AnaSayfa Kuruluş: 22 Nisan 1987
Dil Derneği, Bakanlar Kurulunun 24.07.2002 tarih ve 2002-4812 sayılı kararı ile kamu yararına çalışan dernektir.
 
ONLAR ADALET VE DEMOKRASİ İÇİN ÖLDÜRÜLDÜLER

SEVGİ ÖZEL

       Her yıl 24- 31 Ocak arasında bir hafta boyunca acımasızca öldürülen aydınlarımızı anıyor; adalet ve demokrasi isteğimizi haykırıyoruz. Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı öncülüğünde 1994'ten bu yana düzenlenen etkinlikler, çoktandır bu vakfı aşmış durumdadır. Yurdun her köşesinde aydınlar, kitle örgütleri bir araya geliyor, toplumun her kesimine ulaşmaya çalışıyor. Adalet ve Demokrasi Haftalarında ne denli güçlü olduğumuzu görüyor, geleceğe ilişkin umutlarımızı tazeliyoruz. Ama bu dayanışmayı yılın bütün aylarına yansıtamıyoruz. Örneğin 29 Kasım 2016 gecesi, Adana'nın Aladağ ilçesindeki "cemaat" destekli olduğu söylenen bir yurtta çıkan yangında 11 çocuğun ölümü... Her gün gündeme düşen kadınlara, çocuklara cinsel saldırılar... Çocuk ve kadın cinayetleri, işçilerin ölmesi...  Hukukun üstünlüğünün ayaklar altında olması... Eğitimin dinselleştirilmesi, üniversitenin dilini yutması... Sözde aydınlarla sanatçıların fırıldaklığı... "Egemenler"den "-ler" ekinin silinmesi, tek gözlü, tek elli, teksesli siyasetin baskınlaşması... Güzel yurdun artık dört mevsimi bir arada yaşayamaması... Yurdum insanının gözünü, kulağını kullanamaması... Aklın öncülüğüyle toparlanmamızı sağlayamıyor.

Uğur Mumcu, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı ve daha niceleri İpekçiler, Tütengiller, Emeçler, Anterler niçin öldürüldü? Uğur Mumcu, bir kişiye yapılan haksızlığın bütün topluma yapılmış olduğunu anlatmaya çalıştı;  bizlerse son yıllarda karamsarlığı meslek edindik, ağlayıp yakınarak zaman yitiriyoruz. Türküleri yakanların yasaları yapanlardan daha güçlü olduğunu niçin unutuyoruz?

Yıllardır olanı biteni görüyoruz, sıklıkla Uğur Mumcu haklı çıktı diyoruz. Gerçek adaletin güçlü eli herkesi kavramazsa; demokrasi laik cumhuriyetin temel değerlerini kemirmek için maske olarak kullanılırsa, adalet ve demokrasi isteyenler gözyaşı dökmekle yetinirse, o zaman Mumcular, Kışlalılar, İpekçiler, Muammer Aksoylar, Bahriye Üçoklar, “haklıydı” demek yeter mi?

Ben Uğur Mumcu'yu, Bahriye Üçok'u, Ahmet Taner Kışlalı'yı bir bardak çayı paylaşarak tanıdım; öldürülen öteki aydınların kimisiyle 1970'lerde ve 80'lerde bir biçimde yolumuz kesişti; selamlaştık; söyleştik. Uğur Mumcu'nun yaşamöyküsünü onun doğduğu yıldan, öldürüldüğü yıla dek ülkemizin öyküsüne koşut olarak yazdım. Cumhuriyet’in Ankara, İnkılap Sokaktaki bürosunda üyelerimiz Mustafa Ekmekçi ve Betül Uncular’ı görmeye gittiğimde Mumcu'yu Cüneyt Arcayürek, Gencay Şaylan ve Ankara’da ise Ali Sirmen’le tatlı tatlı söyleşirken bulurdum. Ekmekçi, yazılarında öz Türkçe kullanmaya özen gösterirdi. Uğur Mumcu da yazılarında bir yabancı sözcük bulur, Ekmekçi'ye takılırdı.

Doç. Dr. Bahriye Üçok ve eşi Prof. Dr. Coşkun Üçok derneğimizin kurucu üyeleriydi. Özlemle andığım gazeteci arkadaşım Betül Uncular ve Bahriye Hanımla ara ara TBMM'de, Betül'ün ya da Bahriye Hanımın evinde buluşur uzun uzun söyleşirdik. Dil Derneği'nin her etkinliğinde en önde otururdu. O da tıpkı Uğur Mumcu ve öteki aydınlar gibi tehdit ediliyordu; ama kendisi için değil ülkemizin sürüklendiği adaletsizlik ve antidemokratik uygulamalar nedeniyle çok kaygılıydı.

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın bir kitabını Ümit Yayıncılıkta baskıya hazırladım. 1990'nın başında Ankara'da "Demokrasi Harekâtı" diye bir eylem başlatmıştık.  Ümit Yayınlılığın kurucusu değerli gazeteci arkadaşım Ümit Gürtuna'nın katkısıyla toplantılar yayınevinde yapılıyordu. Öncelikle DSP'yi, SHP'yi ve CHP'yi ülkenin kötü gidişini engelleyecek biçimde birleşmeye, inanç ve köken ayrımı gözetmeden ülkenin bütün solcularını, sosyal demokratlarını güçbirliği yapmaya çağırmıştık. Ahmet Beyle Kocaeli'nde, Samsun'da düzenlenen halka açık toplantılara katıldık. Ataol Behramoğlu'nun dediği gibi o, "Bir gün Mutlaka" aklın yol gösterici olacağına, laik cumhuriyetimiz üstündeki kara bulutların dağılacağına inanıyordu.

Adalet ve Demokrasi için kurşunlanan, bombalanarak öldürülen bütün aydınların tek bir isteği vardı; adaletin kusursuz işleyeceği, bilimin yol göstereceği, terörün olmayacağı tam bağımsız Türkiye... 24 Ocak 1993'te arabasına konan bombayla öldürülen Mumcu ta 1970'te önce şöyle yazıyor:

“Türkiye ilginç günler yaşıyor. Toplum, her kesimi ile çöküntü içindedir. Cici demokrasinin faturaları, artık iflas masasına konmuştur. Devlet örgütü, korku, kararsızlık ve şüphelerle kuşatılmıştır. Herkeste bir bıkkınlık görülmektedir. Türkiye’nin hangi noktaya sürüklendiği çok iyi biliniyor."

İlginçtir Türkiye yine ilginç günler yaşıyor; Mumcu 29 yaşındayken de şunları yazıyor:

“İç ve dış sermaye çevrelerinin egemenliğini savunanlar, imam sarığını seçim sandıklarına sarıp siyaset meydanlarına çıkanlar, yabancı petrol şirketlerinin savunuculuğunu yapanlar hiç milliyetçi olabilirler mi? Böyle bir düzende yaşıyoruz işte. Millet düşmanlarının milliyetçi, Atatürk düşmanlarının Atatürkçü, halk düşmanlarının halkçı sayıldığı bir ülkede gerçek milliyetçilere düşen görev, korkmadan, yılmadan, usanmadan Türk halkının çıkarlarını savunmaktır. Bu memleket, yabancı sermaye uşaklarının, din sömürücülerinin, siyaset demirbaşlarının değil; tüm Türk halkınındır. Milliyetçilik ise sömürücülerin değil, Mustafa Kemal devrimcilerinin bayrağıdır.”(1971)

Biz kimiz? Savaşlarla başlayıp savaşlarla biten bir yüzyılı arkada bıraktık; 2000'den 16 yıl da bitti; biz, geçip giden yüzyılda Mustafa Kemalleri, Uğur Mumcuları yaratan halkız... Emperyalizme boyun eğmeyen, bağımsızlık savaşı veren halkız! Ya bugün?

Mustafa Kemal,  “içeride ve dışarıda” düşmanlarımız olabileceğini söylemiş, “gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde” olanlara karşı uyanık olmamızı istemişti. Bakın Uğur Mumcu, daha 25 yaşında gencecik bir hukukçuyken, Satılmışlar adlı yazısında ne diyor:

            “Evet, garip bir ülkedir Türkiye. Milli çıkarları savununlar komünist ve dinsiz, yabancı Hıristiyan şirketlerini savunanlar milliyetçi ve Müslüman. Her yurttaşın toprak sahibi olmasını isteyenler mülkiyet düşmanı, uçsuz bucaksız toprakları ağalara verenler mülkiyetçi. Yabancı şirketlere milyonlar kazandıranlar özel teşebbüsçü, milli sanayinin kurulmasını isteyenler özel teşebbüs düşmanı. Milli kahramanlar korkak, hain; Amerikan firması müttehitleri vatansever...

            Kötü paranın sağlam parayı kovması gibi, ‘sahneyi siyasette’ bu bezirgânlar at oynatıyor. Şimdi onların astığı astık kestiği kestik.”

Mumcu’nun Ortadoğu'ya ilişkin 1980’lerdeki saptamaları, 2000’li yıllarda ABD’nin Irak’ı işgaliyle daha iyi anlaşılmıştı. ABD bununla yetinmedi; önce Irak'ı sonra tüm Ortadoğu'yu yamalı bohçaya dönüştürdü. Mumcu ta 1980'de bugünü göstermişti; yine haklıydı o:

“Ortadoğu yeni kargaşalara, yeni savaşlara, yeni ih­tilallere gebedir. Türkiye’yi, komşu İslam ülkelerine kar­şı bir ‘Truva atı’ gibi kullanmak isteyen okyanus ötesi stratejiler ve planlar söz konusudur, bunu bilmeyen yok! Türkiye, yakın bir gelecekte siyasal coğrafyası yeniden çizilecek olan Ortadoğuda batının petrol bekçiliğine mi soyunacaktır, yoksa bu bölgede bağımsızlık bilinci­nin bir meşalesi gibi, çevreye yeni ışıklar ve umutlar mı saçacaktır? (…)

 ‘Ey bu topraklar için toprağa düşen asker’ edebiyatı yaptıktan sonra, bu toprakların bir kısmını, ilerde çıkacak bir sıcak savaşta, komşu İslam ülkelerine karşı kullanılacak birer üs olarak ver­mek Atatürkçülükle, milliyetçilikle, milli mücadele ruhu ile nasıl bağdaşacaktır?”

Nasıl bağdaştığını 2002'den sonra açıkça gördük. Atatürk'ün "Yurtta barış dünyada barış" ilkesini mumla arıyoruz.Uğur Mumcu hep terörsüz özgürlük istedi, ülkeyi acılara, korkuya salan karanlık güçlerin üstüne gitti. Avrupa’daki dinci örgütlenmeyi, yurtiçindeki çeteleri, bunların yurtdışıyla bağlantılarını bir bir ortaya koyuyordu. Tarikat- siyaset- ticaret üçgenini incelemeye almıştı. Kahvaltısını başbakanlarla yapan, akşam yemeğini bakanlarla yiyen, iş bitiricilerden makas alan bir gazeteci değildi. Kendini şöyle anlatmıştı:

 “Yolsuzluktu, arsızlıktı, uğursuzluktu, kaçakçılıktı, bize neydi? Tersine davransaydık, başımıza hiç dert gelir miydi? Naylon gazete sahibi olup mercedeslere kurulsaydık, gazetemizi bir baskı aracı gibi kullanıp devletten milyonlarca lira kredi alsaydık ya da ilericilik adına soyut laf salatalarını karıştırsaydık, kim ne derdi bize? Yanlış yaptık, yanlış... (...) Bize ne? Devletin polisi var, jandarması var, bize mi kalmış? Yolsuzluk mu? Devletin müfettişleri, meclislerin soruşturma komisyonları ne güne duruyordu? Başbakanlarla, bakanlarla, milletvekili ve senatörlerle niçin dalaşmış, niçin kiminin benzin bayiini, kiminin dışalım şirketini sergilemiştik? (...) Bize neydi, bize ne?

Atatürk’ü, Kemalizmi, 27 Mayıs devrimini savunmak, sosyal adaletten, ülkenin bağımsızlığından, işçiden, köylüden, yoksul memurdan, emekten ve emekçiden yana olmak çok pahalı bir meslektir. Yolsuzluğa, hırsızlığa, arsızlığa karşı çıkmak çok güç bir iştir. Tersini yapsaydık, hanlarımız, hamamlarımız, lüks arabalarımız, yatlarımız, katlarımız, yalılarımız, Avrupa bankalarında paralarımız olurdu. Anamıza, babamıza, ailemize sövülmezdi. Günlerce elimizde tabanca, gerili bir yay gibi yaşamazdık. Telefonlarda ve gazete köşelerinde ciğerleri beş para etmez kemik yalayıcılarının iğrenç salyaları ile karşılaşmazdık.” (1981)

Seni öldürdüler, şimdi senin mezar taşından; Atatürk'ün adından, resminden bile tedirgin oluyor; korkuyorlar. Ne seni unutunuz! Ne adalet ve demokrasi için öldürülen aydınları! Atatürk'ten de cumhuriyetten de vazgeçmeyiz! Hukukun üstünlüğünden, demokrasi isteğimizden caymazsak; Atatürkçü düşünceyle birleşirsek her tehdidi, tehlikeyi aşarız.

Uğur Mumcu'yu tüm aydınları saygıyla anıyoruz!

 


Önceki yazıların dizinine erişmek için tıklayınız.

 
BAŞYAZI
TÜRKÇE SÖZLÜK
YAZIM KILAVUZU
 
     
facebook twitter