AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
BEŞİR GÖĞÜŞ: Ardında Kalan Belgeler

               İNSANIN EN ÖNEMLİ VE ÖZGÜN ESERİ
                                      KENDİSİDİR

     Babam Beşir Göğüş, çeşitli eğitim kademelerindeki okullar için hazırladığı Türkçe ve Dilbilgisi kitapları ile tanınmıştır. Ancak, bir eğitimci, aydın ve dilbilimci olarak, birikimi ve düşünceleri, çeşitli yayın organlarında da yayımlamıştı.
     Anı defterlerinden yola çıkarak hazırladığımız “Düğümler Düşünceler Anılar” kitabının önsözünde, onun, çeşitli dönemlerde yayımlanan ve anılarında da sözü edilen yazılarından, denemelerinden,konuşma metinlerinden oluşan belgeleri, ayrı bir kitap halinde yayımlamak arzusunda olduğumu dile getirmiştim.

     Ulusal eğitimimizin Atatürk’ün çizdiği yoldan sapılarak apayrı bir yöne sürüklenmekte olduğu ve eğitimle ilgili bilimsel gerçeklerin, ideolojik kaygılar ön plana alınarak yok edilmek istendiği günümüzde, bu yazılar hâlâ güncelliğini ve önemini korumaktadır. Bu bakımdan, babamın eğitim konusundaki görüş ve düşüncelerini, Türk dili ve edebiyatına ilişkin eleştiri ve incelemelerini içeren bu yazıların, bugün de aydınlarımız ve eğitimcilerimiz tarafından zevkle okunabilecek, kayda değer birer kaynak oluşturacağını düşünüyorum. İşte bu nedenlerle, bu belgeleri, babamdan kalan hatıralar olarak saklamak yerine gün ışığına çıkararak okuyucuyla paylaşmayı doğru buldum.
     Bu kitapta, babamın hayattayken hazırladığı liste esas alınarak; eğitim, dil ve yazın, kitap eleştiri ve incelemeleri, denemeler, kişilerin ardından ve diğer yazılarla bildiriler olmak üzere çalışmaları altı grup halinde düzenlenmiş ve her gruptaki yazılar tarihlerine göre sıralanmıştır. Çeşitli tarihlerde yayımlanmış olan Öğretmen Kitapları, Araştırmaları ve Ders Kitapları’nın açıklamalı listesi de kitabın sonuna eklenmiştir.

 

     Kitabın başlangıcında yer alan, 1992 yılında “Türk Eğitim Derneği Eğitim Hizmet Ödülü”nü aldığı gün yaptığı konuşma, anadili eğitimi konusundaki görüşlerini geniş bir biçimde yansıtır.

     “Eğitim hayatımın önemli bölümü, ‘anadili eğitimi’ üzerinde çalışmakla geçti. Anadili, bir çocuğun ailesi içinde ve çevresinde öğrendiği dildir…
     Çevresindeki varlıkları onunla tanır, iyilik, kötülük, sevgi, saygı ve benzeri kavramları onunla öğrenir. Somut olsun, soyut olsun bütün kavramlar dille birleşince belirlenir, sınırlanır, sanki somutlaşır. Bu nedenle bir insanın edindiği kavramları, onun anadilinden ayırmak olanaksızdır.
     Anadili; insanın zihnine sözcükleriyle, anlatım kalıplarıyla, ahengiyle, sözcük türetme yollarıyla, bir dizge (sistem) olarak yerleşir. İnsan, kendi dili içinde türetilmiş sözcükleri daha kolay anlar. Yabancı sözcüğü, anlamamaktan başka, sesi ve yapısıyla yadırgar. Bu tepkiyi gösteren duyguya, dilbilimciler ‘anadili duygusu’ derler. Anadili, insana kendi toplumunun deneyimlerini, değer yargılarını da birlikte getirir. Büyüklerin öğütleri, atasözleri, anadilinin edebiyatı bu konuda başlıca taşıyıcı olur.
     Diyebiliriz ki anadili, bireyi ulusallaştırır. Bu nedenle, anadilinin ulusal eğitimde önemli yeri vardır. İnsanın sonradan öğrendiği diller, kişinin zihinsel yaşamının temeline yerleşmiş olan anadilin yerini tutamaz. Bunun sonucu olarak birkaç dil bilen sanatçıların, düşünürlerin yarattıkları eserler arasında en derinleri, en duyguluları ve inandırıcı olanları anadiliyle yazdıklarıdır. Bu nedenle sanat, düşünce ve bir ölçüde bilim, anadiliyle en iyi şekilde üretilir denir.
     İlk ve ortaöğretim aşamalarında verdiğimiz anadili becerilerinin yetersizliğinden çok yakınılıyor.
     Anadilini kullanmayı öğrenme, bu öğretim içinde öğrencinin etkin olmasını gerektirir; başka deyişle öğrenci anadilini konuşarak, okuyarak, yazarak öğrenir, işte en zayıf yönümüz budur: Anadili dersi ilk ve orta dereceli okullarımızda büyük bir çoğunlukla Türkçe ve Edebiyat kitapları içinde kalmaktadır. Oysa bu kitaplar aşılmalıdır. Öğrenci, konuşma, kendisini anlatma fırsatı bulmalıdır. Türkçe ve Edebiyat kitaplarında tanıdığı yazarların eserlerini okuyup değerlendirmeye alışmalıdır. Hele sık sık yazma etkinliği içinde bulunmalıdır. Öğrenciler bu etkinlikler içinde yetişmediği için, üniversite gençler okuduklarını anlamıyorlar’ diye Türkçe dersi koyuyor. Toplum ise, gençlerin bir dilekçe yazmayı beceremediklerinden yakınıyor.
     Bir eksiğimiz de Türkçeyi doğru telaffuz etmeyi, söylemeyi öğretememektir. Yabancı sözcüklerin yanlış söylenmesinden yakınmıyorum; Türkçeyi ‘kültür ağzı’ (standart Türkçe) ile konuşmayı öğretememekten söz ediyorum. Gençler güzel bir şive ile konuşamıyorlar. Bunun sorumluluğu ilk ve orta öğretim okullarının üzerindedir; çünkü çocuklar aileleri içinde ve çevrelerinde edindikleri yerel ağızları en geç 14 yaşına kadar bırakabiliyorlar. 14 yaşından sonra, söyleyiş organları alışkanlıklarını değiştiremiyor. Bu konuya ilkokuldan başlayarak önem vermeliyiz. Öğretmenlerimiz bu konuda örnek olmalıdırlar.”

     Dilin özleşmesi ve yeni sözcüklerin okullarda öğrenilmesi konusunda çok duyarlıdır. 1980’de yazdığı “Türkçede Yeni Sözcükleri Öğretmek Sorunu” yazısında düşüncelerini şöyle açıklar:
     “Anadili eğitimi, bir bakıma dilin ulusallaşması demek olan Dil Devrimine yabancı kalmamalıdır. Dilimize kazandırılmış yeni sözcüklerin kullanılması gibi, okullarda öğretilmesi de, günümüzde engellenmeye çalışılıyor. Oysa Türkçede yeni sözcükler yapılması, kişilere ve kurumlara bağlanabilecek bir istek değildir, tarihimizde bir uygarlık zorunluluğu olarak doğmuştur.
     Türk toplumu, Batı uygarlığına girerken, dilinin bu uygarlıktaki bilim, düşün, sanat, yönetim gibi çeşitli alanlarında oluşmuş kavramların hiçbirini anlatacak sözcük, terim bulunmadığını gördü. İşte yeni sözcük yapmak zorunluluğu o zaman, Tanzimat çağında belirdi. Ne yazık ki, o günlerde yeni kavramları anlatacak karşılıklar Arapça ve Farsça sözcükler ve kurallarla yapıldı: ’Hakimiyet-i Milliye’, ’Buhran-ı Mali’ gibi.
     Şu yön gözden kaçmaktadır ki, Türk toplumunun Batılılaşması, bir bakıma uluslaşması ve demokratlaşması da demekti. Türk toplumu yeni uygarlığında bilim ve uygulayım kavramları için yeni terim ve sözcükler üretirken uluslaşmak dolayısıyla kendi diline dayanacaktı. Ayrıca yöneten yönetilen, aydın-halk ikiliğini kaldırmak, başka deyişle demokratlaşmak amacıyla da Türkçeyi kullanacaktı. Bu nedenlerle, ulusal ve demokratik bir devlet olan Cumhuriyet çağında yeni sözcükler Türkçe kök ve eklerle yapıldı. Yeni bir yön ve yöntemle gelişen bu oluşuma ‘Dil Devrimi’ dendi.

     Anadili öğretiminde bir ilke vardır: Çağın dilini öğretmek… Eğitimin bu bilimsel ilkesini kimse yadsıyamaz, görmezlikten gelemez, çünkü eğitim, yeni kuşakları bu çağda yaşamak için yetiştirir, geçmiş çağlarda değil. Yeni Türkçe, terimleri ve birçok konudaki yeni sözcükleriyle okul kitaplarına girmiştir ve yıllardan beri öğretilmektedir.
     Yıllarca sonra bu yolu değiştirmek ya da sınırlamak, ulusal kültür amaçlarına aykırı olmaktan başka, bize olanak dışı gözükmektedir.

     Öğrencilerimize günümüzün gittikçe kendine dönen, durulaşan Türkçesini öğretelim; işte o zaman anadillerini öğretmiş, onları, açık düşünmeye, ne dediklerini denetlemeye alıştırmış oluruz.
     Yeni sözcükler, kullanılmasını ve öğrenilmesini engellemek isteyenlerce,‘Bilim dışı, Türk dilinin kuruluşuna yabancı, uydurma, köksüz, ahenksiz’ olarak nitelenmektedir. Yeni terimleri yapanlar, ilgili kavram alanlarında çalışan bilim adamları ve uzmanlardır, dilcilerle de işbirliği yaparlar. Terimler dışındaki yeni sözcüklerse, dili kullanan, başka deyişle dili bilen yazarlarca önerilmektedir. Bu çalışmalar sonucu olan ürünlere uydurma, ahenksiz diyenler, yalnız birkaç sözcüğe değil, çoğunlukla dil devrimine karşı kimselerdir. Bu tutum ise, Türkçenin kendi temeli üzerinde zenginleşmesine, çağdaşlaşmasına karşı olmaktır ki, ulusseverlikle bağdaşır yanı yoktur.
     Dil özleşmesi durmuş değildir; yüzde şu kadar sözcüğü Türkçe olan bir dil bize yeter denemez. Kaldı ki dilimize bir yandan da, yeni bilimsel buluşlar ve düşün akımları dolayısıyla Batı’dan yeni sözcükler girmektedir. Bu kavramları Batı sözcükleriyle anlatmaya boyun eğmek, bu kez de dilimizi, başka yabancı sözcüklerle anlaşılmaz duruma getirmek demektir. Bu tutum, dil özleşmesinin amacına aykırı olduğu için, yeni kavramlara Türkçe karşılıklar önerilmektedir. Doğal olarak bunlar da ders konuları ve kitapları yoluyla okullara girecektir.
     Yeni sözcüklerin okula girmesini önlemek şöyle dursun, okul bunları tanıtmak, kavratmak, sevdirmek yolunda kılavuz olmalıdır.”

 

     “Halk Eğitimi”nin topluma etkisi konusuna eğilen yazısında şöyle demektedir: “Bizim asıl ihtiyacımız yaygın bir halk eğitimidir. Halkı eğitmek, ilk, orta, lise ve meslek okulları gibi eğitim kurumlarımızın verimini de artıracaktır. Çünkü yeni kuşakları yetiştiren aile, çarşı ve sokaktır. Bu nedenledir ki, okulda verdiğimiz etkiler, toplum tarafından silinmekte, çocuklar eğitim görmemiş gibi olmaktadır. Eğitim etkinliklerimizin toplumu değiştirmemesi de bundan ileri gelmektedir.”

     “Ardında Kalan Belgeler” kitabının kapsamı içinde, Büyük Atatürk’ün eğitim, dil devrimi ve öğretmenler hakkında görüşlerini yansıtan yazılar ve “Atatürk ve Türk Devrimi” yazısı, İsmet İnönü’nün eğitim hakkındaki görüşlerini, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç gibi önemli eğitimcileri anlatan yazılar da yer almıştır.
     Hollanda’da bulunan “Uluslararası Eğitim Örgütü” için hazırlanan “Cumhuriyet Döneminde Türkçe ve Yazın Eğitimi ile İlgili Seçme Kaynakça”, 1984 yılına kadar bu alanda yayımlanmış eserleri kapsar. Ayrıca bu örgütün çalışmaları ve Türkiye’de yapılan çalışmalarla ilgili yazılar da kitap kapsamı içinde bulunuyor.
     “Türk Harflerini Nasıl Öğrendik” ve ”70. Yılı Dolayısıyla Elifba Raporu” adlı yazılar, harf devrimini anlatan önemli belgelerdir.
     Kitapta ayrıca, edebiyat, Türk dili, sözlükler vb. kitaplarla ilgili eleştiri ve inceleme yazıları da bulunuyor.

Aydın İlericidir

     Ayrı bir bölümde yer alan denemeleri arasında bulunan “Aydın” yazısında şöyle diyor:

     “Aydınımız bir alanda uzmanlaşmış insan olmalıdır. Bir okulda yetişmiş olması gerekir, kendini yetiştirmiş de olabilir; çünkü aydının öğrenimi, bir zaman sonra bitecek, programla, zamanla sınırlanmış bir süreç değildir, yaşamı boyunca sürer. Hiçbir okulun verdiğiyle yetinmez.
     Düşünce alanı geniştir. Bilimde olduğu gibi güzel sanatların edebiyat, resim, heykel, müzik, mimarlık, tiyatro, sinema kollarına da ilgi duyar.
     Anadilini iyi öğrenmiştir. İyi bir dil eğitimi, aydına bilgi toplamak için gerekli olduğu gibi, iyi eğitimin de bir sonucudur.
     Aydın, dünün, köşesine çekilmiş bilgini değildir, hep toplum sorunları içindedir. Bunlardan sorumluluk duyar. Bu yönü toplumumuzda çok önemlidir.

     Gerçekçiliği ve ölçülülüğü onu dürüst yapar. Hizmetine, dostluğuna güvenilir. Gerçeklerle bezenmiş olduğu için kimseyi aldatmaya gereklik duymaz; zaten insan sevgisi de aldatmaya engeldir. Mühendis olarak işinde tekniğin gereklerini uygular, doktor olarak hastasını aldatmaz, politikacı olarak seçmenini sömürmez.
     İnsanın değerini, kendi kişiliğinde eriştiği derece ile tanır. İnsanları ırk, ulusallık gözetmeksizin sayar, sever; bölgeci, partici de değildir. İnanç ve görüşleri hoşgörü ile karşılar. İnsan sevgisi onu aile sınırından, bir ölçüde ulus çevresinden çıkarır, bütün dünyaya bağlar. Kutuplardan Ekvator’a, bütün dünyayı düşünür. Bugünkü dünyayı küçülten de aydının bu niteliğidir.
     Aydın ilericidir; içinde bulunduğumuz durumla yetinmez. Akılcı, bilimci bir yöntemle insanları hep iyiye, doğruya, güzele, rahata götürmeye çalışır.
     Aydın tutucu, gerici olamaz. Bizde ilk belirtisi Atatürkçü olmasıdır.
     Sorunlarımızı çözümlerken kopyacı değil, sentezcidir.
     Aydın örgütçüdür; insanları amaçlarına götürmek için toplar, onlara baş olur. Ama aydın bir siyasi önder değildir; aydının etkisi bir alanda, belli konularda kalır. Aydın bir filozof, bilgin de olmayabilir, adı düşünce ve bilim tarihlerinde geçmez. Aydın çok yönlü, sorumluluk duygusu taşıyan, etken bir insandır.
     Aydın olmayan bilginler, siyasetçiler vardır. Bunların görüşleri dar ya da kopya edilmiştir, kararları ömürsüz, tutumları taraflı ve çıkarcıdır.
     Aydın kendi toplumunun ve insanlığın övünülen bir üyesidir.”

Kişinin Öz Eseri
     “Kişinin Öz Eseri” adlı denemesinde ise şöyle der:
     “Kendimizi yapma yolunda dogmalardan; donmuş düşünce ve kanılardan, gelenek ve göreneklerden sıyrılmış olmalıyız. Sürekli bir arama, düşünme ve seçme içinde bulunmayanlar tama eremezler.
     Düşüncelerde doğruyu bulmuş olan kişi, bunu davranışlarına da geçirmelidir. Böylece tam bir kişilik doğmuş olur. Kişiliğine eren, özgür de olur; başkalarının etkisinden kendisini kurtarmış bulunur. İşini de özgürlük içinde yapar ve ondan tat duyar. Toplumda belli bir yeri olduğu için insanlardan hoşlanır, onlardan kaçmaz.
     İnsanın en önemli ve özgün eseri kendisidir.”

     Nurullah Ataç, Ömer Asım Aksoy, gibi çok sevip saydığı kişilerin ardından onlar hakkında yazılar yazmıştır.
     Dildeki gelişmenin eğitim öğretim etkinliklerine yansıması, Türkçe eğitim kitapları, Anadili Eğitim Kılavuzları, konularında yayınladığı yazılar da kitap içinde yer almaktadır.

     Yabancı dille eğitime karşıdır.
     “İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Amerika’nın üstün siyasal, bilimsel ve teknik gücü, bütün dünyada olduğu gibi bizde de İngilizcenin öğrenilmesine ilgiyi artırdı. Bugün, okullarımızda İngilizceye göre az da olsa Fransızca ve Almanca da öğretilmektedir.
     Soralım: ‘Bu dilleri yeterince öğretebiliyor muyuz?’ ‘Hayır’ demek, olumsuz bir genelleme ve başarıları da yadsıyan bir yargı olur. Ancak harcanan zamana ve emeğe göre doyurucu bir sonuç alamadığımızı söyleyebiliriz.
     Bazı okullarımızda yabancı dille öğretimin, çocuklarımızda dilimizi yeterince öğrenememek ve küçümsemek sonucunu doğurduğunu açıklamak isterim. Yabancı dili, hatta dilleri yeterince öğretme yolları arayalım, fakat bu yol yabancı dille öğretim olmasın. Çocuklarımız, genel eğitimi anadilleri Türkçeyle alsınlar. Ancak böylece dillerini bilim ve sanat zenginliğiyle kavrayabilirler.”

                                                            * * *
     “Düğümler Düşünceler Anılar” ve “Ardında Kalan Belgeler” kitaplarının sunumunu böylece tamamlamış bulunuyoruz.
     Bu kitabı, defalarca birlikte gözden geçirerek, okuyarak ve görüşerek çok uyumlu ve zevkli bir çalışmayla yayına hazırlayan ve düzenleyen sevgili Nil Baransel’e ve kitapların özgün ve uygun bir biçimde tasarımını yapan, defalarca yaptığımız değişiklikleri sabırla çözümleyen, kitapların basım işini üstlenen grafik tasarımcı sevgili Hakan Erkmen’e huzurlarınızda içtenlikle ve sevgiyle teşekkür ederim.

                                                                                             Dilek Göğüş Ülgüray

 

 
BAŞYAZI
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ
Haziran 2017 - 352. Sayı
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter