 

     "Edebiyat eserleri okumayı iki yönden seviyorum: Biri düşünce, öteki sanat. Yazar, düşüncesini bildirmek için nasıl bir kompozisyon yapmış, bu arada anlatım gücü de dikkat edilecek bir yön. Bunları incelemeyi seviyorum.”
     Bir başka anısında:

     “Gün güzel geçiyor. Fakat bir taraftan aksilik... Neşem kaçtı... Böyle zamanlarda André Maurois’nın ‘Le Contrepoint’ adlı esere yazdığı önsöz hatırıma gelir: ‘Huxley, bu eserinde hayatı bir ‘Contrepoint’a (Müzikte çeşitli ezgileri birbirine uydurma sanatı ve böylece düzenlenen beste) benzetmiş. İyi sesler, kötü sesler ama hepsi birleşip güzel bir ses verir. Hayatta da neşeler, üzüntüler karışır; yaşamanın o vazgeçilmez zevkini verir.’..."

     "15 Mayıs günü ‘How To Live With Life’ (Yaşamla Nasıl Başa Çıkılır) kitabından, ‘Every Every Minute’ (Her Bir An) başlıklı yazıyı okudum. Bunda, Thortone Wilder’ın, ‘Our Town’undan (Bizim Şehir), Emilia’nın, öldükten sonra hayata dönmek isteğini, rejisörün (eser bir piyes ya) Emilia’yı yirmi ikinci doğum yıldönümünde kendi evine tekrar götürdüğünü, Emilia’nın, annesinin tavuklara yem attığını, başka günlük işlerle uğraştığını görüp ‘A! Hayat bu mu? Benim dönmek istediğim yaşam bu mu?’ dediğini, rejisörün ‘Evet, bu!’ dediğini anlatıyor. Sonra da 'Hayat, ufak meşguliyetlerden, zevklerden, ayrıntılardan meydana gelir. Yaşarken her işten, her ayrıntıdan zevk alınız...' diyor."
İnsana Bir Tek Yaşam Hakkı Verilmiştir

     “Dün akşam ‘Zorba’ filmine gittik. Aleksi Zorba, ipsizin biri... İhtiyat karşısında taşkınlığı, hayat neşesiyle yaşamayı canlandırır. ‘Azıcık çılgınlık yap, kendini hür hissedersin!’ diyor, yanındaki kitabî adama, yazara. En çok bu hatırımda kaldı.”
     Bir başka anısında ise şöyle yazar:
     “Sabahleyin evde kitap raflarına bakarken ‘Zorba’ romanını gördüm. Çekip aldım. Bu romanı zaman zaman okurum. Ümitsizliğimi atmak, yeni bir yaşama gücü bulmak için okurum. Herhangi bir yerinden okurum. Bu sefer de Minos şehri harabelerindeki gezinti çıktı. Yazar bu harabeye gidiyor. Yıkılmış evler, saraylar. Aşınmış merdivenler. Taşların aşınmış olması için sürekli bir yaşama, hayat gerek. Ama işte sürekli olan da bitmiş... Burası bir karınca yuvasıymış, karıncalar gitmiş, oyuklar kalmış... Gözüm bitirilmemiş bir taş kavanoza takıldı. Zavallı, bitirmeye vakit bulamamış. Hoş, bitirenler ne olmuş ki? Onlar da eserlerini bırakıp gitmişler. Geçicilik. Şu kanıya vardım: İnsana bir tek yaşama hakkı verilmiştir. Ne bulacaksan, bunda bulacaksın. Neşe istiyorsak, bunda neşelenmeye mecburuz...
     Sevdiklerinin ölümü karşısında hep şunu hatırlar:
     “John Steinbeck, ölümün yararsız felsefelere sebep olduğunu söyler. Benimki de onlardan. Neden doğum için felsefe yapmayız da, ölüm için yaparız? Doğanın bizde anısı, izlenimi yok, ölünün var. Acımız, bu anıya, izlenime, yargılarımıza göre...”
     Bazen kendinden de söz eder: “Ankara’ya kar yağıyor. Karda bizim yokuştan inip çıkmak çok güç olur, kayar çünkü. Evden çıkınca ya Kader sokağından ya da Kırlangıç sokağından bir inişim var, görenler felçli olduğumu düşünür. Düşmekten korktuğum için, kısa, tek tek adımlarla yürüyorum. Ağaçlara, duvarlara tutunmaya çalışıyorum. Bu durum beni üzüyor. Aslında başımı eğerek yürürüm, bana ‘ihtiyar gibi yürüyorsun’ derler. İncitir beni bu söz. Bu yürüyüş, işte o kusurumu fazlalaştırıyor, pek biçimsiz görünüyorum diye üzülüyorum. Yürüyüş mühim… Yaylanarak, kollarını serbest sallayarak, başına hakim, adımlarını uzunca atarak yürüyen insanlara imrenirim.”
     Yaşam hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklar: “Benim düşüncelerim epeyce önce olgunlaştı: Sağlıklı yaşamak. Paraca muhtaç olmamak. Olayları anlayarak, değerlendirerek yaşamak, bunun için bilgi öğrenmek. Kendi mesleğimde bir şeyler yapmak, bir iş başarmak, kitap yazmak, yenilik yapmak. Maddi imkânlarca yeterli bir evde yaşamak, güzellikler görmek, mükemmelliklerle temas etmek. İnsan yaratıcılığının en iyi aynası olan sanat eserlerini görmek. Yoruldukça muhit, meşgale, eğlence değişikliği yapabilmek.”

     “Hayatım boyunca daima bilgi ve gerçek aradım. Vakit buldukça okudum. İnsanların nelere değer verdiğini, sanat temellerini öğrenmeye çalıştım. Bu da bende aktif bir taraftı. İnsanın yaşaması için gerekli şeyler nelerdi, doğru yaşamak neydi, neler gerekti, bunları aradım. İnsanlar için eşit bir hayat istedim. (...)
     İş yapmanın zamanı hakkında şöyle düşünürüm: Bugün geç. Daha fazla gecikmeyeyim; hiçbir gün geç değil, her şeye yeniden başlayabilirim.”
     Babam, 1972 yılında mide ameliyatı geçirdikten sonra bir türlü iyileşememiş, ağır komplikasyonlar olmuş ve hayati bir tehlike atlatmıştı. Ölümünden sonra bana, ameliyat sırasında safra kesesinin patlatıldığı söylendi. Kendisi bu gerçeği hiçbir zaman bilmedi. O günleri anlatırken şunları yazar:

     “Geçirdiğim hastalıkların önemini doktorlar daha sonra söylediler. Gidebilirmişim... Zaman zaman doktorların telaşından, dikkatlerinin artmasından durumun tehlikesini anlıyordum. Ama sesimi çıkarmıyordum, telaş etmiyordum. İşte, üniversitede, hoca doktorlar elindeyim. Yapılacak işleri onlar bilirler. İlgi, gayret ve insanlıklarından da hiç şüphem yok, diyordum. Ölüm gelirse, ‘demek ki ömrüm, yaşama gücüm bu kadar’ diyeceğim. Hep Yahya Kemal’in şu dörtlüğünü okuyordum:
          Bu emel gurbetinin yoktur ucu.
          Daima yollar uzar, kalp üzülür.
          Ömrü oldukça yürür her yolcu,
          Varmadan menzile bir yerde ölür.
     Arkana bakma...
     Şimdi yaşamaya yeniden başlama hevesi ve hamlesi içindeyim. Hep çalışmak istiyorum. Okumak, yazmak istiyorum. Esasen bir aydır da böyleyim. ‘Orpheus Masalı’ (y
a da myth’i) bana pek tesir etmiştir. Orpheus, Hades’e iner. Yılan sokmasıyla ölen karısını alıp yeryüzüne çıkacaktır. Hades’in kraliçesi Persephones razı olur. ‘Ama, yeryüzüne çıkıncaya kadar karını sırtında taşıyacaksın ve arkana dönüp yüzüne bakmayacaksın...’ der. Bu ‘arkana bakma’ sözü bana bir hayat düsturu gibi gelir. Belki ‘myth’ bunda sabır kavramını da anlatmak ister, ama ben ‘arkana bakma’ sözünden, geçmişi unut anlamı çıkarmışımdır. Hatırlamak, insana geçmişin hüzünlerini, kederlerini yükletir, insanı adeta yeni hareket ve atılımlardan alıkoyar, yaşamayı zehirler. İleriye bakan insanoğlu ise yeni emeller edinir, yeni hedefler seçer. Yeni atılımlar yapar. İnsana yakışan budur. İşte Kazancakis’in, cahil ‘Zorba’sını da bunun için severim. ‘Yaşadın, başarılı veya başarısızsın, unut, yenisine atıl!’ İşte bana dediği bu...”

Yalova, Ceylan Kent

     Babamın meslektaşı Fikret Madaralı’nın Yalova Çiftlikköy’de deniz kenarında bir arazisi vardı. Kendisi, 1960 yılında Ankara’ya gelerek, parsellediği bu arazideki arsaları öğretmen arkadaşlarına sattı. Daha sonra bu arsalara herkes kendi ihtiyacına göre küçük evler yaptı ve böylece orada Öğretmenler Sitesi oluştu. Bizim de orada küçük bir evimiz vardı. Orayı hepimiz iklimi, konumu, deniz kıyısında oluşu, arkadaş ortamı ile çok severdik. Benim yaşamımda da Yalova’nın acı ve tatlı birçok anıları vardır. Eşimle orada tanıştım. Çocuklarım yaz tatillerinde anneanne ve dedeleriyle kalırlardı. Acı anıyı ise biliyorsunuz. Babam de defterlerinde oradan çok söz etmiş:
     “Yalova’da hava güzeldi. Meşe odunu aldım, mangal aldım. Isındık. Bahçede çalıştım. Yeni fideler, çelikler diktim. Gül çelikleri. Bunlar tutarsa bahçemiz ne güzel olacak... Üçüncü gün sabah yolculuk. Hava yağmurlu. Vasıta bulmakta güçlük çekmedik. Bolu’da şoför muavini ile çığırtkanın kavgası yüzünden üç saat bekledik.”
     “Yalova... Çok güzel üç gün geçirdik.”
     “19-20 Haziran’da, Yalova’da hafta tatili geçirdik. Bu tatiller beni pek dinlendirir.”

     Ameliyattan sonra: “Bir haftadır Yalova’daki küçük evdeyiz. Bu yıl bahçemizi daha çok yabani otlar sarmış. Komşular temizletmişler. Gelince biz de düzelttirdik. Burası, özlediğim kadar var. Öyle kendi kendimeyim ki... Bundan usanmıyorum. Günlerim okumakla, bahçede dolaşmakla geçiyor. Bu halle, sanki sıkıntılı günlerden intikam alıyorum.”
     1992’de: “Yazı Ceylan Kent’te geçirdik. Daha rahat ve güvenliydik. Sağlıklıydık. Uzun yürüyüşler bizi adeta tazeledi.”

     Babam 1981’de Hollanda’da kurulan IMEN - International Mother Tongue Education Network’ün (Uluslararası Anadili Eğitim Örgütü) Türkiye temsilciliğini, 1982 yılından itibaren, bir süre yürüttü. Anılarında bundan da söz eder:
     “Hollanda’da Utrecht Üniversitesi, Avrupa’da on ülke seçerek, bunların anadili eğitimi yöntemlerini birleştirmek girişiminde bulunmuş. Onlara, bu işi Türkiye’de rahmetli Haydar Ediskun’un yapabileceğini söylemişler. Haydar’ın kızı, bu daveti alınca, Baha Dürder’e gitmiş. O da, yazdığım gibi, felçli. ‘Bu işi Beşir yapar.’ demiş. Sevinçle karşıladım. Ulusların dilleri ayrı ama, yöntem bir derdim. 1964’te, Öğretmen Okulları genel müdür yardımcısıyken, bu iş için yabancı ülkelere adam göndermeyi de önermiştim. Benden, Türkçe öğretiminin durumu üzerine kırk sayfalık bir rapor ve yirmi sayfalık bir bibliyografya istiyorlar. Bibliyografya hazır.”

Son Yıllar

     Son yıllarında artık defterine daha az yazmıştır. 1993 yılında yazdıkları, ilerleyen yaşına rağmen çalışma ve öğrenme azminin sürdüğünü gösterir:
     “Okumak! Bu deftere yazmıştım, benim için yetişmenin başka yolu yok. Seminerler de yetiştirici. ‘Eğitimde Yaratıcılık’ başlıklı bir seminer düzenlemişti Türk Eğitim Derneği. Bir konuşmacı, yaratıcılığın belirtilerini sayarken, ‘Olanaklara göre, özel ve kişisel bir yaşam kurmak da bir tür yaratıcılık’ dedi. Sevindim. Ben de kişisel bir yol tuttum, bir alanda yetiştim sanırım.”
     Her yılın son günü, mutlaka defterine bir önceki yılla ilgili bir değerlendirme yazmıştı. 1998 yılında, 83 yaşında iken şöyle yazıyor:
     “Gene İngilizce çalışmaya başladım. Karşımdaki kâğıtlık üzerinde ‘Yeniden başla’ yazılı ya. İyi amaçlar üzerinde kalıp, onları gerçekleştirmek için hep dönmek gerek...”
     1999’da ömrünün son yılına girerken yazdıkları ise şöyle:
     “Bu yıl, sanki yılın bittiğinin farkına varamadım. Hareketliydik; hastalıklar, kitap bastırmaları, okumalar, yazmalar... Gelecek yıldan bir beklentim de yok, onun için eskisi bitsin, yenisi başlasın demiyorum. Yeni yılı beklemiyorum... Dilerim, bu yıl iyi biter ve 1999 hayırlı bir yıl olur. Nedir hayırlılık? Sağlık, kazasızlık, çalı
şmalarımızda verimlilik, insanlarla anlaşma içinde olmak. Dilerim böyle yaşarız...
     Bu yılın başında Dilek, bana verdiği bir armağana eklediği karta şunları yazmış: ‘Hayatımda okuduğum en güzel kitap, babamdır...’ Bilmem çocuklarıma ‘kitap’ olarak ne öğretebildim. Ama bu sözü, kendi açımdan şöyle değiştirdim: Okuduğum en hazin öykü, babamın hayatıdır.”
     Ve son satırlar:

 

     “Ey, istemesek de ömrün sonundayız. Bazı sonuçlara varıyoruz. ‘Genç olsam şöyle yapardım’ diyoruz. Dinleyen olursa, bunları anlatmaya da çalışıyoruz. ‘Bir amaç belirlemeliymiş insan’ dedim. Hep bu amaca yönelik yaşar. Vaktini boşa harcamaz. Enerjisini telef etmez, tesadüflere uymaz. Telkinlere hazırlıklı olur, kapılmaz. Yaşaması anlam kazanır. Çokluk da bunlara uyar. Jean Paul Sartre’a bakarsak, ‘Zaten insan amaçları için yaşar. Yaşamasının amacı, bu belirledikleri, yapmayı istedikleridir.’ ‘Les Jeux Sont Faits’ bu görüşü savunan bir masal...

     ‘Bu bir ahlak kuralıdır’ diye de düşünüyorum. İnsan kötü şeyler amaçlayamaz; örneğin, öldürmek, çalmak gibi. Bunları amaç edinenler yok mu? Var, ne yazık ki. Bunların yanında daha hafif ama sonu büyük kötülükler de var. Tembellik gibi. Çalışmadan yaşamak! Tembeller, başkalarını kıskanır, onların kazançlarına konmak ister... Hep kendime dönüyorum ben. İyi şeyler amaçladım. Hayat engelledi, üzüldüm, küstüm. Atılım gücüm azaldı, amaca yürümemin hızı kesildi. İnancım zayıfladı.. ...Kendimi toparlamış olmalıyım ki, bazı amaçlarıma ererek mutlu oldum. Şükür Tanrı’ya...”

     “Düğümler V” defteri, bu sözlerle bitiyordu…
     Biz, “Düğümler Düşünceler Anılar” kitabında, dost ve yakınlarının onun hakkındaki düşünce ve anılarına da yer verdik. Bize zaman ayıran ve anılarını paylaşanlara çok teşekkür ederim.

                                                                                             Dilek Göğüş Ülgüray


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter