AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
MUSTAFA GAZALCI: "ÖĞRETMENİN GÜNLÜĞÜNDEN"

      Her ayın son perşembesinde, derneğimizde düzenlediğimiz "Dil-Ekin Söyleşileri"nin on altıncısında, 29 Mart 2012’de eski Milletvekili, Eğitimci-Yazar Mustafa Gazalcı konuğumuz oldu. Etkinliğin başında Gazalcı’nın yaşamını konu alan film gösterildi. Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Nazım Mutlu ile Dil Derneği Yayın Kolu Başkanı Günay Güner, Mustafa Gazalcı’nın yeni yapıtı "Öğretmenin Günlüğünden" odağında hazırladıkları çalışmaları sundular.
      Yaşamının her anında Türkçenin korunup geliştirilmesi için çalışan Gazalcı, güncel eğitim sorunları, ülke yönetiminin eğitim alanında aldığı gerici kararlar, kamuoyunda “4+4+4” olarak bilinen yasayla ilgili konuşmasında şunları söyledi:
      "Sıkıntılı günler geçiriyoruz. Özellikle eğitim yönünden. AKP, on yıldır yasaları, yönetmelikleri değiştirerek; kadroları değiştirerek eğitimi dinselleştirdi, paralı kıldı, özelleştirdi. Kurulları ele geçirdi. Talim Terbiye gibi, Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü gibi, Bakanlık merkezi gibi, Bakanlığın diğer yerlerdeki, illerdeki bağlı birimlerini tümüyle değiştirdi.
      1946’dan sonra eğitimin insanı nitelikli yapan özelliklerinden ödünler verilmişti; ama şimdi makas değiştiriliyor. '4+4+4' tasarısında, ortak temel eğitimi bir oldubittiyle mecliste temel yasa diye nitelendirdiler. Tasarı, konuşma, önerge sınırlamalarıyla; daha önce basının, televizyonun büyük bir kesimi ele geçirildiği için de konu tartışılmadan, bir torba yasa anlayışıyla oylandı. Sırada, çocuklarımızın geleceğinin, gençlerimizin nasıl eğitileceğinin kararlaştırılması var. Üzerinde çok durulmuyor, öne çıkarılmıyor ama copla, dayakla, kıyımla, çarpıtmayla gelen öneriyle öğretim birliği tümüyle ortadan kalkıyor. Cumhuriyetin eğitim temeli öğretim birliğine dayanır; dinsel inançları eğitimin dışında bırakan bir sistemdir o. Osmanlıda çok acılar çekildiği için, Mustafa Kemal ve arkadaşları bunu çok iyi bildiklerinden hemen Cumhuriyetin başında 3 Mart 1924’te öğretim birliği ilkesi getirilir.

      Televizyonda bu konuda bir tartışmaya katıldım. İmam Hatip Mezunları Derneği Başkanı 'bundan sonra sıra öğretim birliğinde,' dedi. Bu yasayla yeniden çatallı eğitim, yani hem bilimsel hem dinsel, Osmanlıdaki eğitim geriye getiriliyor. Biçim olarak çok büyük yanlış! Ülkenin temel eğitimi barış, uzlaşma, anlaşma üzerine olur; biz buna eğitim barışı deriz. Coplayacaksın, gaz sıkacaksın, konuşturmayacaksın, sormayacaksın; uzmana sormayacaksın, harcamaları yapan veliye sormayacaksın, muhalefeti dinlemeyeceksin...

      Varsayalım ki yüzde ellisi kabul etti, öbür yüzde ellisi bu kalıplara dökülmeyecek mi? Yani, ölü doğan bir yasayla karşı karşıyayız. Yaşam dinamikleri ve tarihin akışına ters bir iş yapılmaktadır. Yalnız eğitimdeki bilimsel, çağdaş anlayışlara değil, Türkiye’nin temeli olan bir anlayışa karşı ortaöğretimde çatallanan o ilke, bu sefer ta başına alınmıştır.
      Kuran kurslarında yaş sınırının kaldırılması yalnızca bir din konusu değildir, eğitim konusudur aslında. Çocuklar, üç dört yaşına geldiği zaman Kuran kurslarına gidecekler; Kuran kursuna gittikten sonra altmış ayı doldurduğu zaman, adı okul öncesi eğitim değil, oyun değil, ilköğretime alınacaklar bu yasaya göre. Ben, deli gömleği diyorum buna; üç parçalı bir deli gömleği; çocukların yapısına uymayacağı belli!.. Kuyuya atılan taş gibi düşünüyorum.
      On iki yıl, uzatılıyormuş gibi söyleniyor. Gerçekte on sekiz yaşına kadar çocuğun korunması, eğitimi bizim görevimiz olmalı. Bu çağdaş bir anlayıştır. Eğitimin, zorunlu eğitimin süresi ne kadar uzun olursa çok güzel bir şeydir; ama burada çocuklar dört yıl birlikte okumaktadır. Birinci sınıf bir kaynaşma gibi, altmış aylık olanı da alacaksın, yetmiş iki aylık olanı da alacaksın; o dönem o kadar önemli ki çocuğun ruhsal ve bedensel gelişimi için.. Burada hiç yok! Hepimiz çocuk büyüttük; altı ay bile çocuk ruhunda önemliyken hiç düşünülmeden, tamamen boşluk üzerine ilköğretim getiriyorsun ve ilk dörtten sonra eğitim çatallanıyor seçmeli dersler adı altında. Çocuk, arkadaşlarından koparılıyor; başka okullara gidiyor. Eğitim bir iklim sorunu. Bulunduğunuz yerde spor araçları varsa, sanat varsa, müzik sesleri geliyorsa, üretim oluyorsa ona göre eğitim verirsiniz; başka bir iklimdeyseniz başka bir kişi yetiştirirsiniz.
      Hemen dördüncü sınıftan sonra dokuz, on yaşında başlayan bir çatallanmayla karşı karşıyayız. Yasayı getirenler, gerekçelerden biri olarak 'küçük çocuklarla büyük çocuklar bir arada' diye geveledi. Oysa şimdi daha kötü! Yasaya göre, aynı yapı içinde eğitim yapacaklar; ayrı yapamazlarsa, dokuz yaşındaki bir çocukla lise sondaki imam hatipli aynı binada eğitim alacak. Daha büyük çocuklarla okuma anlayışı var. Meslek seçimi günümüzde ortaöğretimde bile olmuyor. Eskiden ticaret lisesini bitirenler mali müşavir olurdu, sanat enstitüsünü bitirenler mühendis olurdu; bunu biz yüksekokula, üniversiteye çektik.
      Kitabımda da belirtmeye çalıştım: Her insanın içinde bir öğrenci vardır. Öğretmen bunu yaratabiliyorsa görevini yapar. Eğitim çocuk içindir, öğrenci içindir; öğretmen bunu bütünler. Bu iki öğe olmadan bir şey yapamazsınız. Burada çocuk, öğretmen istenci zaten dışlanıyor... Hiç kimse çocuk ne düşünüyor diye sormuyor. Anadolu’da bu olmaz. Anadolu’da çocuğa istediği sorulur. Zaten eğitimin görevi de odur. O goncayı, tomurcuğu çocuk açacak; kendini tanımaya, içindeki eğilimi tanımaya başladığı zaman ortaya çıkacak. Ama sen çocuğu ağaç yerine ya da kurşun yerine koyup bir kalıba dökersen o çocukluğu öldürüyorsun.


Günay Güner, Nazım Mutlu, Mustafa Gazalcı

      Türkiye, Uluslararası Çocuk Hakları Sözleşmesini imzalamış. Yasa, buna bütünüyle aykırı. Erken evlilik, erken gelinlik; öyle şeyler gizli ki bu torba yasasının içinde... On kişiden fazla çalışanı olan bir işyeri, çıraklık adı altında sayısız öğrenci çalıştırabilecek. Çocuk sömürüsü!.. Bu kitapta da söz ettim: Çocuk üretici olmalı; ama üretimin üzerinde söz sahibi de olmalı. Yoksa, başkası için üretim, başkasının robotlaştırdığı bir üretim değil. Bilimin egemen olması. Bu yasada büyük sakıncalardan birisi de çocuğun istencinin dışlanmasıdır. Çocuğa bir karar bırakılmıyor. Düşünün, bir çocuk Kuran kursuna geldi, sonra ilköğretime geldi... Cami hocalarının derse sokulduğu örnekler var. İzmir’de iki yüzün üzerinde cami hocası derse giriyor. Kuran dersleri, imam dersleri, din eğitimi gibi dersler konacak.
      Daha da kötüsü, temel eğitim yüz yüze olan eğitimdir. Alışkanlık ancak toplumsal bir çevrede olur. Eğitim; arkadaş, teneffüs, oyun, öğretmenin bir küçük davranışı… Bakın, bir bilimci eğitimi iki sözcükle tanımlıyor: ’Sevgi ve örnek olmak!’ Eğitim, örnek olmaktır! Okulda öğretmenini görmeyen, arkadaşından kapmayan -ki insan birçok şeyi arkadaşından da öğrenir, nasıl eğitilir? Burada, birinci dörtten sonra açıköğretim yolu açılıyor. Büyük sakıncalarından biri de budur. ‘4+4+4’ün gerçekten eğitimsel, pedagojik olarak, bilimsel olarak uluslararası yasalara, Anayasaya aykırılığı ortadadır. Son ana dek hukuksal savaşım yapılacağı gibi, bizim elimizde kamuoyunu aydınlatmaktan başka yol kalmıyor.
      Örneğin, yasa üst sınır olarak yetmiş ay demişse, çocuklarımızı yetmişlerde göndermelerini isteyeceğiz. Ya da o dönem bitmişse, aileler biliyorum, altı yaşında bile göndermiyorlar ezilmesin diye, göndermeyin diyeceğiz. Hangi görüşten olursa olsun ailelere sakın başka okullara göndermeyin yani bulunduğu yerde olsun deyip yazmaya çizmeye, bu kararın bir geriye dönüş olduğunu anlatmalıyız. 28 Şubatla ilgili sözler söylüyorlar; doğru değil! Kesintisiz eğitim için otuz yıl süren bir savaşım var. Yasa 1973’te çıkmış; daha önceleri EĞİT-DER olarak imza kampanyaları, toplantılar yaptık. Yürüyüşler yapıldı. Anayasa Mahkemesi’ne gittik, Danıştay’a gittik. Denendi, yapıldı. Bu karar bir bakıma cumhuriyete karşı öç almaktır. Bilimsel eğitime, Atatürk Cumhuriyetine karşı bir karardır.
      Ben kolay yazan bir insan değilim. Üç beş kitabım var; ama çıkacak bir kitabımı en azından kendim beğenmeliyim; çevrem beğenmeli. Eğitimim bende yazma dürtüsü uyandırdı. Bu belki cumhuriyetin öğretmenleriyle okumak, ilkokulu bitirir bitirmez köy enstitülerinin süreği olan öğretmen okullarındaki öğretmenlerin aşılaması. 15 Mart 1961, benim günceme başladığım zaman. 16 yaşındayım. Öyle bir kişilik veriliyor insana. Isparta gülleri vardı bu defterin arasında; bu basit defter babamdan kalma. Babam kendini geliştiren bir insan. Bunu anahtar kabul ediyorum. Hangi okulu bitirirseniz bitirin, ne iş yaparsanız yapın, hangi yaşta olursanız olun kendinizi geliştirmeye çalışmıyorsanız; sürekli kendinizin öğretmeni ve öğrencisi değilseniz kalıyorsunuz. Yazmak yaşamaktır denir ya gerçekten yazmak kendini yenilemektir. Ben burada ‘Hayatımın hikâyesi’ diye başlamışım. Böyle birçok defter doldurdum bu yaşıma kadar. Bilgisayarla 80’li yıllarda tanıştım; ama bunu yazmayı bırakmadım.

      Burada her zaman öğrendiğimiz Mümtaz Soysal Ağabeyimiz var; Mustafa Kemal Yılmaz Ağabeyimiz var. Başka birçok değerli yazarlar, çizerler var. Ben bugün dinleyicilere ‘yazın, yazar olmak için değil; bir günce tutun,’ demek istiyorum. Bu, daha iyi gözlem yapmaya, daha iyi dinlemeye, kendinizi yenilemeye yarayacaktır. Köy enstitüleri dediğimiz olay da böyledir. Öyle bir sistem ki oradan yazarlar, bilim adamları çıkıyor. Niye diğer kurumlarda, imam hatiplerde yazar çıkmıyor? Siz kendinizi, içinizdeki insanı açmak için böyle bir yola gidebilirsiniz.
      Bir de dil!.. Gerçekten giyimimiz kadar, yiyeceğimiz kadar dile özen gösterilmesi gerekir. Çocukta da bu bilinç oluyor aslında. Üç yaşında torunum var, onun adı da Mustafa. Çalışma odamda resimleri görünce ‘bu kim’ dedi, ‘babam’ dedim, ‘adı Cemal.’ Oğlumun, yani Mustafa’nın babasının adı da Cemal. Şöyle baktı. ‘Biz karışmışız biraz,’ dedi. Üç yaşında bir çocuktaki çağrışım... Bunu, bir Osmanlıca, Arapça, İngilizce bir başka dille yapamazsınız; o çocuğun beyni çalışıp bu çağrışım gücüne ulaşamaz. Dil, bu! Dil aydınlık, açıklık. İnsana bir sözcük bile çağrışım kaptıracak, karşılaştırma yaptıracak. Öğretmenliğimde de Meclis’te de dille ilgili olarak komisyonlarda çalıştım; önergelerimde, Hüseyin Çelik’le tartışmalarımda hep dili temel aldım. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın sözü ‘Türkçem benim ses bayrağım’; bu, bizim ilkemizdi.
      Kitabı okuyup sizlerin yargılamasını isterim. Ben yüreklendiriliyorum. Sağ olsunlar, önce Ulusal Eğitim Derneği’nde buluşma düzenlendi, kitap anlatıldı. Okuyanlar beğendiklerini söylüyorlar. Yurtdışından kutlamalar aldım. Güven ve içtenlik var ya çok önemli. Dilimize özen göstererek, kendinizi çok öne çıkarmadan sizler de yazın. Sizlerin yaşadıklarınızı başkaları yaşamadı. Nasıl ki gözlerimizdeki şifre başkasına benzemiyorsa, parmaklarımızdaki iz başkasında yoksa lütfen geç kaldım, demeyin. Yazın, yazın... Bugün kitap fuarında Ali Kınacı söyledi. Bir aygıt geliştirilmiş. Kaç tane istiyorsan kitap yapıp veriyormuş. Hem de Kültür Bakanlığı onaylı durumda basıyormuş. Teknoloji gelişince bu da kolaylaşıyor. Yazın arkadaşlar, yazın. İçinizdeki güzel çiçeği açtırın. Dertlerinizden kurtulursunuz, yorgunluğunuzu unutursunuz.
      Yeniden Dil Derneği yöneticilerine, konuşma yapan iki arkadaşıma teşekkür ederim. Sağ olsunlar. Kitabı çok güzel anlattılar. Sizler de güzel şeyler söylediniz. Çok sağ olun!”
      Prof. Dr. Mümtaz Soysal’ın da aralarında bulunduğu dinleyicilerin yoğun katılımıyla yapılan bu yararlı etkinlik için Sayın Mustafa Gazalcı’ya esenlik diliyor, gönül borcumuzu sunuyoruz.


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter