AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
83. DİL BAYRAMINI ÜZÜNTÜYLE KUTLUYORUZ

83. Dil Bayramını kutlamaya hazırlandığımız bugünlerde “bayram” sözcüğüyle bağdaştıramayacağımız üzüntü ve acılarla kuşatılmış durumdayız.

Başta politikacılar olmak üzere toplumun gözü önündeki kişilere, “dille açılan yaraya” silahla tuz basılmayacağını anımsatmak isteriz. Son yıllarda devleti temsil eden politikacılarla, onlara alkış tutanların ağzında “dil”in silaha dönüştüğüne tanık oluyorduk. Sonunda silahlar yeniden konuştu. Yıllar boyunca onca insanını yitiren güzel yurdumuz, yeniden gözyaşına, yasa boğuldu.

Son yıllarda politikacı ağzı neredeyse saat başı değişiyor; dün söylediğini bugün yadsıyan ya da tam tersini söyleyen, inanç ve köken farkını kaşıyarak halkı yanıltan sözde “milliyetçi muhafazakâr” politikalar gitgide gericileşiyor, “milli irade”nin olurunu almak için hiçbir ahlak kuralına, hiçbir inanca yakışmayacak yalanlar havada uçuşuyor. Artık hiçbir söz, davranış suya yazılmıyor; insan aklının en etkili buluşlarından bilgisayara girildiğinde yalnız sözler değil, sesler, görüntüler önümüze düşüyor. Ne ki “milli irade”nin büyük bölümü ya bu ortamı hiç tanımıyor ya da yandaş kimliğini kuşanarak “irade”yi kötüye kullanıyor. “Milli irade”nin diye tanımlanan halkın özgür “istenci” (yani iradesi) yazık ki “ipotek” altında; “millilik” özelliği, din ve ırk öğeleriyle ya dine ya ırka dayandırılıyor. Dört mevsimi bir arada yaşayan bu güzel yurdun her kenti, her ilçesi, köyü, mahallesi toz dumanla savruluyor; ölümler yaşanıyor; ulus, korku içinde…

Laik cumhuriyetin kazanımlarıyla yetişen, Atatürk’e ve devrimlerine yürekten bağlı cumhuriyet aydınları olarak bugün yaşananlara “isyan” ediyoruz! Beyazcamdan yansıyan her ana çığlığının, politikacıların ve alkışçılarının yüreğinde tek tel titremediğine inanıyoruz; timsah gözyaşlarıyla kınamanın anlamsızlaştığı bu süreci yaratanların kendi evlatlarının yüzüne nasıl baktığını da artık merak etmiyoruz. Kâr damarının ar damarını çoktan yırttığını acı, çirkin örneklerle izliyoruz.

Yıllardır Mustafa Kemal’le hesaplaşanların, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkemizdeki “yurt ve barış” sözcüklerinin anlamını kavramadıkları gibi bu kavramları nasıl çarpıttıklarını da içimiz acıyarak görüyoruz! Yurt dört; barış, beş harfli birer sözcük değildir! Yurt, inanç ve köken ayrımı gözetmeksizin tüm yurttaşların barış içinde yaşadığı; ortak çıkarlar için ortak “dil”le ortak akıl ürettiği topraktır. Bugün yurdun belleği, “iradesi” kirletilen güzelim insanları gibi kekik kokusu silinen dağları, balıksızlaşan denizleri; haksız kazanca kurban edilen, koyları ve ormanları da barışa hasrettir! Barışla özlem, sevgiliye özlemden ötedir; barış olmazsa sevgi de olmaz sevgili de… Barış olmazsa ekmek de olmaz emek de… Barış olmazsa insan da olmaz insanlık da…

Atatürk devrimlerini işine geldiği gibi kullanarak orun, ün, kazanç elde eden politikacı da alkışçısı da şimdilerde aymazlık içindedir. Laik cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal, 1927’de görkemli “Söylev”ini gençlere seslenerek bitirmişti. Özellikle on yılı aşkın bir süredir yaşananlar Atatürk’ün “manevi mirası akıl ve bilim” olan namuslu bir ulusçu, gerçek bir halkçı, içtenlikli bir yurtsever ve öngörüleri sağlam bir devlet adamı olduğunu kanıtlamıştır. “Söylev”deki saptamaları gerçek olmuştur; Birtakım şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, ba­baların, emirlerin arkasından sürüklenen ve alınyazılarını ve canlarını, falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin, muskacıların ellerine bırakan insanlardan oluşan bir topluluğa, uygar bir ulus gözüyle bakılabilir mi? diye sorarken ne denli haklı olduğu açıkça görülmüştür.

 Onun kurduğu laik cumhuriyetle, ulusu çağdaş dünya ile yarışa hazırlamak için yaptığı devrimlerle bu güzel yurdun insanları, dün kendi buğdayından ekmeğini, pamuğundan bezini, pancarından şekerini üretiyordu! Bugün neredeyse öğün savacak ekmeği, iki metrelik kefen bezini, helva karacak bir tas unu şekeri bulamaz durumdadır! Dün her inanç ve kökenden yurttaşlar birlikte halaya duruyor; ölü evinin sofrasını kuruyordu; çocuklar birlikte oynuyor; büyüdüklerinde evleniyordu; şimdi ulus inancı, kökeni acımasızca kullananların oyuncağı konumundadır! Güzel yurdumuzun suskun, kırgın, incinmiş insanları kendi yurdunda konuk, barışa hasrettir!

Mustafa Kemal Atatürk’e kulak vermekle yetinmeyip Mustafa Kemalleşeceğimiz günlerden geçiyoruz; o, Bir gün, bağımsızlığını ve cumhu­riyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanaklar ve koşullar çok elveriş­siz bir durumda belirebilir. Bağımsızlığına ve cumhuriye­tine göz koyacak düşmanlar, bütün dünyada benzeri gö­rülmedik bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanele­rine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her kö­şesi açıkça işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurtiçinde iktidara sahip olanlar, aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik için­de bulunabilirler. Dahası bu iktidar sahipleri, kişisel çı­karlarını istilacıların siyasal emelleriyle birleştirebilirler. Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir” demişti. Çünkü devrimlere alkış tutan kimi aydınların ikiyüzlü oluşunu, örneğin Dil Devrimini “Türk rönesansı” diye niteleyenlerin ilk fırsatta devrim karşıtı olacağını sezmişti. O yaşarken yanında devrimci gibi duranların, siyasal gücü eline geçirince hem de onun kurduğu yüce meclisin kürsüsünden, “Arabın medeniyeti benim medeniyetim” diye haykıracağını bilmişti.

İşte bugün, “Arabın medeniyetine” hayran olan, laik eğitimin önemini algılayamamış; ussal, bilimsel, sanatsal verilerin baş harfini bile doğru okuyamamış ikiyüzlü sözde aydınların ardıllarıyla güzel yurdumuz karanlığın en koyusuna saplanmış durumdadır. Bir adımda bir cami açar, bin adımdan öteye taşıdıkları okulları dinselleştirirken devrim karşıtlığının, Atatürk’le hesaplaşmanın “hayırlara vesile” olmayacağını göremeyecek denli körleşmişlerdir.

Tıpkı karşıdevrimci öncülleri gibi siyasal, ekonomik gücü eline geçirenler Atatürk’le ve devrimlerle aymazlık içinde hesaplaşıyorlar. Atatürk’e ve İsmet İnönü’ye ahlakdışı söz ve eylemlerle saldırıyorlar. Her ikisinin yaşamını da didiklediler; ne tek kuruş yolsuzluk ne ahlakdışı bir eylem bulabildiler. Atatürk, azgın yayılmacıyı yenmiş, yokluk ve yoksulluk içindeki ulusu bağımsızlık ülküsünde birleştirmiş, ikinci büyük savaşın geldiğini hasta yatağında bile görmüş uzak görüşlü bir devlet adamıdır. İsmet İnönü, hem Kurtuluş Savaşının hem ulusal savaşı taçlandıran Lozan’ın kahramanıdır; Lozan Antlaşmasının anlamını kavramayanlar, doğallıkla onun ulusu ikinci büyük savaşa sokmamak için sergilediği devlet adamlığını da kavrayamazlar. Kavrayamadıklarının kanıtı, bugün ülkemizin doğu, güneydoğu sınırlarında yanan ateşlere odun atmalarıdır. Ulusçu, ulusalcı tartışmalarıyla laik eğitimi bitirdiler; üniversiteyi önce susturdular; sonra kuşattılar; cumhuriyetin tüm kurumlarına yeşil bayraklarını asma çabasındalar. Bugün de ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüştür; umutsuzluk, karamsarlık bulaşıcı hastalık gibi yayılmaktadır; “… bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurtiçinde iktidara sahip olanlar, aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik için­de bulunabilirler” kuşkusu yürekleri yakmaktadır. Dahası Atamız hem halkı hem çevresindeki sözde aydınları iyi tanıdığı için 88 yıl önce bugün olabilecekleri kestirebilmiş, bu iktidar sahipleri, kişisel çı­karlarını istilacıların siyasal emelleriyle birleştirebilirler diyerek uyarısını yapmıştır; tarih, onun yanılmadığını bir kez daha kanıtlamıştır.

İşte bu koşullarda 83. Dil Bayramını kutlamaya hazırlanıyoruz; içimizden “bayram benim neyime” türküsü geçse de bu yurdun güzel insanlarının, “türküleri yakanların yasalardan daha güçlü” olduğunu bir an önce görmesini diliyoruz.

12 Eylül darbecileri Atatürk’ün kalıtını çiğneyerek, laik eğitime hançer sokarak bugünkü iktidarın yolunu açmıştı. 12 Eylülden sonra birçok hükümet kuruldu; hiçbiri Atatürk’ün eliyle yazdığı “vasiyetnamesi”ni çiğneyen hukuk lekesini silemedi; hiçbiri onun dernek olarak kurduğu ve darbe yasasıyla kapatılan Türk Tarih ve Dil Kurumlarını eski özerk ve özgür yapılarına kavuşturamadı. Bunun bir anlamı vardı; çünkü 1950’den bu yana devlet eliyle örgütlenen karşıdevrim, yıllarca perde arkasında hesaplaştığı Atatürk’e ve devrimlere açtığı savaşı bırakmıyordu. Kendilerini “milliyetçi muhafazakâr” diye tanımlayan, bu tanıma “merkez sağ” diye “sahte” bir kimlik de bulan tutucular, bugün tutuculuğu gericilik noktasına taşımıştır. Bunun en önemli kanıtları laik eğitime vurulan balta, üniversiteye giydirilen “medreseleşme” gömleği ve hukukun üstünlüğünün yok edilmesidir.

Mustafa Kemal devrimlerinin kazandırdığı kimliğimizde “din ve ırk” öğeleri değil, “yurttaş” olma bilinci egemendi. Bu kimliği, “Yurtta barış, dünyada barış” ilkemizle yüceltecektik; bu coğrafyanın “tek laik” ülkesi olma duruşumuz ve türlü uygarlıklardan süzülen geçmişimizle bölgeyi aydınlatacak; çağdaş dünya ile yarışacaktık. Bir bütün olan Türk Devrimi din ve ırk ayrımı üzerine kurulmamıştı; yeryüzündeki pek çok bağımsız ülke, o ülkeyi kuran çoğunluğun adını almış, dilini “ortak” (resmi) dili yapmıştır. Türkçenin ortak dil olması, yurdumuzdaki “ikidilli” yurttaşların dilini yadsımak anlamına gelmez. Ne yazık ki türlü bireysel ve siyasal kaygılarla siyasetçiler bu gerçeği göz ardı ederek, dahası hiç dile getirmeyerek salt inancı değil, ortak dili de siyasaya araç yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin her inanç ve kökenden yurttaşları usun öncülüğünden hızla uzaklaşıyor; “dogma”larla karartılan düşüncelere kapılarak ayrışıyor. Atatürk’ün seçme seçilme özgürlüğü tanıdığı kadınlar ya Atatürk’e sataşıyor ya da koyma akılla kapanıyor; kendini toplumsal yaşamdan koparacak sözde yasalara, kurallara onay veriyor.  Oysa cumhuriyetin her alanda eşit olan yurttaşları ulusal ve evrensel değerleri bilimsel, sanatsal verilerle harmanlayarak ortak dille ortak akıl üreterek yeraltı ve üstü varsıllıklardan hakça pay alacaktı. Yurdun her köşesini salt elektrik değil bilgi, bilim, sanat aydınlatacaktı. Bugün ışığı şöyle böyle sezdiğimiz karanlık tünelin bir ucundayız. Tünelin bir ucunda okul yüzü görmeden, sorma sorgulama özgürlüğü olmadan ağlayan analar, yatağa aç giren bebeler nineler, gelecek umudu körelmiş gençler, öte ucunda devletin olanaklarını “çerez” gibi paylaşarak varsıllaşanlar bulunuyor.

İşte bu koşullarda 83. Dil Bayramını kutlamaya hazırlanıyoruz; içimiz kararsa da düşüncelerimiz kara değil… Cumhuriyetin kadınları ve erkekleri olarak ne saçımızdan ne düşüncelerimizden utanıyoruz. Doğruyu söylemekten çekinmeyeceğiz; korkmayacağız!

Atatürkçü düşünce için, Türk Devrimi için, Dil Devrimi için, çağdaş yaşam ve ussal doğrularımızı toplumun her kesimde büyütecek laik eğitim için bedel ödemekten kaçmayacak, Kurtuluş Savaşını utkuyla sonlandıran dedelerimiz, ninelerimiz gibi dik duracağız! Bağımsızlık şerbetini 92 yıl önce laik cumhuriyeti kurarak içtik bir kez; bugün o şerbete kan, kin, kirli hesap karıştıranlar temeli hukuksuz saraylardaki saltanatlarla, haksıza alkış tutan aymazlıklarla devlet adamı, aydın olunamayacağını er geç görecekler!

26 Eylül, dinsel bayramla çakıştığı için 83. Dil Bayramını 3 Ekim 2015 Cumartesi günü kutlayacağız. Çankaya Belediyesiyle birlikte düzenlediğimiz törene birçok kitle örgütü omuz veriyor. 83. Dil Bayramını Türk yazınının yüz akı, Türkçenin görkemli yazarı, değerli üyemiz Yaşar Kemal’e adadık. Yaşar Kemal yazar kimliğini gerçek aydın olma kimliğiyle taçlandıran bir düşünürdü. Onu ve Dil Devrimine emek veren bütün bilim, sanat insanlarını saygıyla, özlemle anıyoruz.

83. Dil Bayramını umudumuzu dirilterek kutlayacağız; laik, bağımsız cumhuriyetimiz için el ele olacağız. Tüm cumhuriyetçilerin, devrimcilerin bayramını kutluyoruz!

Sevgi Özel



      Önceki yazıların dizinine erişmek için tıklayınız.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter