AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
    Nurullah Ataç
Nurullah Ataç


        (21 Ağustos 1898- 17 Mayıs 1957)

 “Dil, bir uygarlık olayıdır. Bir uygarlığın kurduğu dil, başka bir uygarlığın düşündüklerini söyleyemez, yetmez onu söylemeye. Bir ulus uygarlığını değiştirdi mi, dilini de değiştirmek zorundadır.”[1]

Nurullah Ataç, Dil Devrimiyle dilin yenileşeceğine inandığı gibi, dilin bir uygarlık olayı olduğuna da inanır. Bu inancı onu karşıdevrimcilerin hedefi yapar. Dile “müdahale” etmekle suçlananların başında gelir hep. Oysa Ataç, hiçbir dilin kendi kendine gelişemeyeceğine inanmaktadır:

“Dil kendi kendine gelişiyormuş, temizlenecekse temizleniyormuş, bırakmalıymışız kendi haline. Aklı başında bir kişinin söyleyeceği söz mü bu? Bir ulusun okuryazarları, aydınları, bilginleri dille uğraşmazlarsa dil kendi kendine ilerler, gelişir mi? Diyelim ki ben Fransızca bir kelimenin karşılığını arıyorum, Türkçede yok öyle bir kavram, ne yapacağım? O kelimeyi ben kurmaya, uydurmaya çalışmayacak mıyım?[2]

Konu, gelip “uydurmak” eylemine dayanıyordu. Dil Devrimiyle kazanılan sözcükleri yadsıyanlar, aslında türetme eylemi yapmış “uydurukça” gibi bir sözcük türetmişlerdi. Dil Devriminin karşısavı olarak “yaşayan dil/ yaşayan Türkçe” tamlamalarını öne çıkarmaya başlamışlardı. Ataç bunu da sürekli eleştirmişti:

“Yaşayan dil! Yaşayan dil! Ağızlarında hep bu! Bir bakın o yaşayan dilcilerin yazdıklarına. Birinde gerçekten yaşayan, gerçekten canlı, düşüncenin, duygunun titremesini gösteren bir cümle bulamazsınız.”[3]Uydurma dil dediler mi, bir şey söylediklerini sanıyorlar. Söyleyim ben size; Bu uydurma sözünü, Türkçecilik akımına karşı bir silah diye kullanmaya kalkanlardan ne dediğini bilen, şöyle gerçekten düşünerek konuşan bir tek kişi tanımıyorum. Evet, uyduracağız, bizim yaptığımız, uydurduğumuz kelimeler de yavaş yavaş halka işleyecek, eski Arapça, Farsça kelimelerin işlediği gibi. Onların yerini tutacak.”[4]

Türkçeleştirme eyleminde “aşırılık”a gidildiği savı da devrim karşıtlığına bulunan başka bir kılıftır. Aşırılık, kişiden kişiye değişebilecek bir kavramdır: Sevginin, dürüstlüğün, doğruluğun da ölçüsü olabilir; değerbilmezliğin, yalanın, yanlışın da… Ataç gibi düşünenler, dil sevgisinde aşırılıktan hiç gocunmazlar; dahası Ataç, “Aşırılıktan çekinmek, düşüncelerimizin sonuna dek gitmekten çekinmek demektir. Düşüncelerinin sonuna dek gitmekten çekinen kişi ise, türlü düşünceleri, türlü görüşleri birbirine karıştırıyor, birini öteki ile köreltiyor demektir” diyerek “Aşırıyım ben!”[5] diye çekinmeden haykırır.

Devrimi ve Türkçeyi bu denli korkusuzca savunmasının kökeninde kuşkusuz ölçüsüz bir yurt ve dil sevgisi yatmaktadır. “Hiçbir çıkar düşünmeden, kimseden bir şey beklemeden, inandığı dava uğruna sonuna değin savaşmış, doğru bildiği yolda yılmadan yürümüş bir ülkü adamıdır. Kendisini ülküsüne böylesine veren, bilinçle işe koyulan, her türlü güçlüğe ve anlayışsızlığa göğüs geren”[6] Ataç, iyi yetişmiş bir aydındır, dil sevgisini bilgisiyle beslemiş bir düşünür olduğu kuşkusuzdur.

Nurullah Ataç, 21 Ağustos 1898’de, İstanbul’da doğdu. Hammer tarihini dilimize çeviren Ata Beyin oğludur. Asıl adı Nurullah Ata’dır. Yazılarında kendinden, yaradılışından söz eder; ama soyuna sopuna ilişkin pek bilgi vermez. Karala Defteri’nde ailesinin bir yanının Karadenizli, bir yanının Maraşlı olduğunu yazar. Savaş yıllarında radyoda uzun süre "Evin Saati" adlı programı hazırlayan Dr. Galip Ataç kardeşlerinden biridir. Bir kardeşi de Çanakkale Savaşında şehit olmuştur. Ataç, ilkokulu (iptidai) 1909’da bitirmiş, aynı yıl annesini yitirmiştir. On bir yaşında annesini yitirdiğini de Günce’sinden öğreniriz.  Daha sonra dört yıl Mekteb-i Sultanide (Galatasaray Lisesi) okumuş, okulda Burhan Asaf (Belge) ve Vedat Nedim (Tör) gibi sonradan yazar olacak arkadaşlar edinmiştir.

Birinci Dünya Savaşının başlamasından az önce eğitimini tamamlamak üzere, babasının isteğiyle Cenevre'ye gitmiş, burada kaldığı süre içinde Fransızcasını ilerleten Ataç, bu arada tiyatroya merak sarmış, arkadaşlarının sahnelediği Hamlet'te "balıkçı" rolünü oynamıştır. Tiyatro sevgisi onun yazarlığa tiyatro eleştirisi ile başlamasının başlıca nedenidir.

Ataç, Cenevre'de alışamadığı okulu yarım bırakmış, Mondros Mütarekesi sırasında İstanbul'a dönmüş, bir süre Darülfünunda edebiyat derslerini izlemiş, ardından sınavla Fransızca öğretmeni olmuştur. 1921- 1923 arasında Nişantaşı Lisesi, Vefa Sultanisi, İstanbul Sultanisi ile Üsküdar Lisesinde Fransızca, 1925’te Adana Lisesinde edebiyat öğretmenliği yapmıştır.  

Ataç, Ticaret Bakanlığına bağlı Ticaret Müdüriyeti Umumiyesi Mütercimliğinde, aynı bakanlığın Mukavelatı Ticariye Tetkik Dairesi Heyet-i Tahririye Müdürlüğünde (1926) bulunmuş, sonra yeniden Milli Eğitim Bakanlığı'na geçmiştir. İlkin Talim ve Terbiye Dairesinde çevirmenlik yapmış, ilk Tedrisat Dairesi Şube Müdürlüğünde çalıştıktan sonra (Ekim 1926 - Eylül 1927) yeniden öğretmenliğe dönmüştür. Onun daha sonra Ankara, İstanbul liselerinde Türkçe, edebiyat, sanat tarihi ve Fransızca öğretmeni olarak görev yaptığını biliyoruz. İstanbul Üniversitesi Yabancı Diller Okulu ile Gazi Eğitim Enstitüsünde Fransızca okutmanı olarak çalıştıktan sonra 1940’ta bu görevinden ayrılmıştır. Bir süre Basın Yayın Umum Müdürlüğünde Yayın Şefliği yapan Ataç, daha sonra Cumhurbaşkanlığı çevirmenliğine getirilmiş, bu görevden 1952’de emekli olmuştur. Bu tarihten sonra yalnızca yazmış ve TDK’deki işlerini yürütmüştür.

TDK’ye 1949’da üye olan, Yönetim Kuruluna 1951’de giren ve bu tarihten sonra ölümüne dek Yayın Kolu Başkanlığını ve Türk Dili dergisinin yayın yönetmenliğini üstlenen Ataç’ın, bu dergiye yazdığı “Dergiler Arasında” başlıklı yazılarının dışında gazete ve dergilerde onlarca yazısı bulunmaktadır.

Yazı ve yapıtlarının bir kısmında takmaad kullanmıştır. MEB, Dünya Edebiyatından Tercümeler Serisinde Sabiha Yağızlar, Tan gazetesindeki yazılarında Ahfeş, Ulus gazetesindeki yazılarında da Süha Kavafoğlu.

Şeker hastası olan Ataç'a doktorlar sigarayı yasakladılar. Ataç’ın sigara tutkusu bilinmektedir. Çok sevdiği eşi Leman Hanımı 1955'te yitirdi. Bu ölüm Ataç'ı derinden sarmış, bozulan sağlığı gittikçe kötüleşmiştir. 1957 yılının 17 Mayıs günün Numune Hastanesinde 59 yaşında ölmüştür.

Tek çocuğu olan Meral Ataç, çalışma yaşamının çoğunu Türk Dil Kurumu’nun Derleme ve Tanıtma Kolunda geçirmiştir. Ataç’ın biri kız, öteki erkek iki torunu vardır. Kızı Meral Ataç, babasını anlatan kitaplar yazmaktadır.

Dil Devrimine inanan, Türkçeye emeği dağlar kadar olan Nurullah Ataç’ı saygıyla anıyor, genç kuşaklara bir an önce Ataç’ı okumalarını salık veriyoruz. Ataç’ı anlamak, bugün yalnız dil sorunlarının değil, başka sorunların çözümüne düşünce üretmekte de yol gösterici olacaktır.

O, Ödünsüz Bir Dilseverdi

Dilseverliğini kendisi şöyle anlatıyor:

“Dil işine sonradan giriştim. Daha önce başlasaydım, Dil Devriminin gerekli olduğunu daha önce anlayabilseydim ne iyi olurdu! Erken olsun geç olsun, giriştim dil işine. Gençler arasında bana uyanlar çok oldu. Yaşlılardan da var. Neden ötekilerden çok bana uyanlar oldu? Dil işine girişmem bir çıkar kaygısıyla değildir de onun için. Alıklar, benim şu buyurdu, bu buyurdu diye, şuna buna yaranmak için öz Türkçeye özendiğimi sanırlar. Oysaki ben, öz Türkçe için nice kazançları teptim, rahatımı kaçırdım, üzdüm kendimi, adımı deliye çıkarttım. Hepsi de ne dediklerini bilmez, kafalarına düşüncenin gölgesi bile girmemiş birer alıktır bana deli diyenler. Öz Türkçeye özenişim de duygularımın etkisiyle değildir. Latince, Yunanca öğretilmeyen bir ülkede tek doğru yolun, tek usul (akla uygun) yolun öz dile gitmek olduğunu düşüncemle anladım da onun için o yolu buldum.”[7]

Dil Devriminin başlamasının, Türk Dil Kurumu’nun kuruluşunun 20. yılında yazdığı yazısında ise devrime ve Türkçeye inancını yansıtan yapıtlarından yalnızca biridir:[8]

YİRMİNCİ YIL

Yirmi yıl geçmiş birinci Dil Kurultayından beri. Yirmi birinci bayramı kutladık. Neler olmadı bu yirmi yıl içinde! Devrime karşı koymak isteyenler, “Dilimizi bozuyorsunuz, yoksullaştırıyorsunuz!” diye bağıranlar, Arapça, Farsça sözlere sımsıkı sarılanlar günden güne yenildi. Bilmiyorlar, kavramıyorlar yenildiklerini. Kendilerine sorarsanız, yenmiş, kazanmış olduklarını, devrimi durdurduklarını söylerler belki. Bir de yazılarını okuyun onların, çektikleri söylevleri dinleyin, bundan yirmi yıl önce yazdıkları, söyledikleriyle karşılaştırın. Görürsünüz dillerinin ne denli değiştiğini. Biri olsun “lisan” diyebiliyor mu artık? Demeye özeniyorlar, gene de unutuyorlar kendilerini, “dil” deyiveriyorlar. Artık “dil” diye düşünüyorlar da onun için. Oysaki: “Dil başka, lisan başka!” diye neler, neler uydurmamışlardı. “Birbirinin yerini tutamaz!” diye yukarıdan atıp gürültü etmişlerdi. “Önem” ile daha birtakım yeni Türkçe sözlerle eğlenmişler, alay etmişlerdi. Şimdi hepsini kullanıyorlar onların, alışıyorlar hepsine, alıştılar, yeni olduklarını unuttular. İşte budur yenilmek. İlk çıktığı günlerde istemedikleri sözleri şimdi kendileri yazıyorlar.

Bunu söylerken inan olsun, onları kınamak istemiyorum. Dilediğim, olanı görüp göstermek, başka değil. Yenilmemek ellerinde miydi? Dil devrimini, dil değişmesini onlar da bizim gibi istemiyorlar mıydı? Şöyle bir düşünsünler, eski dilin, büğün (bugün) Osmanlıca dediğimiz dilin, şu Osmanlı Türkçesinin kalması, sürmesi olabilir miydi? Onun eksiklerini, yetersizliklerini, elverişsizliklerini kendileri de görmüyorlar mıydı? Ondan kendileri de sıkılmıyorlar mıydı? Kullanabiliyorlar mıydı o dili? Eski ozanlarımızın yırlarını (şiirlerini), daha otuz kırk yıl önceki yazarlarımızın betiklerini açınca, “Böyle dil olmaz, çoğunluk, kamu anlayamaz bunu, biz böyle yazmayız artık” demiyorlar mıydı? Bizim gibi onların da istemedikleri, beğenmedikleri, günün isterlerine uygun bulmadıkları bir dil yaşayabilir miydi? Yalnız bize yüklemesinler suçu; o eski dili, büğün özlemini çektikleri Arapçalı Farsçalı Türkçeyi yalnız biz öldürmedik, yalnız biz gömmedik, o dil öldürüldüyse, gömüldüyse bu işi birlikte yaptık. Onun öldürülmesi, gömülmesi bir suçsa bu suça bizim gibi onların da eli bulaştı. Şunu da söyleyeyim: Biz bunu bir suç saymıyoruz. Yaşayamazdı o dil. Yargıyı giymişti. Batıdan aldığı düşünceleri, batıdan öğrendiklerini söylemek isteyen Türk aydınına yetmiyordu, yaşamasını bitirmişti, yerini yeni dile, günün isterlerine daha uygun bir Türkçeye bırakmak gücümünde idi.

Eski dil öldü, kalktı artık. Dilediklerince gürültü etsinler, diriltemezler onu. Halit Fahri Ozansoy aruz ölçüsüne “Şahane geldiğin gibi şahane git gene” demişti. Osmanlıcaya da söyleyebiliriz bunu: Görkemle geldi, görkemle gitsin. O öldü, yerini tutacak yeni dil kuruldu mu? Bir dilin kurulmasını kolay bir iş mi sanıyorsunuz siz?  Yirmi yılda, elli yılda kurulabilir mi o? Bize, “Sizin yazdığınız dil eski dilimiz gibi güzel değil, onun gibi uyumlu değil, ondan çok yoksul” diyorlar.  Doğru da bu dedikleri. Yalnız bunu söylerken şunu unutuyorlar, onların savundukları dil, yüzyıllar boyunca işlenmiştir, birçok ozanlar, yazarlar gelip onu donatmıştırlar, bezemişler. Fuzuli’nin dediğini bir düşünsünler: “Şol sebepten Farisî lâfziyle çoktur Nazm kim/ Nazm-i nâzük Türk lafziyle iğen düşvâr olur/ Bende Tevfîk olsa ol düşvârı âsân eylerim/ Nevbahâr olgaç dikenden berk-i gül izhâr olur.” Fuzuli beklediği yardımı görmüş, ondan sonra gelen ozanlar da Türkçeyi güzelleştirmeye çalışmışlar. Güzelliklerini, üstünlüklerini söyleye söyleye bitiremedikleri Osmanlıca ile işte böyle uzun emeklerle kurulmuş. Bizim daha yirmi yaşındaki, otuz yaşındaki dilimiz onunla karşılaştırılır mı? Onun güzelliğini, inceliğini yadsımaya kalkmıyoruz, ancak şunu söylüyoruz; yetmiyor o dil bize, büğünkü düşüncelerimizi bildirmeye elverişli değil. Doğu düşünüşüne, doğu görüşüne, doğu uygarlığına göre kurulmuş, büğün işimize yaramıyor. Bunu yanıtlamıyorlar. Biliyor dediğimizin doğru olduğunu, kendileri de bizim gibi düşünüyorlar da onun için yanıtlamıyorlar, bizi başka bir yönden vurmaya kalkıyorlar. Attıkları taşlar, kurşunlar değmiyor bize, değemez, bizim dediğimizle bir ilişiği yok da onun için. Evet, güzeldir onların savundukları dil, bizim büğün yazdığımız dilden çok daha işlenmiştir, ne yapalım, yetmiyor bize, onlara da yetmediği gibi.

Bizim öne sürdüğümüz düşünceleri çürütemiyorlar, yanıtlayamıyorlar. Gene de susturmak, ezmek istiyorlar bizi. Bize türlü suçlar, küçüklükler yüklemeye kalkıyorlar. Yok, biz çıkarımızı arıyormuşuz, biz şuna buna yaranmak istiyormuşuz, daha böyle saçma sapan sözler. Bir düşünceyi yıkamıyor muyuz, onu savunanı devirmeye bakın… Savunanı devirdiniz, gene düşünceyi yıkamazsınız ki! Dimdik durur ortada, devrilenin yerine bir başkası gelir, savunur onu. Diyelim ki biz çıkarımızı arıyoruz, şuna buna yaranmaya çalışıyoruz. Bir çıkar uğruna savunulan bir düşüncenin, bir kimseye yaranmak için savunulan bir düşüncenin tellim (daima) yanlış olması mı gerekir? Diyelim ki siz iki kez ikinin dört ettiğini korkunuzdan söylüyorsunuz, ne çıkar bundan? Siz korkunuzdan iki kez iki dört etti dediniz diye iki kez iki dört etmeyecek mi?

Bir de şunu soralım: Kime yaranmak istemişiz biz? Atatürk’ün sağlığında Atatürk’e yaranmak istedik. Peki, öldü Atatürk, bir beklediğimiz kalmadı ondan. Biz ne diye direndik dil işinde? Doğrusu Atatürk’ten önce Dil Devriminin gerekliliğini hepimiz kavramamıştık. Kendim için söyleyeyim: Ben de önce Dil Devrimine dayatmaya kalkmıştım: “Olmaz bu iş, alıştığımız sözleri bırakamayız, bırakırsak dilimizi yoksullaştırırız” diyordum. Sonra anladım yanlış düşündüğümü. Dil Devrimi üzerine söylenenleri dinledim de öyle anladım. Bir kimseye yaranmak mıdır bu? Ben öz Türkçe yazmaya başladığımda Atatürk öleli yıllar olmuştu, öz Türkçe yazmanın bana bir çıkar sağladığı da yoktu. Neden günden güne saplandım öz Türkçeye? Bana “Öz Türkçe yazma” diyen oldu, “Öz Türkçe yaz” diyen olmadı. Niçin direndim ben? İnandım öz Türkçeye de onun için direndim, eski dilin yetersizliğini, kullanışsızlığını, büğünün isterlerine uymadığını, elverişsizliğini günden güne gördüm, anlarım da onun için direndim. Siz buna inanmıyorsunuz; bir kişi ne yaparsa yapsın, bir çıkar arkasından koşuyordur diyorsunuz. Yoksa gördüğünüz, duyduğunuz bütün kişilerin kendiniz gibi olduklarını mı sanıyorsunuz? Siz yalnız çıkarınızı arıyorsunuz, bir kimseye yaranmak istiyorsunuz da onun için mi bizim de ancak çıkarımızı aradığımızı, bir kimseye yaranmaya çalıştığımızı söylüyorsunuz? Kendiniz için konuşun. Bakın, ben size büğünün kişilerine yaranmak için böyle konuşuyorsunuz demiyorum, işin içine kişiliğinizi karıştırmadan dediklerinizi yanıtlamaya bakıyorum. Söyleyen değil, söylenen söz beni ilgilendiriyor. Sizin ereğiniz ne olursa olsun, karışmam ben ona.

Kendim için söyledim bunları. Ancak biliyorum ki büğün Dil Devrimini savunanların, dilin değişmesi gerektiğini söyleyenlerin çoğu benim gibi, hepsi benim gibi. Bir çıkar arkasından koşmuyorlar. İnançlarını yaymaya çalışıyorlar. Çıkar arkasından koşsalardı çoktan bırakırlardı bu işi. Vardı aramızda sizin dediğiniz gibi kişiler, Dil Devrimini savunurken bizden çok coşuyorlardı, odlu sözler söylüyorlardı. Şimdi onlar sizin içinizde. Size yaranmaya çalışıyorlar. Biz de onlar gibi olsaydık, ayrılmazdık arkalarından, sizin yana gelirdik.

 Yapıtları:

Günlerin Getirdiği (1946), Sözden Söze (1952), Karalama Defteri (1952), Ararken (1954), Diyelim (1954), Söz Arasında (1957), Okuruma Mektuplar (1958), Prospero ile Caliban (1961), Söyleşiler (1964), Şöyleşiler (1962 Dil Üzerine), Günce I (1972), Günce II (1972), Dergilerde (1980).

Elliye yakın çevirisi bulanan Ataç’ın başlıca çevirileri de şöyle: Aisopos: Masallar (1944), Lukianos: Seçme Yazılar I,II,III (1944,1944,1949), Sophokles: Oipidus Kolonos'ta (1941), Plautus: Amphitryon (1943), Balzac: Vandetta (1943), Stendhal: Kırmızı ve Siyah I, II (1941,1942), Laclos: Tehlikeli Alakalar (1944), Simenon: Kiralık Oda (1953) vb.

            Ataç’ın yapıtlarının yeni baskıları Yapı Kredi Yayınları arasında çıkmaktadır.

 


 

[1] Ulus, 9 Kasım 1951.

[2] Ulus, 5 Mart 1952.

[3] Günce 1, TDK, 1972, s.37.

[4] Ulus, 5 Mart 1952.

[5] Sözden Söze, Varlık Yayınları, 1952, s. 73.

[6]  H. Dizdaroğlu, Ataç, TDK Yayınları, !962, s. 16. Ataç’ın yaşamına ilişkin bilgilerde bu yapıttan yararlanılmıştır.

[7] Diyelim, Varlık Yayınları, İstanbul 1954, s. 11.

[8] Ulus, 27 Eylül 1952.

 

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter