AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
Başlarken
ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ - Temmuz 2017

 

ÖZGÜRLÜĞE SÖYLENEN ŞARKI, TİYATRO…

          Figen Çakmakoğlu

Her şey bir ünlemle başladı. İlkel insan duygularını,  coşkularını dışa vurmanın yolunu bulmuştu. Zıplıyor, ellerini çırpıyor, kafasını oynatıyor, bedenini sanki dans edercesine sallıyordu. Çevresindeki kendi gibi insanımsılara bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Hareketleri tek başına yetmiyordu sanki, sesler birbirini ardı ardına kovalamaya başladı. Anlatıyordu, daha doğrusu anlatmaya çalışıyordu. Belki karşılaştığı bir mamutu anlatıyordu, belki de bir yıldırımın düşüşüydü anlattığı. Sesler, hareketler yetersiz kalınca bu kez çizgi tamamladı anlatıyı. Belki de bu çizgi tiyatronun ilk dekoruydu kimbilir? Önce ünlemler, ardından çizgi, yine de yetersizdi anlatı… Diğer insanımsılara baktı, onlardan birini çekti anlatının ortasına, insanımsılar, iki kişi olmuşlardı şimdi. Biri avlanacak mamuttu artık, diğeriyse avcı. Diğer insanımsılar da katılmaya başladılar bir bir… Tiyatronun ilk oyuncuları oynuyordu. Tiyatronun ilk seyircileri de seyrediyordu.  Ne de olsa önce oyun yok muydu insanın yaşamında…

Huizinga' nın söylediği gibiydi belki de insan; üç tür insandan söz etmişti bilge, “homo faber” ( yapımcı insan), “homo sapiens” (düşünür insan) ve en önemlisi “homo ludens” ( oyuncu insan).

Bilgenin dediği gibiydi sanki, oyun doğuruyordu kültürü.

Bir ayine dönüşmüştü anlatı, tüm insanımsıların katıldığı. Bir ritüeldi, birlikte yapılan. Ünlemler birbirini kovaladıkça, birbirine eklendikçe bir dil de doğmaya başlamıştı insanımsıları birbirine bağlayan.

Önce ünlem vardı insanları birbirine bağlayan. Ünlem oyunu doğurdu, oyun da kültürü…

Tiyatro belki de böyle doğmuştu. Yaşamın yeniden doğuşunu, yaşadıkları deneyimleri aktarmanın bir yolunu bulmuştu insan.

Her yerdeydi tiyatro,  sokaklarda, meydanlarda, insanın olduğu her yerdeydi. Kültürü somutlayan  bir oluşumdu tiyatro.

Sonra ne olduysa olmuş, insan tiyatrodan kopamamıştı. İnsan sahne tozunu yutmuş ve bir daha da bırakamamıştı tiyatroyu. Şekilden şekle, biçimden biçime dönüşmüş, ama yok olmamıştı. Yok edilememişti.

Egemen güçler, tiyatronun özündeki özgürlük duygusunu yok etmeye çalışmışlar, tiyatroyu kendileri için kullanmaya, kendi üretim ilişkilerini, moral değerlerini tiyatroyla insanlara aktarmaya çalışmışlardı. Ama her seferinde tiyatro egemen güçlerin elinden sıyrılmış, insanların özgürce söyledikleri şarkıya yeniden dönüşmüştü.

Yönetenler tiyatronun insanı etkilemesinden rahatsızlık duymuş, yasaklamış, oyuncularını, yazarlarını, yönetmenlerini tutuklamış, gişelerini kapatmıştı.

Ama tiyatro her seferinde yeniden doğuyordu küllerinden.

Ortaçağda böyle olmamış mıydı?

Beşinci yüzyılla, on beşinci yüzyıl arasında, yani tam on yüzyıl sürmüş karanlık çağda bile tiyatro varlığını sürdürmüştü. Yasaktı tiyatro. Ama özgürlüğünü yeniden kazanmak için bir yol bulmuştu. Kilisenin bütün baskısına, engizisyonun işkencelerine karşın varlığını sürdürmüş, özgürlüğünü yeniden kazanmıştı.

Kilisenin yanındaydı belki başlangıçta. İsa peygamberin yaşamından sahneleri oynuyordu mister oyuncuları. Tiyatronun o büyüsel gücü kiliseye gelen seyircileri çoğaltmıştı. Hoşnuttular başlangıçta egemenler. Çünkü tiyatronun etkileyici gücünü kullanıyorlardı egemen olduklarının üzerinde.

Kilisenin içine sığmayınca avlusuna taştılar. Giderek büyüyordu, seyirci çoğalıyordu yavaş yavaş özgürlüğünü kazanan tiyatronun içinde. Tiyatronun içine girmeye başlamıştı seyirci, sanki  başlangıçtaki özgürlüklerini arıyordu yeniden.

Tiyatro halkın arasındaydı. Özgürdü artık sokaklarda. Kutsal öyküleri bozuyorlar, komik öğeler yerleştirerek yeniden yaratıyorlardı. Egemenler bildiriler yayınladılar, baskı altına almaya çabaladılar tiyatroyu. Ama olan olmuş, ok yayından çıkmıştı. Tiyatro yeni konuları ve biçemleriyle yeniden özgürdü. Çünkü sokaklardaydı, halkın arasındaydı.

Artık tiyatro, kentin sokaklarında caddelerinde çoğalıyordu. Arabalarda seyircisinin yarattığı dekoruyla, kurguladığı oyunuyla yeniden filizlenmişti tiyatro… Bir yandan da içinde  gizliyordu gelecekteki efendisini, egemenini…

Yeni egemenler sanayi devrimiyle güçlendiler. Güçlenmeleriyle birlikte tiyatronun insanlar üzerindeki etkisini özümsediklerinden midir nedir bilinmez; nalıncı keseri gibi kendilerine yontmaya başladılar tiyatroyu. Olan olmuş, tiyatro yeniden binaların içine hapsedilmiş, seyirciyle yeniden bağları koparılmış, hatta sahne ağzına Konstantin Stanislavski'nin adlandırdığı dördüncü duvar bile örmüş-lerdir. Seyircinin özgürlüğü görmesinden korkarak…

Hatta yeni egemenler tiyatroyu meta haline dönüştürmüş, seyirciyi ekonomik durumuna göre sınıflandırmış,  ön sıraları protokol seyircisine bırakmıştır. Egemenler ilerleyen süreçte egemenliklerini güvenceye almak için demokrasiyi yaratmış, insanlara sembolik özgürlüklerini vermeye başlamıştır. Ama asıl gerçek  George Orwell'in “Hayvanlar Çiftliği” nde  söylediği son sözde gizlidir.

“Bütün hayvanlar eşittir, ama bazı hayvanlar daha eşittir."

Tiyatro için hapis yaşamı yeniden başlamıştır. Ama yine de bir ışık sızmaktadır seyir yerini gökyüzüne bağlayan kapının aralığından. O ışık tiyatroyu özgürlüğüne çağırmaktadır yeniden. Bugün bu özgürlük şarkısı yeniden söylenmekte, söyleyenler de çoğalmakta, hem de tüm egemenlere inat...


 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter